KayipDunya.com alan adı satılıktır. Teklifleriniz için: editor@kayipdunya.com
Mitoloji Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Akdeniz Mitologyasından Efsaneler” – Yaşar Atan

Akdeniz Mitologyasından Efsaneler

Yazar: Yaşar Atan
Sayfa Sayısı : 344
Evrensel Basım Yayın – Kasım 2011

 

Tanrıları Aşk yarattı. Çünkü başlangıçta Kaos denen büyük bir boşluk vardı. Orada oluşan kocaman bir yumurta çatlayıp ikiye bölündü. Yumurtanın içinden çıkan Eros adlı Aşk, ayaklarıyla alt ve üst kabukları itti; Yeryüzü ve Gökyüzü dediğimiz ilk tanrılar dünyaya geldi. Eros, iki sevgilinin yüreklerine hep aşk okları gönderdiği için Yeryüzü’nü ve Gökyüzü’nü artık hep Aşk yönlendirmeye başladı. İki sevgili, evreni gönüllerince dönüştürmeleri için de insanları yarattılar. Ve onları olağanüstü akıl, yetenek ve aşkla donattılar… Sırf ürettiklerini kardeşçe bölüşüp Altın çağlarını yaşasınlar diye… İnsanoğlu da, tanrıların armağanı o aşk, ışık ve dirençle, adaletin egemen olduğu o güzelim Altın çağına doğru, çok uzun bir yolculuğa başladı. Bu yolculuğunda da ona, kitabımızda anlattığımız mitoslar denen efsaneler hep yoldaşlık edecekti…

 

Ön Okuma

BAŞLARKEN
İNSAN VE MİTOLOGYA

Yaradılışı gereği insanoğlu, daha gözlerini  dünyaya açar açmaz, hemen çevresini bilip tanımak ve onu kendince dönüştürmek isterdi. Bu yüzden de hep olağanüstü güçlüklerle boğuşmak zorunda kalır ve haliyle tam anlayamadığı bu güçlük ve engelleri, “tanrılar“la  özdeşleştirirdi. Sonra da bu konuda sayısız  söylenceler üretirdi. Ne var ki onun dillendirdiği  tanrılar, aslında insanoğlunun elleriyle yakalamak isteyip de yakalayamadığı kendi gölgesinden başka bir şey değildi…

Eski çağlarda karanlıklar içindeki atalarımız da, henüz bilim olmadığı için, kendilerine sordukları soruları, haliyle mitoslarla yani efsanelerle, söylencelerle açıklamaya çalışıyorlardı. İşte insanların ürettikleri bu tür efsanelerin, mitosların tümüne mitologya  diyorduk…

Örneğin bu efsanelerden birine göre tanrılar; tıpkı insanlar gibi, Yeryüzü ile Gökyüzü‘nün aşklarından dünyaya gelmişlerdi. Ne var ki tanrılar çok güçlüydüler, ölümsüzdüler… Buna karşın onlar da insanlarla birlikte aynı yazgıyı paylaşıyorlardı…

İşte bu türden açıklamalarla insanoğlunun yaşam serüvenine çocuksu, şiirsel bir anlam yükleyen mitologya; örneğin Batı uygarlığının hamuru ve mayasıydı. O yüzden de o, Batı toplumları için çok önemliydi ve haliyle onları çok yakından ilgilendiriyordu…

Ne var ki aslında Avrupalıları  ilgilendirdiğinden çok daha fazlasıyla, bizim  toplumumuzu ilgilendirmesi gerekiyordu mitologyanın… Çünkü onun doğduğu ve bin yıllardır harmanlanıp mayalandığı bir coğrafyada, onun tetiklediği uygarlıkların evrensel kalıtlarıyla birlikte, iç içe ama birbirimize yabancı olarak yaşıyorduk!.. O yüzden de efsanelerden kaynaklanan uygarlıkların mermerlere işlenmiş evrensel kalıtlarına ve de antik kentlerimize gerekli önemi veremiyorduk…

Gene bu mitologyanın tetiklediği Batının sanat yapıtlarını, felsefesini tam olarak anlayamıyorduk. Avrupa’ya gidenlerimizin çoğu; meydanlarda, üniversite avlularında, örneğin omuzları üstünde dünyayı taşıyan heykellerin, posta arabalarındaki Hermes  adının, “Demeter Ekmekçisi” yazan fırınların anlatmak istediklerini çoğunlukla anlayamıyordu…

Batılılar bu mitologyanın tetiklediği kültürle harmanlanmışlar; böylece uygarlıklarını oluşturmuşlardı. Ve onların gençleri de haliyle bütün bunları daha okullarında öğreniyorlardı… Günlük  yaşamlarında, kentlerinde, kültürel etkinliklerde  hep mitologyayla iç içeydiler. Kısacası Batı uygarlığı, Anadolu’dan geçiyordu…

İşte hiç değilse bu nedenlerle, buncasına birbirimize yabancı olduğumuz ama kendi topraklarımızın ürünü olan evrensel mitologyamızla tanışıp bütünleşmenin zamanı artık çoktan gelip çattı, diyoruz…

ÖZEL ADLARIN OKUNUŞUYLA İLGİLİ BİR AÇIKLAMA

Mitologyada geçen yabancı kökenli adların hem okunuşu, hem yazılışı, okurlar için gerçekten de büyük bir sorun… Çünkü bu özel adların çoğu Grekçe; yani Yunanca. Hem de eski Yunanca… Türkçe mitologya kitaplarında da bu adlar, Yunanca yazılımlarıyla gösteriliyor. Haliyle Türk okurlar da bunları okuyamadığı için atlıyor. Daha çok adlarla karşılaşınca da onları birbirine karıştırıyor; haliyle parçanın gidişatını izleyemiyor. Sonra da bir daha kitabı pek eline almak istemiyor!.. Ayrıca bu adların Fransızca, İngilizce, vd. gibi dillerde değişik yazılımları, değişik okunuşları da var. Okur bir de bu çeşitlilik içine girdi mi, büsbütün şaşırıyor. Haliyle gitgide mitologyadan soğuyor…

Örneğin bir tragedya ozanının adının yazılımı, “AISKHYLOS” şeklinde ve Yunanlılar bunu “Ayshülos” diye okuyor… O halde biz de bu adı, Yunanlıların okuduğu gibi okuyalım ve öylece  yazalım, diye düşünüyorum. Böylece hem“doğruya en yakın” ortak bir yazım ve okunuş  birliği sağlanır, hem de sözcüğün geldiği dile gerekli saygı gösterilmiş olur… Bizim dilimizde de zaten böyle bir yazılım ve okuma kuralı var. Örneğin Rusça, Çince adları okunduğu gibi yazıp okuyoruz…

Parçada geçen adların Türkçe okunuşunun yanında, Yunanca yazılımını da ayraç içinde bir kereliğine gösterdik. Kitabın sonuna da “Kitapta Geçen Özel Adlar” bölümü ekledik… Hem Türkçe okunuşu, hem de Yunanca yazılımı var… O halde okurlarımız, özel adları yazdığımız gibi rahatça okuyabilirler ve öylece belleklerinde tutabilirler…

AŞK KAHRAMANLARI ve MÜZİSYENLER
GÜNEŞİ KOŞTURAN YARAMAZ FAETON

Tanrı Helyos arabasıyla güneşi koştururken Okyanus Kızı güzel Klimene’nin oğluydu sevimli, yaramaz Faeton (Phaeton). Gerçi Faeton, adının “parlak, ışıldayan” anlamına geldiğini de biliyordu bilmesine, ama yeni yetmelik çağında bile daha babasının kim olduğunu bilmiyordu! Bu arada sokak arkadaşlarından Epafos (Epaphos), kendisinin Baş tanrı Zeus’un oğlu olduğunu söylüyordu şişine şişine! Sırf babası belirsiz Faeton’un damarına basmak için!.. Artık bu konuda diğer arkadaşlarının da iğneli sözlerine dayanamadığı bir gün, babasının kim olduğunu ille de söylemesini istedi annesi Klimene’den. Annesi de şişine şişine, Güneş’in oğlu olduğunu söyledi ona… Haliyle Faeton böyle bir şeye inanamadı. O yüzden de gerçeği kendi gözleriyle görebilmek için doğruca Güneş tanrısı Helyos’un (Helios) oturduğu ve duvarlarından ışıklar saçılan sarayına gitti…

Gerçekten de bu saraya değil ölümlüler, tanrılar bile giremezdi öyle elini kolunu sallaya sallaya!.. Ama kimseler engellemedi onu saraya girerken… Ne var ki duvarlarından, camlarından püskürüp püskürüp gelen ışıklarla boğuşarak zar zor girebildi saraya ve az çok seçebildiği ilk odaya da hemen daldı. Odada parlak tacıyla tahtında oturan güneş tanrısı Helyos;

“Gel bakalım Faeton,” dedi gülümseyerek. “Otur şöyle yanıma da, derdini söyle!”

Faeton söyleyeceği sözü hiç dolandırmadı:

“Ben anneme sordum. Benim babam senmişsin. Ben de doğru mu diye bunu sana sormaya geldim…”

Tanrı Helyos, küçük yaramaz oğlunun altın saçlarını uzun uzun okşadı bütün sevecenliği ve hasretiyle… Sonra da annesinin söylediklerini doğruladı. Ama Faeton gene de pek inanmışa benzemiyordu.

“Bak güzel oğlum,” dedi bunun üzerine tanrı Helyos. “Bana inanabilmen için benden ne dilersen dile; cehennemin Stiks Irmağı üzerine ant içiyorum ki, dileğini hemen yerine getireceğim!”

Belki de Güneş’in oğlu olduğundan Faeton, ta çocukluğundan beri gökyüzüne ve orada gördüklerine hayrandı hep. Hele hele Akdeniz’in yaz gecelerinde çok az uyurdu o yüzden. Zaten koyu mavi göklerde uçuşup oynaşan yıldızlar uyutmazdı onu; onunla hep oynaşmak isterlerdi… Bazı günler de Güneş tanrısının koşturduğu o ışıklı arabaya bakar bakar; “Bu  arabayı bir günlüğüne de olsa, biraz ben  koştursam!” diye iç geçirir; uzun uzun düşlere dalar giderdi.

İşte şimdi düşünde görse bile inanamayacağı bir gerçekle yüz yüzeydi artık: Güneş’in öz oğluydu! “Baba, şu senin atlarla bir günlüğüne ben koşturacağım Güneş’i gökyüzünde!” dedi içindeki bitmeyen o çocukluk ateşiyle…

Ne var ki Güneş tanrısı Helyos birden irkildi; hatasını anladı. Ama oğlunun böylesi bir istekte bulunabileceğini de

doğrusu aklının ucundan bile geçirmemişti!..

“Oğlum,” diye başladı umarsız, “sen yeni yetme bir delikanlı olarak bırak kendini, o ölümsüz Baş tanrı Zeus bile kullanamaz bu arabayı! Bahçede gördüğün o delişmen atlar; öyle herkesi dinlemez… Okyanuslardan kalkıp dik dağlardan tırıs geçmek ve daha sonra canavarların içinden sıyrılıp dörtnala gökyüzüne tırmanmak, sonra gene o yüksekliklerden yeryüzüne doğru alçalmak öyle pek kolay değil, sevgili güzel oğlum!.. Ben bile bazen elimde olmadan alçaldım mı, etraf neredeyse tutuşacak gibi oluyor!

Faeton sarayın bahçesindeki Güneş’in atlarına dikmişti gözlerini hep… Babası tanrı Helyos’u dinlemiyordu bile… Güneş’in atları da her günkü gibi koşu sonrası okyanusta yıkanmış, karınlarını doyurmuşlardı. Sarayın bahçesinde az sonra gökyüzünde birlikte yeniden başlayacak koşuyu bekliyorlardı. Arada bir de kişniyorlardı sabırsızlıklarını duyurmak için… Ne var ki Güneş tanrısı da oğlu ne isterse yerine getireceğine ant içmişti bir kez; artık dönemezdi…

Zaten oğlu Faeton da hınzır bir “dediğim dedikçi“ydi!.. O yüzden babası daha sözlerini bitirir bitirmez, bir ok gibi fırlayıp sarayın bahçesindeki atların yanında aldı soluğu…

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın