Bilimkurgu Hikaye Hikayeler

Kolektif Hikayeler: #1

Kayıp Dünya ekibi olarak Karantina’nın ilk haftalarında çok sıkıldık. Hem üretkenliğimizi kaybetmemek hem de eğlenmek için bir oyun ürettik.

Dedik ki, oyundaki herkes sırayla mini öyküler yazsın ama belli kurallar çerçevesinde.

  1. Sizden önceki kişinin son cümlesi, sizin hikayenizin ilk cümlesi olacak. 
  2. Tür serbest, konu serbest, öncekiyle bağlantılı ya da bağlantısız olabilir. Size kalmış.
  3. Herkes ortalama 100’er kelime yazacak, kelime sınırı çok katı değil 🙂

Ve işte aşağıdaki hikayecikler ortaya çıktı. Biz yazarken ve birbirimizin hikayelerini okurken çok eğlendik. Özellikle “acaba benden önceki hangi cümleyle bitirecek?” heyecanı güzeldi. Çünkü sonraki kişi bu cümleyle başlamak zorundaydı. Bu oyuna her seferinde kuralları biraz değiştirerek devam ediyoruz. Belli aralıklarla da paylaşacağız.

Siz de katılmak ister misiniz? Yorumlarda buluşalım.

İlk oyunumuzun katılımcıları; Altuğ GÜRKAYNAK, İlker BOZDEMİR, Fatmagül BOLAT, Pınar KARACA ve Melissa Sezin SCHANZ oldu.

 

Altuğ

Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, galaksinin bu köşesinde, kooskocaman bir gezegen ve onun küçük uyduları varmış. Bu uyduların her biri ayrı bir medeniyet, ayrı birer dünyaymış. Günlerden bir gün aralarından birisinden, bir uzay gemisi yükselmiiiiş ve ana gezegene inmiş. İşte dananın kuyruğu o zaman kopmuş. Bunu duyan diğer uydu gezegenler apar topar uzay gemileri yapıp, ana gezegenden pay kapma yarışına girişmişler.

İşte senin annen ve baban da bunu takip eden soğuk savaşta tanıştılar. Bu yüzden sen deee galaksinin ilk melezi sayılırsın biliyor musun? Yumurtadan çıkacağın günü iple çekiyoruz yavrum. Belki de kehanetlerde adı geçen, sisteme barışı getirecek kişi sensindir.

 

İlker

“Belki de kehanetlerde adı geçen, sisteme barışı getirecek kişi sensindir.” Bu ses kaydını her dinlediğinde Raan’ın yüzünde aynı çarpık sırıtış beliriyordu. Kehanetlerle, beklentilerle, abartılı umutlarla tasarlanan nesli, rant peşindeki ebeveynlerinin liderlerine olan karşılıksız sadakatinin ödülü; gökyüzünü dolduran ve düştüğü her yeri buharlaştıran alev topları oldu. Gezegende bahar geç geliyordu. Toplu patlamalar gezegenin atmosferini iyice kararsız hale getirmişti. Üşümeye başladı ve iki gün önce avladığı kemirgenden kalan deri parçasını çiğnedi ardından yutmaya çalıştı. 

Üzerindeki paçavraya iyice sarındı Raan. Uyandığında yapacağı ilk şey sibernetik sol gözündeki temassızlığın tam yerini bulmak olacaktı. Rüyasında büyük hava gemilerini gördü. Bu gemilerden inen fildişi renkli tulumlar giymiş steril insanlar vardı. Yüzlerinden okunan gururun ve cesaretin kalpleri ve zihinleri kör ettiği steril insanlardı bunlar. Alacakaranlık vakti titreyerek uyandı Raan. Bir uğultu vardı. Uzun zamandır görmediği bir şeyin uğultusu. Uyuduğu mağaranın girişine yaklaşıp ufka odaklandı. 

Gözlerinde, özellikle sol gözünün tarayıcı fonksiyonunda bir problem vardı. Sol gözünü çıkarıp sağ taraf ile ufka odaklandı. Yaklaşmakta olan bir cismin havada bıraktığı ısı radyasyonunu fark etti, kamufle olmuş bir aracın ısı izlerini…

 

Fatmagül

“Yaklaşmakta olan bir cismin havada bıraktığı ısı radyasyonunu fark etti, kamufle olmuş bir aracın ısı izlerini…”

Judy, ısı radyasyonunu fark etmesini sağlayan e-tayf radarlı kol saatini yanına aldığına şükretti. Sabah alelacele evden çıkarken son anda saati görmüş ve yanına almıştı. Eğer almamış olsaydı, tam anlamıyla gafil avlanırdı. Şimdi ise etrafta bulunan titanyum muhafazalardan birinin arkasına saklanarak olan biteni izleyebilecekti.

Bu acelenin sebebi olan çağrı, 20 dk içerisinde yerleşkenin güney sınırında olmasını söyleyen Frank’in acil durum mesajıydı. Yardımcısı Frank, tamı tamına bir yıl önce güvenlik şefi olarak atandığı bu arbitown’da hem iyi bir yardımcı hem de sıkı bir dost olduğunu defalarca ispatlamıştı. 

Arbitown:Dicle, uzun adıyla Artificial Biosphere Town:Dicle, Judy’nin görev yaptığı dördüncü yerleşkeydi. Buranın ismine bayılıyordu. Dünyada uygarlığın beşiği Mezopotamya’ya hayat veren Dicle, burada, Mars’ta da uygarlığı beslemeye devam ediyordu. Diğer yerleşkeler de fena değildi ama burası Judy’nin şimdiye kadar görev yaptığı en çalışkan ve en cana yakın arbitown’du. 

Frank’in mesajını almasının üzerinden yarım saat geçmişti ve şimdi kol saati, ısı radyasyonunun arttığını gösteriyordu. Araç iyice yaklaşmış olmalıydı. Saklandığı muhafazanın ardında nefesini tutmuş, geminin iniş yapmasını ve görünür hale gelmesini bekliyordu. Frank’in burada olmaması durumun garipliğini daha da artırmıştı. Geminin arbitownlara baskın düzenleyen korsanlara ait olma ihtimali büyüktü. Silahını eline alıp beklemeye başladı. 

Saçları hafif bir rüzgarla titrediğinde geminin iniş yaptığını anladı. Gemi yavaş yavaş görünür hale gelirken, mürettebatı tahliye edecek kapı ağır ağır açılmaya başladı. Silahını açılan kapıya doğrultup temkinli şekilde yaklaşan Judy, ilk korsanı görür görmez ateş etmeyi düşünüyordu. Oysa kapı tamamen açıldığında gördüğü yüz, tanıdık birine aitti.

Frank ve arkasında duran diğer mesai arkadaşları, ellerinde bir pasta ile kendisine gülümsüyorlardı. “Tabii ya, ne şapşalım”, diye düşündü. Pastanın üzerinde ne yazdığını göremiyordu ama pekala tahmin edebiliyordu: 

“Dicle’de birinci yılın kutlu olsun!”

 

Pınar

“Dicle’de birinci yılın kutlu olsun!” diyerek bağrışan, fildişi renkli steril tulumlar giymiş, her gece kabuslarına giren adamlar bir an gözüne acınası geldi. Bunca zamandır gezegenlerini yakan, bitmez alevler ile yıkayan insanlar tam da şu anda gülüşürken ne kadar da savunmasız görünüyorlardı.

Sibernetik kulağına kadar zar zor ulaşan titreşimlerin işini daha da zorlaştıran ince atmosfere ve üzerindeki eklentilerin ucuzluğuna söylenerek, mağarasından usulca süründü ve bir kez daha baktı adına Dicle dedikleri şehre. Günler süren yolculuğunun ardından sığındığı bu mağara çok iyi bir görüş açısı sağlamıştı ona.

Kendi türünün hem yaratıcısı hem de yok edicisi olan ‘insan’ denen yaratıkları biraz daha süzdü. Yumurtalarından çıkamadan kavrulan binlerce kardeşini düşünürken içini öyle bir öfke kapladı ki neredeyse elle tutulabilirdi. Alıp o öfke oklarını, şehirlerinin, gemilerinin en çok da kendilerinin üzerine yağdırmak istedi. Henüz bunu yapabilecek gücünün olmadığını bilmenin ağırlığı ile ezildi yüreği ve kendine bir kez daha hatırlattı; bu sadece bir keşif göreviydi.

Lanetli şehir Dicle’nin silüetine bakarken yükselen sırt dikenlerini zarafetle indirdi ve bir süredir tuttuğu soluğunun acımasız atmosfere karışmasına izin verdi. Damarlarında dolaşan soğuk kanı kaynatmak için daha çok vakit var önümde dedi ve davetkar bir ağız gibi duran mağarasına süzülürken, içeride onu bekleyen şeye hiç de hazırlıklı değildi. Temassızlık yapan sol gözü sağ olsun, kendinden en az bir baş boyu kadar uzun yaratığı göremeden önce, havada asılı kalan belli belirsiz tadını almıştı. Bu, steril tulumunun içinde bir insandı. “Hem de onların ‘kadın’ dedikleri insan.”

 

Melissa

“Hem de onların ‘kadın’ dedikleri insan.” Başını kaldırıp kadının gözlerinin içine bakma gafletinde bulundu. Bir anda adeta hipnotize olmuştu. Kadının gözlerinde geçmiş, şimdi ve gelecek birbirine karıştı, kendini balık avladığı üstü buz tutmuş göle düşmüş gibi hissetti. Sanki o derin suların tek çıkışı kadının simsiyah gözbebeklerinden geçiyormuş gibi geldi. Farkında olmadan nefesini tutmuştu. Daha fazla dayanamadı ve ciğerlerini havayla doldurdu. Aldığı nefesle beraber gerçekliğe geri döndü. Kadının belinde bir ısı tabancası vardı ama onu gördüğünde silahına davranmamıştı. Bunun iyi bir işaret olduğunu düşünerek beklemeye karar verdi.

Ekaterina Jude için planlanan partiden son dakikada haberdar olmuş ve bu maskaralığın bir parçası olmak istemediği için Dicle’den kaçmıştı. Steril tulumunu giyip bilimsel kitini kaparak bulduğu ilk araca bindi ve tepeliklere yöneldi. Belirli bir hedefi yoktu, havada süzülme fonksiyonunu açıp engellere aldırmadan dümdüz bir yol takip ederek Dicle’den mümkün olduğunca uzaklaşmaya çalıştı. Tam karşısındaki kayalıklarda kırmızı bir nokta dikkatini çekti. Tepenin etrafından dolanıp kırmızı noktayı gördüğü kovuğa arkadan yaklaştı. Yukarıdan yuvarlanan bir kaya garip bir tünel oluşturmuştu.

Köşeyi döndüğünde kendisine bakan bir yaratık gördü. İki ince bacağın üzerinde yuvarlak bir bedeni, kollarının yerinde kanatları ve kanatların sonunda elleri vardı. Bakışlarını yüzüne çevirdiğinde uzaktan gördüğü kırmızı noktanın kaynağını buldu. Karşısındaki her kimse zeki bir yaratıktı, sol gözünün sibernetik bağlantılarında bir hata olmalıydı ve hafif kırmızı bir ışık saçıyordu. Yüzü insan yüzüydü, güçlü, köşeli çenesi, ince delikleri olan çıkık bir burnu vardı. “Kaçmalıyım” diye düşündü ama ayaklarına söz geçiremiyordu. Saniyeler geçtikçe karşısındakinin bilerek hareketsiz kaldığını ve onun ilk adımı atmasını beklediğini hissetti. 

Konuşmak için ağzını açmasıyla bir basınç dalgasının onu duvara savurması bir oldu. Yaratık dalganın etkisiyle üzerine düşmüş ama kanatlarını onu korumak istercesine üzerlerine kapatmıştı. “Basınç bombası” diye düşündü. Üstündeki kanatları itip başını eğdi, Dicle’yi görmeye, bombanın etkilerini anlamaya çalışıyordu. Ağzından çığlıkla inilti arasında bir ses çıktı. Dicle bir toz bulutunun ardında kaybolmuştu. Arbitown’un dış sınırındaki evler yavaş yavaş buluttan çıkmaya başladı. Taş üstünde taş kalmamıştı. 

Yaratık ayağa kalkmasına yardım etti ve beraber tünelin ağzından Dicle’den geriye kalanlara baktılar. 

Ekaterina yanı başındaki yabancıdan başka kimsesinin kalmadığını fark etti.

 

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Aylık Arşivi