Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Halka Dünya Serisi” – Larry Niven

Halka Dünya 1. Kitap

Yazar: Larry Niven
Orijinal Adı: Ringworld
Çevirmen : K. Ümit Kayalıoğlu
Sayfa Sayısı : 456
Panama Yayıncılık – Kasım 2018

Genel İnceleme Puanı

Üç bacaklı, iki başlı bir uzaylı ırkı olan puppeteerler, evrenin bilinmeyen derinliklerinde muazzam büyüklükte bir yapı bulur. Etkileyici bir mühendislik harikası olan Halka Dünya, Galaksi çekirdeğinde meydana gelen patlamanın gelecekteki etkilerinden kaçmak isteyen bu ırk için doğru adrestir. Sahip oldukları tüm nüfusu ve uygarlığı buraya taşımak isterler, ancak puppeteerler Halka Dünya’yı inşa edenlerle karşı karşıya gelmek istemeyecek kadar da ihtiyatlıdır.

Nessus isimli bir puppeteer, iki buçuk metre boyunda, kedi benzeri, vahşi bir uzaylı ırkı olan kzinlerin bir üyesini ve iki insanı seçerek gezegeni keşfetmek üzere bir ekip oluşturur. Ne var ki Halka Dünya iki yüz ışık yılı uzaklıktadır ve yolculukları hiç de sorunsuz geçmeyecektir.

Evrenin düzenine hâkim olan bu ırkların birbiri üzerindeki güç denemeleri, stratejiler ve entrikalar yolculuk süresince bir bir ortaya dökülür. Ekip dağılma noktasına geldiğindeyse Halka Dünya’ya çoktan varmışlardır. Düşmanlığı ve gururu bir yana bırakıp, bu yeni çevrede hayatta kalmak için birlikte mücadele etmek zorundadırlar. Zira önlerinde engin, gizemli, tehlikeli ve mühendisleri hakkında hiçbir şey bilmedikleri yapay bir dünya uzanmaktadır.

Ön Okuma

1. BÖLÜM
LOUIS WU

Gece vakti, Beyrut’un kalbinde, sıra sıra dizilmiş transfer kabinlerinden birinde, Louis Wu bir ışık pırıltısıyla gerçeğe dönüşüverdi. Başının arka tarafından sarkan, kırk santimetre kadar uzun atkuyruğu; beyaz ve yapay kar taneleri kadar parlaktı. Tüyleri yok edilmiş kafası ve derisi krom sarısıydı, gözlerinin iris tabakası altın rengi, üzerine çarpıcı ve üç boyutlu bir canavar işlenmiş elbisesi de kraliyet mavisi rengindeydi. Kabinde belirdiği anda inci parlaklığındaki kusursuz dişlerini göstererek gülümsüyor ve çevresine el sallıyordu. Fakat az sonra gülümseme azalmaya başlamış ve birkaç saniye içinde de yok olmuştu. Yüzündeki deri, sanki erimeye başlayan lastik bir maske gibiydi. Louis Wu yaşını gösteriyordu.

Bir süreliğine önünde akan Beyrut’u seyretti. İnsanlar transfer kabinlerinde bilinmeyen yerlere gidip geliyorlardı. Önünden yürüyerek geçen bir insan kalabalığı vardı; gece olduğu için yürüyen kaldırımlar durdurulmuştu. Sonra, saatler yirmi üçü vurmaya başladı. Louis Wu omuzlarını dikleştirdi ve dünyaya katılmak için dışarı çıktı.

Adına verilen partinin tüm hızıyla devam ettiği Reşt’te, doğum gününün ertesi sabahıydı. Beyrut’ta ise saatler bir saat önceyi gösteriyordu. Sessiz sakin bir açık restoranda peş peşe rakı söyledi. Çevresini Arapça ve Gezegenlerarası Dilde şarkı söylemeye teşvik etti. Gece yarısından önce de Budapeşte’ye geçti. Acaba kendi partisinden çıkıp gittiğini anlamışlar mıydı? Bir kadınla birlikte çıktığını ve birkaç saat sonra döneceğini sanacaklardı.

Ancak Louis Wu oradan tek başına ayrılmış: yeni günün izlediği gece yansı çizgisinin üzerinden atlayarak geçmişti. İki yüzüncü doğum gününü kutlayan adam için yirmi dört saat yeterince uzun değildi. Partide onsuz da yapabilirlerdi. Louis’in arkadaşları başlarının çaresine bakabilecek insanlardı. Bu konuda Louis’in ilkeleri çok katıydı. Budapeşte’de şarap ve atletik danslar vardı. Yerliler onu paralı bir turist olarak görüp hoşgörüyle karşılıyorlar, turistler ise onun zengin bir yerli olduğunu sanıyorlardı. Dans etti, şarap içti ve gece yarısından önce oradan ayrıldı.

Münih’te yürüyüş yaptı.

Ilık ve temiz hava kafasındaki dumanın bir kısmını temizlemiş Parlak ışıklarla aydınlatılmış yürüyen kaldırımlarda, adımlarını onların -saatte yaklaşık on yedi kilometre olan- hızına uydurarak ilerledi. Birden aklına, dünyadaki bütün şehirlerde yürüyen kaldırımlar bulunduğu ve hepsinin de hızının aynı -saatte yaklaşık on yedi kilometre – olduğu geldi.

Bu düşünce dayanılır gibi değildi. Yeni değildi; fakat dayanılmazdı. Louis Wu Beyrut, Münih ve Reşt’in, hatta San Fransisco, Topeka, Londra, Amsterdam’ın ne kadar birbirine benzediğini görüyordu. Yürüyen kaldırımların kenarlarındaki dükkânlar, dünyanın bütün şehirlerinde aynı malları satıyorlardı. Bu gece her şehirde, yanından geçtiği insanların tümü birbirine benziyor, aynı şeyleri giyiniyorlardı. Onlar artık Amerikalı, Alman, Mısırlı değil; sadece Dünyalılardı.

Üç buçuk yüzyıl boyunca, transfer kabinleri dünyadaki sonsuz çeşitliliğin başına bunu getirmişti. Dünyayı anlık seyahat ağı ile kaplamışlardı. Moskova ile Sidney arasındaki uzaklık bir ana ve onda birlik yıldız bozuk parasına inmişti. Bunun kaçırılmaz sonucu olarak şehirler yüzyıllar içinde birbirine benzemiş, isimleri yalnızca geçmişe dair birer anı haline gelmişti.

San Francisco ve San Diego genişleyen bir sahil kentinin kuzey ve güney uçlarıydı. Fakat acaba kaç insan, hangi ucun hangisi olduğunu biliyordu? Tanj, bu günlerde bunu bilen oldukça az insan vardı. İki yüzüncü yaşını kutlayan bir adam için ne karamsar düşünceler! Yine de, şehirlerin hepsinin birbirine benzediği bir gerçekti. Louis bu oluşumu adım adım izlemişti. Yer, zaman, gelenek gibi bütün usdışılıklar sanki donuk ve gri bir hamur yoğurulurcasına, dünya çapında, büyük bir Şehir ussallığı altında birleştirilmişti.

Bugün Almanca, İngilizce, Fransızca veya İspanyolca konuşan birileri var mıydı? Herkes Gezegenlerarası Dil’i konuşuyordu. Vücut boyama modasındaki en ufak bir değişiklik bile, birden Dünya’nın her yerinde kocaman bir dalga gibi yayılarak, birden değişiveriyordu.

Tekrar inzivaya çekilmeye zaman var mıydı? Tek başına, bilinmeyene doğru giden tek kişilik bir uzay gemisinde, derisi ve gözleri asıl renginde, yüzünde gelişigüzel bir sakal…

“Saçmalık,” diye söylendi kendi kendine. “Böyle bir izin döneminden henüz döndüm.” Yirmi yıl önce.

Fakat saat gece yarısına yaklaşıyordu. Louis Wu bir transfer kabini buldu, kredi kartını yuvaya soktu ve Sevilla’nın numaralarını çevirdi.

Güneşli bir odada ortaya çıktı.

“Tanj, bu da ne…” diye şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Transfer kabininin ayarı bozuktu herhalde. Sevilla’da güneş ışığı olmamalıydı. Louis Wu numaraları yeniden çevirmek için arkasını döndü, ama sonra odaya tekrar dönerek çevresini inceledi. Birbirinin aynısı olan otel odalarından birindeydi. İçinde kalan kişiyi iki defa şok edecek kadar yavan bir düzenleme…

Karşısında, odanın ortasında, ne insana, ne de bir insansıya benzeyen bir şey vardı. Yaratık, üç ayağı üstünde duruyor; esnek, ince ve uzun boyunlarının üzerinde duran iki kafasındaki gözleriyle Louis Wu’yu iki yönden inceliyordu Bu şaşırtıcı görüntüsüne ek olarak derisi beyaz ve bir eldiven yumuşaklığındaydı. Arkasındaki üçüncü ayağının kalça ile birleştiği yerdeki karmaşık görüntüyü örtmek üzere, yaratığın ensesinden başlayıp omurgası boyunca sıkı, kaba tüylü ve kahverengi bir yele aşağıya uzanıyordu. Ön iki ayak öyle bir aralıkla yerleşmişti ki yaratığın küçük pençeli toynakları sanki eşkenar bir üçgen oluşturuyordu.

Louis ilk anda bu şeyin uzaylı bir yaratık olduğunu düşündü. Bu düz kafalarda beyin için bir yer yoktu. Fakat ensenin başladığı, yelenin sıkı bir koruyucu küme oluşturduğu yerdeki kamburu fark etti ve birden zihninde yüz seken yıllık bir anı canlandı.

Bu bir puppeteer, bir Pierson puppeteer idi. Kafatası ve beyni o kamburun altındaydı. O bir hayvan değildi ve en az bir insan kadar zekiydi. Her kafasında bir tane bulunan ve derin kemik yuvalara yerleşmiş olan gözleri iki yönden sabit bir şekilde Louis Wu’ya bakıyordu. Louis kabinin kapısını açmayı denedi. Kilitliydi.

İçeriden değil dışarıdan kilitlenmişti. İstese yeniden numaraları çevirip yok olabilirdi. Ona engel olan şey, insanların her gün bir Pierson puppeteer ile karşılaşmıyor olmasıydı. Bu tür, Louis Wu’nun hayatta olduğu süreden çok daha önce bilinen uzayı terk etmişti.

Louis, “Sana yardımcı olabilir miyim?” diye sordu.

Yaratık onun gençlik rüyalarını ateşleyebilecek bir sesle, “Olabilirsin,” dedi.

Louis Wu böyle bir sese sahip olan bir kadını hayalinde canlandırmaya kalksa, bu kadının Kleopatra, Truvalı Helen, Marilyn Monroe ve Lorelei Huniz karışımı bir yaratık olması gerekirdi.

“Tanj!” dedi. Bu küfür, şimdi her zamankinden daha çok yerine oturmuştu. There Ain’t No Justice. Böyle bir sesin iki kafalı ve hangi cinsiyetten olduğu belli bile olmayan bir yaratığa ait olmasında adalet yoktu.

“Sakın korkma,” dedi yaratık, “istediğin zaman kaçabileceğini biliyorsun.”

“Üniversitede senin gibi yaratıkların resimleri vardı. Çok uzun zaman önce buralardan gitmiştiniz… Veya biz öyle sanıyorduk.”

“Türüm bilinen uzaydan kaçtığı zaman ben onların arasında değildim,” dedi puppeteer. “Türümün bir gün ihtiyaç duyabileceği olasılığına karşılık ben bilinen uzayda kaldım.”

“Nerede saklanıyordun? Ve biz şu anda Dünya’nın neresindeyiz?”

“Bu seni ilgilendirmez. Sen Louis Wu MMGREWPLH misin?”

“Bunu bildiğine göre… Özellikle benim peşimde olmalısın.”

“Evet… Dünyadaki kabin transfer şebekesini istediğimiz gibi yönlendirmenin mümkün olduğunu öğrendik.”

Louis şimdi anlıyordu ki bu mümkündü. Bir servet değerinde rüşvet verilmiş olmalıydı ama mümkündü. Fakat…

“Neden?”

“Bu biraz açıklama gerektiriyor…”

“Beni buradan çıkarmayacak mısın?”

Puppeteer bir an düşündü. “Sanırım çıkarmalıyım. Öncelikle koruma altında olduğumu bilmelisin. Bana saldıracak olursan silahlarım seni durdurur.”

Louis Wu tiksintisini belli eden bir sesle yanıtladı. “Bunu neden yapayım ki?

Puppeteer karşılık vermedi.

“Şimdi hatırlıyorum Sizler korkaktınız. Bütün ahlak sisteminiz korkaklık üzerine kuruluydu.”

“Yanlış olduğu ölçüde bu yargı bizim işimize yarayacak.”

“Eh, daha kötüsü de olabilirdi.” dedi Louis.

Konuyu fazla deşmeye niyeti yoktu. Her akıllı türün kendine has birtakım tuhaflıkları olurdu. Elbette, ırk olarak paranoyak olan Trinoclarla veya tüyler ürpertici öldürme içgüdüleri olan kzinlerle ya da el yerine kullandıkları garip uzantıları olan Groglarla kıyaslandığı zaman, puppeteerlerle uğraşmak daha kolaydı.

Halka Dünya Mühendisleri 2. Kitap

Yazar: Larry Niven
Orijinal Adı: The Ringworld Engineers
Çevirmen : K. Ümit Kayalıoğlu
Sayfa Sayısı : 464
Panama Yayıncılık – Kasım 2018

Halka Dünya’ya gerçekleştirdikleri macera dolu yolculuğun üzerinden yirmi üç yıl geçmişken, Louis Wu ile Hayvan Konuşmacısı, en yetkili olduğunu iddia eden bir puppeteer tarafından alıkonulur. Çeşitli nedenlerle halkın gözündeki itibarını yitiren bu puppeteer, Halka Dünya’ya gidip oradaki zenginlikleri ele geçirince statüsünü yeniden kazanacağını düşünmektedir. Ne var ki muazzam büyüklükteki, gizemli gezegen Halka Dünya’ya vardıklarında Louis Wu ile arkadaşları pek çok sürprizle karşılaşır.

Bunlardan biri de Halka Dünya’nın yerinden oynayarak güneşine günden güne biraz daha yaklaşmasıdır. Eğer Louis Wu ve beraberindekiler, Halka Dünya mühendislerinin kurduğu kontrol merkezine ulaşıp sorunu çözemezlerse, birkaç aya kadar milyarlarca Halka Dünyalı ölecektir.

Bilimkurgu türünün ustalarından biri olan Larry Niven, “Halka Dünya” serisinde hayranlık uyandırıcı bir kurgusal evren sunuyor. Halka Dünya Mühendisleri’nde bu deha ürünü yapay dünyayı keşfe çıkarken, mühendislerinin hangi ırktan olduğunu merak etmekten kendinizi alamayacaksınız.

Ön Okuma

1. BÖLÜM
TEL ALTINDA

İki adam özel hayatını işgal etmek için geldiklerinde Louis Wu tel altındaydı. Parlak sarı renkteki, ev içi çim halının üstünde lotus pozisyonunda duruyordu. Gülümsemesi mutlu ve hülyalıydı. Apartman dairesi küçüktü, sadece büyük bir odadan ibaretti. Louis her iki kapıyı da görebiliyordu. Fakat sadece bir telkafanın bileceği bir keyif içinde kendinden geçtiğinden, onların gelişini görmemişti.

Ansızın oradalardı; ikisinin de boyu iki metrenin üzerinde olan iki soluk yüzlü genç, alaycı gülümsemelerle Louis’i inceliyordu. Biri cebinden silaha benzer bir şey çıkardı. Louis ayağa kalktığında ona doğru ilerliyorlardı.Onları aldatan sadece o mutlu gülümseme değildi. Aynı zamanda Louis Wu’nun kafasının tepesinde tıpkı siyah, plastik bir çıban gibi çıkıntı yapan yumruk büyüklüğündeki adaptördü. Bir akım bağımlısının hesabını göreceklerdi ve neyle karşılaşabileceklerini biliyorlardı.

Bu adam yıllardır beyninin zevk merkezine telden damla damla gelen akımdan başka bir şey düşünmemiş olmalıydı. Adam kendini ihmalden dolayı açlıktan ölmek üzere gibiydi. Adam ufak tefekti, işgalcilerden kırk santim daha kısaydı. Ona uzanırlarken Louis dengesini bulmak için yana eğildi, bir, iki, üç tekme attı. İşgalcilerden biri, diğeri geri çekilmeyi akıl edinceye kadar yere devrilmiş, kendi çevresinde bükülmüştü, nefes almıyordu.

Louis onu kovaladı. Genci yarı felç halinde tutan şey, Louis’in onu öldürmeye gelişindeki soyut neşeydi. Cebindeki sersemleticiye davrandığında artık çok geçti. Louis bir tekmeyle onu elinden uçurdu. Eğilerek müthiş bir yumruktan kurtuldu ve dizleriyle vurdu: (solgun dev kımıldamayı kesti), kasıklara, kalbe (dev ıslık gibi bir çığlıkla öne eğildi), gırtlağa (çığlık birden kesildi).

Diğer işgalci etleri ve dizleri üzerinde doğrulmuş kesik kesik soluyordu. Louis onun ensesine iki kesme indirdi. İşgalciler parlak sarı çimde hareketsiz yatıyorlardı.

Louis Wu kapısını kilitlemeye gitti. O mutlu gülümseme yüzünden hiç eksilmemişti, kapısını tamamen kilitli ve alarmı çalışır bulduğu zaman da değişmedi. Balkon kapısını kontrol etti. Sürgülü ve alarmı çalışır durumdaydı.

Tanrı aşkına, bunlar nasıl içeri girmişlerdi?

Şaşkın, olduğu yere lotus pozisyonunda yerleşti, bir saat daha yerinden kımıldamadı. Sonunda bir zaman ayarlayıcı çıtırdadı ve adaptördeki akımı kesti. Akım bağımlılığı insanlığın günahlarının en yenisidir. İnsan uzayında gelişmiş kültürlerin çoğu, bazen bu alışkanlığı tarihlerinin en büyük cezası olarak görmüştür. O, kullanıcılarını işgücü pazarından alır, kendini ihmal nedeniyle ölüme terk eder.

Çağ değişti. Nesiller sonra, aynı kültürler akım bağımlılığını çift yönlü bir iyilik olarak gördüler. Eski günahlar -alkolizm, uyuşturucu bağımlılığı ve kumar düşkünlüğü- bununla boy ölçüşemezdi. Uyuşturucunun kancasına takılabilen insanlar, tel ile daha mutlu oluyordu. Daha geç ölüyor ve çocuk sahibi olmak istemiyorlardı.

Halka Dünya Tahtı 3. Kitap

Yazar: Larry Niven
Orijinal Adı: The Ringworld Throne
Çevirmen : K. Ümit Kayalıoğlu
Sayfa Sayısı : 472
Panama Yayıncılık – Mart 2019

Gelmiş geçmiş en şaşırtıcı mühendislik dehasına, Halka Dünya’ya dönüş…  Sözcüklere sığmayan teknolojik harikaların, çok sayıda insansı ırkın ve şimdiye dek yazılmış, en sevilen bilimkurgu öyküsünün dünyasına!

İnsan Louis Wu, En Arkadaki olarak bilinen puppeteer, Chmeee adlı kzinin oğlu Acolyte… Bu efsanevi karakterler bu defa Halka Dünya’yı savunmak için bir araya geliyor. Koruyucularla ilgili ilginç şeyler dönmektedir. Halka Dünya’ya dışarıdan gelen uzay araçları, daha gezegene inemeden yok edilmektedir. Vampirler her yerdedir. Ve Hortlakların da kendi planları vardır; onlara yaklaşmaya cesaret eden herkes er ya da geç öğrenecektir.

Halka Dünya’daki her ırk, daima kendi Koruyucu’suna sahip olmuştur. Şimdi, bizzat Halka Dünya’nın da bir Koruyucu’ya ihtiyacı var gibi görünmektedir. Peki, Halka Dünya Tahtı’na kim oturacaktır?

Ön Okuma

 

GİRİŞ
ST. HELENS DAĞI HARİTASI

MS 1733 – Şehirlerin Düşüşü (Deneyci puppeteer rejimi, süperiletken küfünü Halka Dünya’ya aşılar.)

MS 2851 – İlk temas: Yalancı Herif Halka Dünya’ya çarpar.

MS 2878 – Sorgulamanın Kızgın İğnesi Kanyon’u terk eder.

MS 2880 – Sorgulamanın Kızgın İğnesi Halka Dünya’ya ulaşır.

MS 2881 – Halka Dünya’nın dengesi yeniden sağlanır.

MS 2882

En Arkadaki dans ediyordu. Düz bir aynayla kaplı tavanın altında, gözün alabildiğince uzağa doğru dans ediyorlardı. Türünün on binlercesi, aralarındaki uyumu korumak için kafalarını bir yukarı bir aşağı oynatıyor, büyük kavisler çizerek sıkışık bir örüntü halinde ilerliyordu. Toynaklarının çıkardığı tıkırtı, müziğin bir parçasıydı; tıpkı yüz binlerce kastenyet gibi.

Küçük bir tekme at, geçip git, yön değiştir. Bir gözün karşındaki dans partnerinde. Diğeriyse bir sonraki harekette. Gelinleri gizleyen duvara sakın bakma. Asla dokunma.

Milyonlarca yıldır, yarışma dansı ve diğer sosyal vektörlerin oluşturduğu geniş bir yelpaze, kimin evleneceğini, kiminse evlenmeyeceğini belirliyordu. Dans yanılsamasının ardında, çok uzakta ve kocaman bir pencerenin hayal meyal görüntüsü vardı. En Arkadaki için Gizli Patriark’ın görüntüsü, bir dikkat dağılması, temel kuralın olası bir riske atılması ve dansın içinde bir engeldi. Başını uzat, eğil.

Diğer üç ayaklı dansçılar ile engin genişlikteki taban ve tavan, Sorgulamanın Kızgın İğnesi’nin bilgisayar belleğinden yansıyan birer projeksiyondu. Dans etmek, En Arkadaki’nin becerilerini, reflekslerini ve sağlığını koruyup devam ettiriyordu. Bu yıl, bir uyuşukluk, bir iyileşme, bir düşünme dönemi olmuştu; fakat böyle durumlar bir anda değişebilirdi.

Bir Dünya yılı veya puppeteer dünyasının kadim yılının yarısı ya da kırk Halka Dünya dönüşü önce… En Arkadaki ve uzaylı yaratık köleleri, Kopya Mars’ın altına demir atmış, bir buçuk kilometre uzunluğunda bir gemi bulmuşlardı, Ona Gizli Patriark adını vermişler ve En Arkadaki’ni geride bırakarak denize açılmışlardı. En Arkadaki’nin dansındaki pencere, Gizli Patriark’ın ön çanaklığındaki web gözü aygıtından gelen bir gerçek zamanlı görüntüydü. Pencerenin ötesinde görünen şeyse, dansçılardan daha gerçekti.

Chmeee ve Louis Wu ön planda aylaklık ediyordu. En Arkadaki’nin asi kölelerinin ikisi de bir parça yorgun görünüyordu. Puppeteer’in medikal programları her ikisini de iki yıldan daha kısa süre önce eski güçlerine kavuşturmuştu. Hâlâ genç ve sağlıklı, ama aynı zamanda biraz daha yumuşak ve tembellerdi.

Geriye tekme, toynakları dokundur. Yön değiştir, diller bir birine sürtünsün.

Büyük Okyanus, bir sis denizinin altında uzanıyordu. Rüzgârın karıştırdığı sis, devasa geminin üzerinde hava akımı örüntüleri oluşturuyordu. Sis, kırılan dalgalar gibi kıyıda yığılmıştı. Sadece iki yüz metre yüksekliğindeki çanaklıklar sisin üzerine yükseliyordu. Kıyıdan çok içlerde, beyaz örtünün çok ötesinde, neredeyse simsiyah görünen dağların pırıldayan zirveleri göze çarpıyordu. Gizli Patriark evine dönmüştü. En Arkadaki, yaratık dostlarını kaybetmek üzereydi. Web gözü sesleri topluyordu.

Louis Wu, “Şunun Hood Dağı, şuradakinin de Rainier Dağı olduğundan oldukça eminim,” dedi. “Şunu ise bilmiyorum, fakat eğer St. Helens Dağı bin yıl önce tepesini püskürtmeseydi, bu o olabilirdi.”

“Bir Halka Dünya dağı ona bir meteorla çarpmadığın sürece patlamaz,” dedi Chmeee.

“Benim dediğim şey de tam olarak bu. Bence on saat içinde San Francisco Körfezi kopyasını geçmekte olacağız. Büyük Okyanus’ta oluşan rüzgâr ve dalgaları göz önüne alırsak, iniş aracı için iyi bir körfeze ihtiyacın var, Chmeee. Dikkat çekmek umurunda olmazsa, istilana oradan başlayabilirsin.”

“Dikkat çekmeyi severim.”

Kzin ayağa kalktı ve pençelerini uzatarak gerindi. İki metrelik kürk yumağı, bir karabasan görüntüsüyle dört bir yana hançerlerini uzattı. En Arkadaki sadece bir holograma bakmakta olduğunu kendine hatırlatmak zorunda kaldı. Kzin ve Gizli Patriark, Kopya Mars’ın altına gömülü uzay aracından yaklaşık 483 bin kilometre uzaktaydı.

Hızla dön, ön ayağı sola kaydır. sola adım at. Dikkatinin dağılmasına izin verme.

Kzin tekrar oturdu. “Bu geminin kaderi yazılmış, sence de öyle değil mi? Kopya Dünya’yı fethetmek için inşa edilmiş. Koruyucu olduktan sonra Teela tarafından Kopya Mars’ı ve Onarım Merkezi’ni fethetmek için çalınmış. Şimdi, Gizli Patriark yeniden Dünya’yı fethetmek için dönüyor.”

En Arkadaki’nin arızalı yıldızlar arası uzay aracının içinde, kabin boyunca yükselen, serinletici bir rüzgâr esti. En Arkadaki’nin zarif biçimde taranmış yelesini ıslatan ter, bacaklarından aşağıya süzülüyordu.

Pencere ona görünür ışıktan fazlasını veriyordu. Radar kanalıyla, haritanın konumuna göre güneyde kalan büyük körfezi ve onun kıyısı boyunca eski kzinlerin kurmuş olduğu şehirlerin dış hatlarını görebiliyordu. Normal bir gezegenin eğimi bunu ondan gizlerdi.

Louis, “Seni özleyeceğim,” dedi.

Birkaç saniye için sanki arkadaşı onu işitmemiş gibiydi. Sonra, devasa turuncu kürk yumağı arkasını dönmeden konuştu.

“Louis, orada yenilgiye uğratabileceğim hükümdarlar ve çocuklarımı taşıyabilecek eşler var. Orası benim yerim, senin değil. Orada insansılar birer köle, ayrıca tam olarak senin türün de değiller. Sen gelmemelisin, ben de kalmamalıyım.”

“Ben farklı bir şey mi söyledim? Sen gidiyorsun, ben kalıyorum. Seni özleyeceğim.”

“Ama bu senin mantığına uymuyor.”

“Eh.”

Chmese, “Louis,” dedi, “Yıllar önce seninle ilgili bir öykü duydum. Bunun ne kadar doğru olduğunu öğrenmeliyim.”

“Söyle bakalım.”

“Dünyalarımıza döndükten ve puppeteer gemisini incelenmesi için kendi hükümetlerimize teslim ettikten sonra, Chtarra-Ritt seni Blood-of-Chwarambr şehri dışındaki avlanma parkında özgürce dolaşman için davet etti. Oraya ölmek üzere girmeyen ilk yabancı sendin. O arazide iki gün ve bir gece geçirdin. Bu nasıl bir şeydi?”

Louis hâlâ sırt üstü yatıyordu. “Genel olarak hoşuma gitti. Sanırım daha çok onurlandırılmak içindi, fakat insan ara sıra şansını denemeli.”

“Ertesi gece, Chtarra-Ritt’in ziyafetinde bir öykü duyduk.”

“Ne duydunuz?”

“Sen iç çemberde, ithal edilen hayvanların arasındaymışsın. Değerli bir hayvan bulmuşsun…”

Louis birden doğruldu.

“Beyaz bir Bengal kaplanı! O sevimli yeşil ormanı, kzinlerin her yeri kaplayan kırmızı ve turuncu bitki örtüsünün içinde bulmuştum ve kendimi oldukça güvende, rahat ve nostaljik hissetmiştim. Sonra o… O sevimli fakat başıboş ortalıkta dolanan insan yiyici çalıların arasından çıktı ve bana baktı. Chmeee, hayvan senin kadar iriydi, belki dört yüz kiloydu ki yeterli beslenmiş de değildi. Kusura bakma, devam et.”

“O nedir? Bir Bengal kaplanı yani?”

“Bize ait bir şey, Dünya’dan. Eski bir düşman, diyebilirsin.”

“Bize, yerden bir dal alabilmek için hızla onun yanından geçtiğin, kaplana karşı durduğun, dalı bir silah gibi sallayarak, “Hatırlıyor musun?” dediğin ve kaplanın da dönerek uzaklaştığı söylendi.”

“Evet.”

“Bunu neden yaptın? Kaplanlar konuşur mu?”

Louis güldü. “Bir avmış gibi davranmazsam onun gideceğini, eğer bu işe yaramazsa da burnuna vurabileceğimi düşündüm. Orada parçalara ayrılımış bir ağaç ile sopa olarak kullanmaya çok elverişli bir meşe dalı vardı. Onunla konuştum çünkü bir kzin dinliyor olabilirdi. Patriarklık’ın av parkında beceriksiz bir turist olarak öldürülmek zaten yeterince kötü olacaktı. İnleyerek ölen bir av olmak mı, asla.”

“Patriarklık’ın sana bir muhafız tahsis etmiş olduğunu bilmiyor muydun?”

“Hayır. Orada monitörlerin, kameraların bulunabileceğini düşündüm. Kaplanın gidişini izledim. Sonra arkamı döndüğümde silahlı bir kzinle burun buruna geldim. Korkudan olduğum yerde sıçradım. Onun da kaplan olduğunu sandım.”

“Seni az daha sersemletmek zorunda kalacağını söyledi. Ona meydan okumuşsun. Ona sopayla vurmaya hazırmışsın.”

“Sersemletmek mi dedi?”

“Evet.”

Louis Wu güldü. “Elinde, destekli kabzası olan bir ARM sersemleticisi vardı. Sanırım Sizin Patriarklık merhametli bir silah yapmayı bir türlü öğrenemedi, bu yüzden bu tür silahları Birleşmiş Milletler’den almak zorunda. Kendimi sopayı sallamaya hazırladım. Silahı yere attı ve pençelerini uzattı, o anda onun bir kzin olduğunu fark ettim ve güldüm.“

“Nasıl?”

Louis başını arkaya atarak ağzındaki tüm dişleri gösterircesine güldü. Bir kzinden gelmesi durumunda bu doğrudan bir meydan okuma olabilirdi, Chmeee’nin kulakları birden dümdüz oldu.

“Hahahahah Kendimi tutamadım. Çok şanslıydım. O beni sersemletmek için değildi. Pençelerinin bir darbesiyle beni öldürebilirdi, fakat kendine hâkim oldu.”

“Yine de ilginç bir öykü.”

“Chmece, aklıma bir şey takıldı. Eğer Halka Dünya’dan çıkabilirsek, Chmece olarak dönmek isterdin, değil mi?”

“Tanınabilmem için çok az şansım olurdu. En Arkadaki’nin yeniden gençleştirme tedavisi yara izlerimi de sildi. Herhalde şimdi mülkümü yönetmekte olan en yaşlı oğlumdan biraz daha büyük görünürdüm.”

“Evet ve En Arkadaki işbirliği yapmayabilirdi.”

“Ondan istemezdim bile.”

“Benden ister miydin?”

“Buna ihtiyacım olmazdı.”

“Patriaklık’ın senin kimliğin olarak Louis Wu’nun sözünü kabul edebileceğini pek düşünememiştim. Ama kabul ederdi, değil mi?”

“Sanırım ederdi, Kaplan Konuşmacısı. Fakat sen ölmeyi seçtin.”

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Aylık Arşivi

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar