ASLINDA ADI PAMUK OLMAYAN KEDİ

1

Griliğinin nerede bitip beyazlığının nerede başladığı belli olmayan bir kediden bahsetmek istiyorum size. İnsanların ona taktığı isim “Pamuk”. Gerçek ismini ise söyleyemem, bilinmesini istemezdi çünkü. Bir keresinde ona sorduğumda “Bırak Pamuk olarak kalsın” demişti, “Kimsenin öğrenmesine gerek yok”. Bu yüzden, biraz kaba da olsa şimdilik ondan “kedi” olarak bahsetmeyi uygun görüyorum, bu onun kendi arzusuydu.

Kediyle ilk karşılaşmamız buz gibi, lapa lapa kar yağan bir kış akşamı gerçekleşti. İşten çıkmıştım, yorgundum, üşüyordum ve bir durak dolusu benim gibi asık suratlı insanla beraber sabırsızca otobüsün gelmesini bekliyordum. Suratımı asmamın sebebine gelince, parmaklarımın soğuktan uyuşması ya da bütün gün çalışmaktan yorulmuş olmam değildi.

Sadece, bazı zamanlar etrafıma baktığımda bütün o yüksek binaların, duvarların, hiç durmadan ilerleyen arabaların, insanların her zamanki günlük telaşlarına kapılmışken şehri boğdukları o korkunç uğultunun, kısacası, sonsuz bir sıradanlığın etrafımı sarıp beni hapsettiğini hissederim ve bu beni gerçekten rahatsız eder. Böyle zamanlarda kafamı kaldırıp gökyüzüne bakarım ve bulutları seyrederim, ya da güneşi, açık masmavi gökyüzünü, ya da -eğer gerçekten şanslı günümdeysem- dolunayı ve yıldızları, ve yaşadığım dünyada hala beni içine alıp götürebilen o büyülü şeyin, gökyüzünün varlığı içimi büyük bir mutlulukla doldurur.

O gün de öyle yaptım, gözlerimi gökyüzüne çevirdim ve kar tanelerinin yüzüme nazikçe düşmelerini izlemeye başladım gülümseyerek. İşte o sırada, sanki aslında o kadar da büyüden uzak bir yer olmadığını kanıtlamak istercesine hayat, karşıma uzun yıllardır görmediğim bir arkadaşımı çıkardı.

İkimiz de birbirimizi gördüğümüze çok sevinmiştik, ayaküstü sohbet etmeye başladık. Aradan çok zaman geçmişti ve birbirimiz hakkında merak ettiğimiz pek çok şey vardı. Böylece arkadaşım beni evine yemeğe davet etti, ben de memnuniyetle kabul ettim.

Bu da beni onunla, bilinen ismiyle “Pamuk”la ilk karşılaşmama getirdi. Evin kapısından adımımı attığım anda bir çift tedirgin göz karşıladı beni eşikte. Normalde böyle bir anda ona yaklaşıp başını okşamaya çalışırdım, kedileri hep sevmişimdir çünkü.

Ama o an, öyle olmadı. Tuhaf bir şekilde şaşırmıştım, kedi de şaşırmıştı besbelli. Onun neden şaşırdığını bilmiyordum ama benimkinin sebebi onun derin bakışlarıydı. Sanki benim bilmediğim bir şeyler biliyormuş ve aynı anda ben de onun bilmediği şeyleri biliyormuşum gibi hem bilgece, hem de kuşkuyla bakıyordu bana gözlerini gözlerimden ayırmadan.

Bir an duraksadıysam da kafamdan bu garip düşünceleri attım ve içeriye doğru ilerledim, ne kadar ciddiye alabilirdim ki, o bir kediydi en nihayetinde.

Yine de arkadaşımla konuşurken ister istemez gözlerim ona doğru kayıyordu, sıra dışı bir kedi olduğu kesindi. Biraz ondan bundan konuştuktan sonra konuyu açtım ve

“Çok şeker bir şeymiş bu, adı ne?” diye sordum.

Arkadaşım gülümsedi, “İsmi Pamuk. Öyle sevimli durduğuna bakma, hiç sevdirmez kendini, yabanidir biraz.” dedi. Sonra da kanıtlama ihtiyacı duydu ki, “pamuuk, gel bak abi seni sevmiş.” diyerek onu yanına çağırdı.

Kedinin bize arkası dönüktü. Önce ilgilenmeyerek duymazdan geldi. Fakat birkaç kez daha ısrarla “pamuuk” diye seslenilince isteksizce kalkıp bize doğru birkaç adım atıp durdu.

O an bunda bir gariplik görmemiştim, çünkü biliyordum ki kediler köpekler gibi değildir, onlara taktığınız ismi pek benimsemezler. Sonradan işin aslını bana anlatınca o gün neden öyle davrandığını daha iyi anladım, size de dedim ya, ismi Pamuk değildi bir kere.

“Aman neyse, gördün ya sevilmek istemiyor, boş ver.” dedi arkadaşım ve sohbetimize geri döndük. Birbirini uzun zamandır görmeyen iki insan gibi havadan, sudan, eski günlerden, anılarımızdan ve birbirimizi görmediğimiz zamanda olan biten yeni şeylerden konuştuk geç saatlere kadar, sonra da bana salondaki kanepede bir yatak hazırladı ve böylece geceyi sonlandırdık.

O günden sonra daha çok görüşmeye başladık, evlerimiz de yakın olduğu için onlara sık sık uğruyordum. Yine o günlerden birinde arkadaşım bir şeyler almak için markete gitmişti, ben ise oturmuş pencerenin önündeki kediyi izliyordum hayranlıkla. Yine kar yağıyordu. Binlerce minik pamuk parçası gökyüzünden usulca süzülürken, o minik patilerinin üzerinde bir balerin gibi zarifçe dolanıyordu pencerenin önünde. Sanki dışarıda yağan kar sadece onun duyabildiği ilahi bir müzikle yere düşüyormuşçasına dönüyordu patilerinin üstünde. Bir adım, ve bir adım daha. O kadar zarif, asil ve güzeldi ki, o küçük dansını yaparken içimi dolduran hayranlık duygusuna engel olamıyordum.

Ben huşu içinde onu seyretmeye devam ederken, kedi onu izlediğimin farkındaymışçasına birden durdu. Bana doğru dönerek bir süre gözlerimin içine baktı ve sonunda

“Bence artık tanışmamızın vakti geldi”, dedi.

Her ne kadar olağandışı bir kedi olduğunu düşünmüş olsam da, bu benim bile beklemediğim bir şeydi. Yine de, o an hissettiğim en güçlü duygunun şaşkınlık değil mutluluk olduğunu belirtmeliyim. O konuştuğu anda, nedenini bilmediğim bir şekilde neşe ve mutluluğun beni sardığını hissettim, daha önce hiç olmadığı kadar. Öyle ki, bu kadar duyguyla ne yapılır onu bile bilmiyordum. Ben yaşadığım bu duygu karmaşasında kafamı toplamaya çalışırken, kedinin kafasını hafifçe yana eğmiş, kuşkuyla bana baktığını fark ettim ve bir anda bende kuşkulanmaya başladım, belki de aklım beni yanıltmıştı, belki de böyle bir şey hiç yaşanmamıştı bile. Bir süre ona baktım, benimle tekrar konuşmasını bekledim heyecan ve umutla, ama o konuşmadan bakmaya devam ediyordu. Sonunda vazgeçip gözlerimi indirmiştim ki, ayağa kalkıp yavaşça bana doğru yürümeye başladı, tam önüme kadar gelip sakince yere oturdu, kuyruğunu nazikçe patilerinin etrafına doladı ve kafasını kaldırıp,

“Biliyorsun, seninle konuşmaya çalışan birine cevap vermemek oldukça kaba bir davranış.”, dedi.

Artık şüphem kalmamıştı, o gerçekten de benimle konuşuyordu.

“B-ben özür dilerim. Sadece bir an, yani sen bir kedisin sonuçta, öylesin değil mi?”

“Tabi ki öyleyim, aksini söylemek hakaret olurdu. Neden sordun ki bunu?”

“Çünkü kediler konuşamazlar, en azından ben daha önce konuşan bir kediyle karşılaşmamıştım, bu bana biraz tuhaf geldi.”

“Kedilerin insanlarla konuşmamaları onlarla konuşamadıkları anlamına gelmez, öyle değil mi?”

“Öyle tabi, ama yine de… Peki ya sahibin, onunla da konuşuyor musun?”

Diye sordum ve kelimeler ağzımdan çıktığı anda bunun bir hata olduğunu anladım. Gri- beyaz tüyleri bir anda hiddetle havaya kalktı ve neredeyse miyavlamayı andıran tiz bir sesle,

Sahibim mi? Ne hakla benim gibi asil bir varlığın bir insanın malı olduğunu ima edebilirsin? Biz ki, bir zamanlar yüce tanrı Ra’nın gözleri, yer altı dünyasının hâkimi, ölüler kapısının gardiyanıydık. Neşenin, bereketin, gücün, zarafetin, gizemin temsilcileriydik. Senin türün karşımızda sonsuz saygıyla eğilir, erkekler taşıdığımız güce erişebilmek için kanımızı içer, dişiler güzelliğimize erişebilmek için her hareketimizi taklit ederdi.” Dedi ve tüylerini indirerek usulca,

“Ama artık siz insanlar bunların hiç birinin farkında değilsiniz.” Diye mırıldandı ve ekledi,

“Bu yüzden bilgeliğimizi sizinle paylaşmıyoruz zaten.”

“Ben, bilmiyordum. O zaman, bana bilgeliğini aktarmak için mi benimle konuşuyorsun?”

“Hayır, seninle konuşuyorum çünkü benim için yapman gereken bir şey var. Senden iyilik istediğimi düşünme sakın. Bana olan saygını göstereceksin ve ben de bunun için seni ödüllendireceğim.”

Tıpkı minik bir tanrıça gibiydi.

“Bu benim için bir onur, ama tam olarak ne yapmam gerekiyor?”

“Şimdilik beni evine götürmeni istiyorum. Merak etme, diğer insan bu konuda sorun çıkarmayacak. Gerisini orada halledeceğiz.”

Dedi ve böylece benimle yaşamaya başladı kedi. Zaman içinde daha iyi anlaşır olduk, ben ona saygıyla yaklaştıkça o da bana soyuyla ilgili büyüleyici hikâyeler anlatmaya devam etti, özellikle de dansa ve müziğe olan düşkünlüğü beni oldukça şaşırtıyordu. Belki de anlattıklarından etkilendiğimden olacak, onun varlığı gerçekten de evimi kutsuyormuş gibi hissediyordum, o yanımda oldukça içim huzurla doluyordu. Daha da önemlisi, ona olan saygım yavaşça sevgiye dönüşüyor, ona bağlandığımı hissediyordum.

Günlerden bir gün, ben kanepede kitap okurken ve o her zamanki gibi pencerenin önünde dışarıyı seyrederken, bana çok üzücü bir haber verdi kedi.

“İnsan, sana söylemem gereken önemli bir şey var.”

“Dinliyorum kedi.”

“Ben, ölüyorum.”

Bunun bir şaka olduğunu düşündüm önce. Sonra, kedinin şaka yapmadığı aklıma geldi, gülümsemezdi bile. Öylesine ciddi, öylesine mağrurdu ki hep. Yıkılmıştım, ne söyleyeceğimi bilmiyordum.

“Üzüldüğünü biliyorum, beni seviyorsun çünkü. Bir süredir bunun farkındayım. Ben de arkadaşlığından memnunum, ama gerçek bu, günlerim tükeniyor.”

“Peki, ama nasıl? Yani, her zamanki gibisin, iyi de görünüyorsun. Böyle birdenbire…”

“İyi göründüğümün farkındayım, ama sandığın kadar genç değilim. Dedim ya, günlerim tükeniyor hepsi bu.”

Üzgün, çok üzgündüm. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu, ölüyordu işte. Oysa o kadar büyüktü ki gözümde, onun da diğer kediler gibi ölümlü olabileceğini düşünmemiştim hiç. Yaşadığım bu masal, artık bitecekti.

“Benim için yapman gerekeni istiyorum senden, artık zamanı geldi.” Dedi ve benden hiç tahmin edemeyeceğim bir şey istedi.

Son bir dans, istediği buydu. Taşıdığı bütün o zarafet, güzellik ve gizemi tüm benliğiyle hissetmek istiyordu bu dünyadan ayrılmadan. Ve ben daha neler olduğunu anlayamadan, bütün ışıklar bir anda sönmüştü bile. Uzaktan, çok uzaktan salonu dolduran müziği duydum önce. Sonra, pencereden süzülen ay ışığında onu gördüm. Bir kadındı artık ve bugüne kadar gördüklerimin en güzeliydi. Açık sarı saçları beyaz parıltılarla sarılmıştı. Gri bakışları gözlerimde, bütün ihtişamıyla bana doğru yürüyordu. Rüyada gibiydim, ayaklarım hayranlıkla ona doğru sürüklüyordu beni.

Ve dans ettik. Saatlerce, belki de günlerce. Kollarımda sonsuz bir neşeyle dönüyor, dansımız sürdükçe sanki daha da çok parlıyordu bütün varlığıyla. Son bir kez baktı bana, gülümsüyordu. Yüzünü yüzüme iyice yaklaştırıp kulağıma bir isim fısıldadı. Biliyordum, bu onun gerçek ismiydi. Bana bir ödül vereceğini söylemişti, vermişti de. Ve gittikçe parlaklaşan o büyülü beyaz ışık etrafımı sararken ona bakamıyordum artık. Gideceğini hissediyordum, kollarımla daha sıkı sardım onu, son bir kez bakmak istedim o sihirli gözlerine. Ama olmuyordu, gözlerimi dolduran yaşlardan mı yoksa kör edici beyaz ışıktan mıydı bilmiyorum, yapamadım.

Nihayet gözlerimi açabildiğimde, onu yerde cansız yatarken buldum. Beyaz, minik vücudu sanki derin bir uykudaymış gibi kıvrılmıştı ayaklarımın dibinde. Eğildim ve titreyen ellerimle ilk defa pamuk kadar yumuşak tüylerine dokundum.

Ve bir daha hayatım boyunca hiç dans etmedim.

Bahar, Mart 2009
Paylaş

1 Yorum

  1. avatar

    kedileri pek sevmesem de hikayeni sevdim, çok sadece ve anlaşılır dilin de cabası olmuş=) e o zaman yazmaya devam…

Yorum yapın