Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Vakıf” – Isaac Asimov

Vakıf

Yazar: Isaac Asimov
Orijinal Adı: Foundation
Çevirmen : Kemal Baran Özbek
Sayfa Sayısı : 304
İthaki Yayınları – 2017

Genel İnceleme Puanı

 

Hugo Tüm Zamanların En İyi Serisi Ödülü

1941 yılında genç bir bilim insanı ve yazar olarak Isaac Asimov, Edward Gibbon’ın yazdığı Roma İmparatorluğu‘nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi’nden etkilenerek çağının çok ötesinde bir destan yazdı: Galaktik İmparatorluk’un çöküşü ve feodalizmin dönüşü, İkinci Galaktik İmparatorluk dönemindeki güvenli ortamdan geçmişe bakan bir bakış açısıyla anlatıldı. İşte bu süreç sonucunda “Tarih tahmin edilebilir mi?”, “Toplum nasıl yönetilmeli?” ya da “İmparatorluklar neden yükselir ve çöker?” gibi soruları sormaktan çekinmeyen destansı Vakıf Serisi ortaya çıktı.

Galaktik İmparatorluk’un altın çağıydı. Binlerce yıldır gezegenler bu kadim medeniyetçe yönetiliyordu. Ancak bir adam, imparatorluğun çökeceğini öngörme cüretini gösterdi: Psikotarih biliminin öncüsü Hari Seldon. Tahminlerine göre galaktik savaş kaçınılmazdı. Bu durumu olabildiğince ertelemek adına iki Vakıf kurdu; biri imparatorluğun sahip olduğu binlerce yıllık bilgiyi korumakla yükümlüydü, diğerinin ise ne yeri ne de amacı biliniyordu. İmparatorluk çökmeye başlayınca Galaktik Ansiklopedi üzerinde çalışan Birinci Vakıf sakinleri, Seldon’ın onlar için tahminlerinin de ötesinde bir rol biçtiğini anlayacaktı.

 

Ön Okuma

“Vakıf” – Isaac Asimov
Ön Okuma PDF

1

Adı Gaal Dornick’ti ve Trantor’u daha önce hiç görmemiş olan sıradan bir taşra delikanlısıydı… daha doğrusu, gerçek hayatta hiç görmemişti. Çünkü onu hipervideoda defalarca görmüş, zaman zaman da –örneğin bir İmparatorluk Taç Giymen Töreni’ni veya Galaktik Konsey’in açılışını konu alan üç boyutlu haber bültenlerinde– devasa ekranlardan izlemişti. Mavi Akıntı’nın en uç kısmındaki yıldızlardan birinin yörüngesinde dönen bir gezegen olan Synnax’tan yaşamı boyunca hiç ayrılmamış olmasına rağmen, sizin de gördüğünüz gibi uygarlıktan kopmuş değildi. Bunun aksi o sıralarda galaksideki hiçbir yer için söylenemezdi zaten. O dönemde galakside üzerinde insanların yaşadığı yirmi beş milyona yakın gezegen vardı ve bunların içinde Trantor merkezli İmparatorluğa bağlılık yemini etmemiş bir tanesine bile rastlamak mümkün değildi. Ne var ki, bu durum ancak bir yarım yüzyıl daha böyle sürebilecekti.

Gençlik yıllarını öğrencilikle geçirmiş olan Gaal için bu gezi, yaşamının o âna kadarki doruk noktasıydı. Uzayda daha önce de bulunduğundan bu gezi onun gözünde sıradan bir yolculuğun ötesinde bir şey ifade etmiyordu. Doğrusu, daha önce bitirme tezinde kullanmak üzere göktaşı sürüklenmelerinin mekaniğine ilişkin bilgi toplamak için Synnax’ın biricik uydusuna kadar açılmıştı sadece, ama ister yarım milyon kilometre aşılsın, ister bir o kadar ışık yılı katedilsin, uzay yolculukları hep aynıydı.

Üst uzayda yapacağı sıçrama için kendisini hazırlamıştı; ne de olsa gezegenler arası basit gezilerle edinilemeyecek bir deneyimdi bu. Sıçrama, yıldızlar arasında yolculuk etmenin tek elverişli yöntemiydi; büyük olasılıkla sonsuza dek de öyle kalacaktı. Bildik uzayda yolculuk etmek normal ışık hızının üstünde bir hızla gerçekleştirilemezdi (insanlık tarihinin çoktan unutulmuş olan başlangıç yıllarından beri süregelen bilgi birikiminin bir parçasıydı bu) ve bu, insanlar tarafından mesken tutulmuş en yakın sistemler arasında bile yolculukla geçecek uzun yıllar anlamına geliyordu. Üst uzayda, ne uzay ne zaman, ne madde ne enerji olarak tanımlanabilecek, varla yok arası o hayal edilemez bölgede insan, birbirini izleyen iki an arasındaki ufacık zaman dilimi içinde galaksiyi bir baştan diğerine aşabilirdi. O sıçramaların ilkini midesinde korkudan kaynaklanan ufak bir burulmayla bekleyen Gaal hafif bir sarsıntıdan başka bir şey hissetmemişti: O henüz farkına varamadan etkisini yitiren içsel bir darbe. Hepsi buydu işte.

Sonrasında geriye sadece gemi kalmıştı; İmparatorluk’un on iki bin yıllık gelişiminin müthiş bir ürünü olan o kocaman, ışıltılı gemi; bir de elinde yeni almış olduğu matematik doktorası, diğerinde ise yüce Hari Seldon’ın o geniş ve biraz da gizemli Seldon Projesi’ne katılmak üzere Trantor’a gelmesi için ona yolladığı davetiye. Sıçramanın yarattığı hayal kırıklığının ardından Gaal’in görmeyi beklediği şey, Trantor’un ilk kez karşılaşacağı manzarasıydı. İzleme odasından bir türlü ayrılamıyordu. Çelik perdeler önceden bildirilen saatlerde açılıyor, o da her defasında orada yerini almış oluyordu; yıldızların keskin pırıltısını izliyor, şurada burada bir yıldız kümesinin oluşturduğu ve tam uçtukları sırada sonsuza dek dondurulmuş bir ateş böceği sürüsünü andıran belli belirsiz nebulaları zevkle seyrediyordu.

Gemiden beş ışık yılı uzaklıktaki bir gaz nebulasının soğuk, mavi-beyaz dumanı pencereye bir an için çok uzaklardaki bir süt birikintisi gibi yayılmış, odayı buz rengi bir ışıltıyla doldurmuş ve iki saat sonra, bir diğer sıçramanın ardından gözden kaybolmuştu. Trantor’un güneşi ilk görüldüğünde kendine benzeyen on binlercesinin içinde kaybolup gitmiş sert, beyaz bir zerreden ibaretti; fark edilebilmesini ise gemi rehberinde belirtilmiş olmasına borçluydu. Burası galaksinin merkezine yakın olduğundan yıldızlar oldukça sık bir görünüm sergiliyordu. Ancak Trantor’un güneşi her bir sıçramayla daha bir parıldıyor, ışıltısıyla boğduğu yıldızlar onun yanında giderek daha soluk ve küçük kalıyordu.

Bir subay onlara yaklaştı ve, “İzleme odası yolculuğun geri kalanı boyunca kapalı tutulacak,” dedi. “İnişe hazırlanın.” Adam odadan ayrılırken Gaal ona doğru atıldı ve üzerine İmparatorluğu simgeleyen Uzay gemisi ile Güneş şekilleri işlenmiş beyaz üniformasının kolunu yakaladı. “Benim odada kalmam mümkün mü acaba?” diye sordu. “Trantor’u yakından görmek istiyorum da.” Subay gülümseyince Gaal hafifçe kızarmaktan kendini alamadı. Taşra aksanıyla konuşmuş olmalıydı. “Yarın sabah Trantor’a inmiş olacağız,” dedi subay. “Ben onu uzaydan görmekten bahsediyordum.” “Ah. Özür dilerim, evlat. Eğer bu bir uzay yatı olsaydı bunu sağlayabilirdik sanırım. Ama biz güneşin hemen dibinde döne döne inişe geçeceğiz. Aynı anda hem kör olmak, hem yanmak, hem de radyasyon yaraları içinde kalmak istemezsin herhalde, değil mi?”

Gaal arkasını dönüp uzaklaşacak gibi oldu. Subay peşinden seslendi. “Buradan bakıldığında Trantor olsa olsa gri bir bulut şeklinde görünür zaten, evlat. Trantor’a indikten sonra bir uzay turuna katılmayı denemelisin. Hem onlar ucuz da olur.” Gaal başını çevirip tekrar ona baktı. “Çok teşekkür ederim.” Böylesi bir durumda hayal kırıklığına kapılmak çocukçaydı belki, ama yetişkin bir erkek de bu tür hislere tıpkı bir çocuk gibi kapılabilirdi; Gaal’in boğazına bir yumru takılmıştı sanki. O âna dek hiç görmemiş olduğu Trantor’u tüm gerçekliğiyle seyredebilme fikri ona inanılmaz gelmişti, bunun için bir süre daha beklemesi gerekeceğini ummamıştı doğrusu.

2

Gemi inerken sağlam bir gürültü kopardı. Uzaklardan gelen gemi, tıslayarak atmosferi yarıp geçmişti. Sürtünmenin yarattığı ısıyla boğuşan havalandırma aygıtlarının uğultusu hiç kesilmiyor, hızı düşürmeye çalışan makinelerin daha yavaş tempolu homurtusu ise buna eşlik ediyordu. İniş odalarında toplanan erkeklerin ve kadınların gürültüsü ile bavulları, posta kargolarını ve diğer yükleri kaldırıp bir boşaltma iskelesine aktarılacakları âna dek beklemeleri için geminin uzun dingiline yerleştiren vinçlerin gıcırtıları birbirine karışıyordu. Gaal hafif bir sarsıntı hissetti, geminin artık kendi istemiyle bağımsız olarak hareket edemediği kanısına vardı. Gemideki çekim, inmek üzere olduğu gezegenin yer çekimine her geçen saat biraz daha yenik düşüyordu.

Binlerce yolcu sabırla oturup, sürekli değişen yer çekimine uyum sağlamak için yön değiştiren iniş odalarının sabitlenmesini bekledi. Bir süre sonra kocaman kapılara doğru kavisli rampalar üzerinden ilerlemeye başladılar. Gaal’in bagajı hafifti. Önünde durduğu kontuardan, eşyalarının büyük bir ustalıkla çabucak kontrol edilip, sonra yeniden bavula tıkılmasını seyretti. Vizesi incelendi ve damgalandı. Gaal ise bu işlemlere aldırmıyordu bile. Sonunda Trantor’a gelebilmişti ya! Burada hava, evinin bulunduğu Synnax gezegenindekinden biraz daha ağırdı sanki, ama nasıl olsa buna alışacaktı. Onu asıl düşündüren, bu kentin büyüklüğüne alışıp alışamayacağıydı.

İniş Binası devasa bir mekandı. Binanın tavanı o denli yüksekti ki neredeyse görünmüyordu. Gaal’a bu çatının altında bulut bile oluşabilecekmiş gibi geldi. Karşısında hiçbir duvar göremiyordu; salonda sadece insanlar, kontuarlar ve daralarak uzanan, sonra da adeta sislerin içinde kaybolan bir zemin vardı.

Kontuar görevlisi tekrar konuşmaya başladı. Sesinde sinirli bir hava seziliyordu. “Hadisene, Dornick, kıpırda biraz,” dedi. İsmi anımsayabilmek için vizeyi açıp bir kez daha göz atması gerekmişti. “Eee… şey…” diyecek oldu Gaal. Kontuarın ardındaki görevli başparmağını kaldırdı, “Taksiler sağdan ve soldan üçüncü kapılarda.” Bunun üzerine harekete geçen Gaal, havada desteksiz asılı duran ışıklı, eğri büğrü harfleri okuyarak ilerledi: “HER YÖNE TAKSİ”

O uzaklaşadursun, kalabalığın içinden sıyrılan biri az önce Gaal’in dikilmekte olduğu kontuara yanaştı. Bakışlarını bu yeni gelene çeviren görevli, başını “evet” der gibi hafifçe salladı. Yabancı da başını sallayıp aynı şekilde karşılık verdikten sonra genç göçmeni izlemeye koyuldu. Zamanında yetişip Gaal’in gideceği yönü duymayı başarmıştı. Gaal kendini bir parmaklığa yaslanırken buldu. Parmaklığın üstündeki ufak tabelada “Denetçi” yazıyordu. Tabelada belirtilen görevi üstlenmiş olan kişi başını kaldırıp bakmaya bile tenezzül etmeden, “Nereye?” diye sormakla yetindi.

Gaal ne yanıt vermesi gerektiğinden pek emin değildi, ama birkaç saniyelik bir tereddüt bile arkasında uzun bir insan kuyruğu oluşacağı anlamına gelirdi. Denetleme memuru bu sefer başını kaldırıp soruyu yineledi. “Nereye?” Gaal’in bütçesi kısıtlıydı, ancak bu durum yalnızca bir gece sürecek, ertesi gün nasıl olsa yeni işinin başına geçmiş olacaktı. Kayıtsız bir tavır takınarak konuşmaya zorladı kendini: “İyi bir otele, lütfen.” Görevli hiç de etkilenmişe benzemiyordu. “Hepsi iyidir. Bir isim vermelisiniz.” Gaal çaresizce, “O halde en yakındakine, lütfen,” dedi. Denetçi bir düğmeye bastı. Zeminde, farklı renk ve gölge oyunları çizerek parlayıp sönen benzerlerinin arasından ince bir ışın demeti yükseldi. O sırada görevli, Gaal’in eline bir bilet sıkıştırdı. Bilet hafifçe parlıyordu. Denetçi, “Borcunuz bir nokta on iki,” dedi. Gaal bir yandan elini cebine atıp bir miktar bozukluk çıkarırken sordu: “Nereden gideceğim?” “Işığı izleyin. Doğru yönde gittiğiniz sürece bilet parlamayı sürdürecektir.”

Gaal etrafını seyrederek yürümeye başladı. O çok geniş alan üzerinde her biri kendi yolunu izleyen ve yolları üzerine çıkan kesişme noktaları arasında seçim yaparak bunların içinden süzülerek geçen yüzlerce insan vardı. Kendi yolculuğu çok geçmeden son bulmuştu. Leke tutmaz plastotekstil kumaştan yapılma parlak mavi ve sarı renklerde yepyeni bir üniforma giymiş bir adam iki bavulunu almak için uzandı. “Doğruca Luxor’a gider,” dedi. Gaal’i izlemekte olan adam bunu duymuştu. Dahası, Gaal’in “Güzel,” diye yanıt verdikten sonra o küt burunlu taşıta binişini de izlemişti. Taksi olduğu yerde dikine havalandı. Kapalı bir aracın içinde uçuyor olmanın verdiği garip heyecandan dolayı sürücü koltuğunun arkasını ister istemez sımsıkı kavrayan Gaal, kavisli, saydam pencereden dışarıyı izliyordu. O koskoca terminal giderek küçülüyor, insanlar gelişigüzel dağılmış karıncaları andırıyorlardı. Karşısındaki manzara geriye doğru kayıp gitgide küçüldü.

Sonra, önlerinde bir duvar olduğunu fark etti. Havanın ortasında beliriveriyor ve gözden kayboluncaya dek yükselmeyi sürdürüyordu. Üzerinde pek çok delik vardı, ki bunlar tünel ağızlarından başka bir şey değildi. Gaal’i taşıyan taksi de bu deliklerden birine yöneldi ve içeri daldı. Gaal bir an için durup, sürücünün onca delik içinden doğru olanı nasıl olup da seçebildiğini çözmeye çalıştı. Çevrelerinde artık sadece karanlık vardı; onlar ilerledikçe yanlarından geçip giden renkli işaret ışıkları dışında tüneli aydınlatan hiçbir şey yoktu. Havaya ise aracın hızla ilerlemesinden kaynaklanan bir tür sürtünme sesi hakimdi. Taksinin aniden hız kesmesi sonucu Gaal öne doğru savruldu ve hemen ardından araç tünelden dışarı fırlayıp yeniden zemin seviyesinde ilerlemeye başladı. Şoförün “Luxor Oteli,” demesine pek de gerek yoktu aslında. Bavullarını taşımada Gaal’e yardım etti, genç adamın uzattığı onuncu sınıf bahşişi resmi bir tavırla kabul etti, sonra orada beklemekte olan diğer bir yolcuyu alarak aracını tekrar havalandırdı.

Gaal, gezegene indi ineli, gökyüzü namına hiçbir şey görmemişti.

3

Gaal havanın güneşli olup olmadığından emin değildi; öyle ki, gece miydi yoksa gündüz mü, çıkaramıyordu. Sormaya da utanıyordu. Koca gezegenin üstüne metal bir kapak kapatılmıştı sanki. Az önce eşlik etmiş olduğu yemek sözüm ona “öğle yemeği”ydi, oysa gece ve gündüz gibi kaydedilmesi belki de zahmet doğuracak değişiklikleri hesaba katmaksızın yaşamını standart bir zaman ölçüsü çerçevesinde sürdüren çok sayıda gezegen vardı. Gezegenlerin yıldızları çevresindeki dönüş hızları farklılık gösteriyordu ve Gaal, Trantor’unkini henüz bilmiyordu.

Başlangıçta Güneş Odası’nın yerini gösteren işaretleri heyecanla takip etmiş, ama oranın da yapay radyasyonla ısıtılan bir odadan ibaret olduğunu görüp kalakalmıştı. O odadan ayrılıp ayrılmama konusunda bir süre tereddüt ettikten sonra gerisingeri Luxor’un ana lobisinin yolunu tuttu. Otel görevlisine, “Bir gezegen turu için nereden bilet temin edebilirim?” diye sordu.

“Hemen buradan.” “Peki ne zaman başlar?”

“Az farkla kaçırdınız. Bir sonraki tur için yarını beklemeniz gerekecek. İsterseniz biletinizi şimdiden alın, biz sizin için yer ayırırız.”

“Tüh.” Yarın çok geç olacaktı. Ertesi sabah üniversitede bulunması gerekiyordu. “Buralarda bir gözetleme kulesi ya da ona benzer bir şey yok mu? Açık havada yani.”

“Var tabii! İsterseniz bunun için hemen bir bilet ayarlayabilirim size. Ama önce yağmur var mı bir bakayım.” Dirseğinin dibindeki kolu indiren adam, önündeki karıncalı ekranda akıp giden sözcükleri okudu. Gaal de ona eşlik etti. Ardından, “Hava iyiymiş,” dedi görevli. “Anlaşılan o ki, kurak mevsimdeyiz.” Sonra laf olsun diye ekledi: “Aslına bakarsanız ben dışarıdaki koşullarla pek ilgilenmiyorum. Zaten en son üç yıl önce dışarı çıkmıştım. Bir kere görünce ne menem bir şey olduğunu anlıyorsunuz ve bir daha görme gereksinimi duymuyorsunuz… Buyurun biletiniz. Arka kısımdaki özel asansörde yer ayırdım size. Üstünde ‘Kuleye Gider’ yazıyor. İyi seyirler.”

Sözü edilen asansör yer çekiminin itme gücüyle çalışan şu yeni modellerdendi. Gaal içeri girdi, başkaları da peşinden içeri daldı. Asansör görevlisinin bir kolu indirmesi sonucu yer çekiminin sıfıra inmesiyle beraber Gaal bir an için kendini boşlukta sıkışıp kalmış hissetti, hemen sonra asansörün yukarı doğru tırmanmaya başlamasıyla vücut ağırlığını bir nebze olsun geri kazandı. Çok geçmeden gerçekleşen ani bir hız düşmesi Gaal’in ayaklarını yerden kesti. Elinde olmayarak hafif bir çığlık koyvermişti. O sırada asansör görevlisi ona seslendi: “Ayaklarınızı parmaklığın altına sokun. Uyarı tabelasını görmüyor musunuz?” Diğer yolcular bu talimata çoktan uymuşlardı. Asansörün yan duvarına tutunup aşağı inmek için çılgıncasına ama boşuna çabalayan Gaal’in bu haline bakıp sırıtıyorlardı. Ayakkabılarını birbirine paralel şekilde ve yarım metre aralıkla asansör zeminine yerleştirilmiş krom parmaklıklara dayamış olmaları havalanmalarını önlüyordu. İçeri girdiğinde Gaal de bu parmaklıkları fark etmiş, fakat umursamamıştı.

Sonra birden bir el uzanıp onu aşağı çekti. Asansör durmak üzere yavaşlarken, Gaal nefes nefese kalmış bir halde kurtarıcısına teşekkürlerini sunmakla meşguldü. Asansörden dışarı adımını atınca gözlerini kamaştıran beyaz bir parlaklığa boğulmuş açık bir terasa çıktı. Ona yardım eli uzatmış olan adam da hemen dibinden ayrılmıyordu. “Oturacak bir sürü yer var,” dedi adam nazikçe. Ağzının bir karış açık kaldığını fark eden Gaal hemen kendini toplayıp, “Gerçekten de öyle görünüyor,” dedi. Düşünmeden o koltuklara doğru yönelecek olduysa da birden durdu. “İzninizle, bir süre bu parmaklığın önünde kalacağım. Şey… etrafı biraz seyretmek istiyorum da.”  Adam, “Nasıl istersen,” der gibi bir el hareketiyle onu kendi haline bırakınca, Gaal omuz yüksekliğindeki parmaklığa doğru eğilip manzarayı incelemeye koyuldu.

Toprağı göremiyordu. Zemin, insan elinden çıkma, gittikçe daha karmaşıklaşan yapıların arasında kaybolmuştu. Neredeyse birbiriyle aynı gri renge bürünmüş metal yapıların gökyüzüyle kesiştiği hat dışında herhangi bir ufuk göremiyordu ve gezegenin tüm yüzeyinde durumun aynı olduğundan emindi. Zevk amaçlı gezinti yapan birkaç geminin gökyüzünde süzülmesi dışında etrafta hiç hareket yoktu, ama Gaal biliyordu ki, karşısında uzanan dünyanın bu madeni derisinin altında milyarlarca insanın koşuşturmacası hiç durmadan sürüp gitmekteydi. Görünürde en ufak bir yeşillik yoktu; ne yeşillik, ne toprak, ne de insanınkinden başka bir yaşam vardı sanki. Bu dünya üzerinde bir yerlerde, yemyeşil ağaçlar ve gökkuşağı misali rengârenk çiçeklerle bezenmiş doğal bir toprak örtüsü üzerinde uzanan yüzlerce kilometrekarelik bir alanın ortasında İmparator’un sarayı olmalı, diye geçirdi içinden Gaal. Bir çelik okyanusunun tam ortasında kalmış ufacık bir adadan farksızdı orası, ne var ki onun bulunduğu yerden görülemiyordu. Binlerce kilometre uzakta olsa gerekti. Bu mesafenin ne kadar olacağını aklı kesmiyordu. Çok geç olmadan bir tura çıkmalıydı! Sesli sesli iç çekti ve ancak o zaman Trantor’da olduğunun farkına vardı; tüm galaksinin merkezi ve insan ırkının çekirdeği konumundaki gezegendeydi artık. Zayıf yönlerin henüz şahit olmamıştı. Gezegene besin taşıyan gemileri henüz görmemişti.

Trantor’daki kırk milyar insanı galaksinin geri kalanına bağlayan yaşamsal damarın varlığından habersizdi. Şimdilik sadece insanoğlunun o en müthiş eserini görebiliyordu: Bir gezegenin kibre varan bir hırsla topyekün fethedilmesini. Gözlerinde boş bir ifadeyle parmaklıktan uzaklaştı. Asansörde ona yardım etmiş olan adam yanındaki boş koltuğu işaret etti. Gaal de oraya oturdu.

Adam gülümsedi. “Adım Jerril. Trantor’a ilk gelişiniz mi?” “Evet, Bay Jerril.” “Tahmin etmiştim. Bu arada, Jerril benim soyadım değil. Eğer şairane hisler besleyen biriyseniz Trantor’un sizi etkilememesi imkânsız. Ne var ki Trantorlular buraya hiç çıkmaz. Burayı sevmezler. Tedirgin olurlar.” “Tedirgin mi?!.. Unutmadan, benim ismim de Gaal. Hem neden tedirgin oluyorlarmış ki? Bence muhteşem bir manzara.” “Bu bakış açısına göre değişen bir gözlem, Gaal. Küpten farksız bir binada doğmuş, tek bir koridorda büyümüş, hücre denebilecek bir yerde çalışmaya alışmışsanız ve tatil denince aklınıza kalabalık bir güneş odası dışında bir şey gelmiyorsa, gökyüzünden başka hiçbir şeyin görülemediği açık bir terasa çıkmak sinirlerinizi harap edecektir. Beş yaşını dolduran çocuklarını yılda bir kez buraya çıkarırlar. Bunun onlara bir faydası oluyor mu, bilemiyorum. Buranın havasından yeterince yararlanamamaları bir yana, ilk birkaç gelişlerinde isterik çığlıklara boğuluyorlar. Bana kalırsa, sütten kesilen çocukların haftada en az bir defa buraya çıkarılması daha uygun olur.”

Kısa bir duraklamanın ardından adam sözlerine kaldığı yerden devam etti: “Aslında bunun pek önemi yok. Ya hiç çıkmasalardı? Aşağıda mutlular, çünkü çekip çevirdikleri bir imparatorluk var ellerinde. Sizce yerden ne kadar yükseklikteyiz?” “Bir kilometre olabilir mi?” diye karşılık verdi Gaal. Bir yandan da bunun safça bir cevap olup olmadığını düşünüyordu. Jerril’in patlattığı kahkahaya bakılırsa biraz öyle olmalıydı. “Hayır. Sadece yüz elli metre.” “Ne? Ama asansör…” “Biliyorum. Siz belki farkına varmadınız ama asansör o sürenin çoğunu yer seviyesine ulaşmakla geçirdi. Çünkü Trantor toprağın yaklaşık iki kilometre altına inşa edilmiş ve yeryüzü ne tüneller yoluyla bağlanmıştır. Tıpkı bir buzdağı gibi; onda dokuzu aşağıda gizli olan bir buzdağı. Öyle ki, kıyı bölgelerinde bile okyanus zemininin birkaç kilometre altına dek uzanır.

Aslında kent o kadar alçakta kalıyor ki, yüzey ile birkaç kilometre aşağısı arasındaki ısı farkından yararlanıp gereksinim duyduğumuz tüm enerjiyi elde edebiliyoruz. Bunu biliyor muydunuz?” “Hayır, atomik üreteçler kullandığınızı sanıyordum.” “Bir zamanlar öyle yapıyorduk. Ama böylesi daha ucuz.” “Öyledir herhalde.” “Bütün bunlar karşısında ne düşünüyorsunuz?” Bir an için adamın uysal tabiatı yerini kurnazlığa bırakmıştı. Sinsi göründüğü bile söylenebilirdi. Uygun sözcüğü yakalamak için çırpınan Gaal çareyi bir kez daha, “Muhteşem,” demekte buldu. “Buraya tatile mi geldiniz? Yoksa yolculuk ederken şöyle bir uğradınız mı?”

“Tam öyle sayılmaz… Aslına bakarsanız Trantor’u ziyaret etmeyi hep istemişimdir, ama şu an bir iş gereği burada bulunuyorum.”

“Öyle mi?”

Gaal sözlerine daha da açıklık getirme gereği duydu. “Trantor Üniversitesi’nden Dr. Seldon’a üzerinde çalıştığı bir proje üzerinde yardımcı olacağım.”

“Kuzgun Seldon mı?”

“Yo, hayır. Sözünü ettiğim kişi Hari Seldon… Psikotarihçi Seldon. Kuzgun Seldon diye birinden haberim yok.”

“Ben de Hari’yi kastediyordum zaten. Ona Kuzgun derler. Anlarsınız ya, argo işte. Kendisi felaket tellallığı yapmaya bayılır da.”

“Öyle mi?” Gaal gerçekten şaşırmıştı.

“Tabii, biliyor olmanız gerekir.” Jerril gülümsemiyordu.

“Buraya onun için çalışmaya geldiniz, değil mi?”

“Evet, ama ben sadece bir matematikçiyim. Söylesenize, ne diye felaket tellallığı yapsın ki? Hem, bu ne tür bir felaket?” “Sizce ne tür olabilir?”

“Korkarım bu konuda en ufak bir fikrim yok. Dr. Seldon ile ekibinin yayınladığı bazı çalışmaları okumuştum. Matematiksel kuramlara ilişkin yazılardı hepsi.”

“Evet, ama dikkatinizi çekerim, onlar ‘yayınladıkları’ yazılar.”

Gaal kendini huzursuz hissetmişti. “Sanırım artık odama gitsem iyi olacak. Sizinle tanıştığıma memnun oldum.”

Jerril elini kayıtsızca sallayıp ona veda etti. Gaal odasına döndüğünde kendisini beklemekte olan biriyle karşılaştı. Bir an için o kadar telaşlanmıştı ki, bu tür durumlarda söylenmesi kaçınılmaz olan, “Burada ne arıyorsunuz?” sorusunu dile dökememişti bile. Adam ayağa kalktı. Saçları kelleşmeye yüz tutmuş, yürüyüşü aksak, ama mavi gözlerindeki pırıltıyı korumuş yaşlı bir adamdı bu. Adam, Gaal’in karmakarışık olmuş belleği karşısındaki bu yüzü fotoğraflarını defalarca gördüğü kişininkiyle eşleştiremeden bir saniye önce, “Ben Hari Seldon’ım,” dedi.

 

“Vakıf” – Isaac Asimov
Ön Okuma PDF

 



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın