Artist-Louis Glanzman
Fantastik Hikaye Hikayeler Sesli Hikaye

Ejderha

Ray Douglas Bradbury (22 Ağustos 1920 – 5 Haziran 2012)
Korku ve bilimkurgu tarzlarında yazan Amerikalı bir yazardır. En çok bilinen kitapları 1950’de yazdığı kısa hikâyeler kitabı ve bir roman olan The Martian Chronicles, ve 1953’te yazdığı başyapıtı olan Fahrenheit 451‘dir.
Bu hikâye ticari bir kaygı olmaksızın, paylaşım amacıyla yayınlanmıştır.

Fundalığın kısa otlarının üzerinde gece esiyordu; başka bir kıpırtı yoklu. Karanlık gökyüzünde tek bir kuş bile uçmayalı yıllar olmuştu. Yaşamı andıran tek hareket uzun zaman önce bir iki küçük taşın ufalanıp toz olmasıydı. Şimdi ıssızlığın ortasında yaktıkları ateşe eğilmiş duran iki adamın ruhlarında yalnızca gece kıpırdıyordu. Karanlık sessizce damarlarına giriyor, alınlarında ve bileklerinde nabız atışları oluşturuyordu.

Alevlerin yansıması vahşi yüzlerinde oynaşıyor ve gözlerinde turuncu izler bırakıyordu. Duydukları tek ses birbirlerinin hafif, serin nefesleriydi. Neden sonra birinci adam ateşi mızrağı ile karıştırdı.

“Yapma, aptal! Yerimizi belli edeceksin!”

“Fark etmez.” dedi ikinci adam. “Ejderha kilometrelerce öteden kokumuzu alabilir. Tanrım, bu ne soğuk. Şatoda olmayı dilerdim.”

“Ölümün peşindeyiz, uykunun değil.”

“Neden? Neden? Ejderha kasabaya hiç ayak basmıyor ki!”

“Sessiz ol, budala! Kasabamızdan diğer kasabaya tek başına yolculuk eden adamları yiyor!”

“Varsın yesin! Biz de evimize gidelim!”

“Dur! Dinle!”

İki adam hareketsiz kaldılar. Uzun süre beklediler ama atlarının kadife derilerinin ürpermesi ile gümüş mahmuzların usul usul sallanarak çıkardığı sesten başka bir şey duyamadılar. İkinci adam içini çekti.

“Burası kabuslar ülkesi. Burada her şey olabiliyor. Birisi güneşi söndürüyor; gece oluyor. Ondan sonra, ah, Tanrım! O Ejderha! Gözleri ateşten diyorlar. Nefesi beyaz bir gaz. Karanlık topraklar boyunca yanıyor. Sülfür ve gök gürültüsü ile besleniyor, otları tutuşturuyor. Koyunlar korkudan çıldırıp ölüyorlar. Kadınlar ucubeler doğuruyor. Ejderhanın öfkesi o denli büyük ki, kuleleri sarsıp yıkıyor, toz ediyor. Güneş doğduğunda tepelerin her yanında onun kurbanları yatı­yor. Kaç şövalye onunla çarpıştı ve yenik düştü, bir düşünsene! Tıpkı bizim de yenileceğimiz gibi.”

“Yeter!”

“Yeter de artar bile. Şu ıssızlığın ortasında hangi yılda oldu­ğumuzu bile bilmiyorum.”

“İsa’nın doğumundan sonraki dokuz yüzüncü yıldayız.”

“Hayır, hayır” diye fısıldadı ikinci adam, gözleri kapalı. “Bu çayırlıkta zaman diye bir şey yok, yalnız sonsuzluk var. Şu yoldan geriye koşsam, kasabanın yok olduğunu, insanların henüz doğmamış ve her şeyin farklı olduğunu göreceğimi hissediyorum. Şatonun taşları henüz eski yerlerinde, tahtaların geldiği ağaçlar daha kesilmemiş, ormanlarında olacak. Nasıl bildiğimi sorma; bu çayırlık biliyor, o bana söylüyor. Ve biz burada, ateş saçan ejderhanın ülkesindeyiz. Tanrı yardımcımız olsun!”

“Bu kadar korkuyorsan zırhını kuşan!”

“Ne yararı olur? Ejderha bir yerden çıkıp geliyor; İni nerede bilemiyoruz. Sisin içinde kayboluyor: Nereye gittiğini bilemiyoruz. Zırhlarımızı giyelim, evet, hiç olmazsa tam teçhizatlı ölürüz!”

İkinci adam gümüş zırhının üst kısmını giyerken durakladı ve başını çevirdi. Çayırlığın kalbinin derinliklerden gelen gece ve hiçlikle dolu loş arazide, rüzgar eski saatlerin tozunu üfledi ve tozlar zamanı bildirdi. Bu yeni rüzgarın kalbinde kara güneşler ve ufukların ötesindeki bir sonbahar ağacından dökülmüş milyonlarca yanık yaprak vardı. Bu rüzgar her şeyi eritti, kemikleri balmumu gibi uzattı, şövalyelerin damarlarındaki kanı koyulaştırıp beyinlerinin içinde çamur birikintisine çevirdi.

Bu rüzgar ölmekte olan binlerce ruhun zaman karmaşası içinden geçişiydi. Sisin karanlığı içindeki dumandı. Burası hiçbir yılın, hiçbir saatin ve hiçbir insanın ülkesiydi. Burada yalnız, aslında şimşek olan otların arkasındaki soğuğun, fırtınanın, beyaz gök gürültüsünün sonsuz boşluğunda, bu yüzü olmayan iki adam vardı.

Aniden bir yağmur boşandı ve durdu. Kimsenin nefes almadığı bir sessizlik çöktü. Yağmurun getirdiği serinlikte iki adam kendi sıcaklıkları içinde bekleştiler.

“İşte” diye fısıldadı birinci adam, “Ah, işte orada … ”

Çok uzaklardan tek düze bir gümbürtü ve kükreme geliyordu. Adamlar sessizce zırhlarının tokalarını kilitlediler ve atlarına bindiler. Gecenin ıssızlığında ejderhanın havayı yırtmasından çıkan korkunç gürültü yaklaşıyordu. Yakına, daha yakına geliyordu. Bir tepenin üstünde sarı ışıklı gözleri göründü. Arkasında karanlık bedeninin kıvrımları tepelerde, vadilerde görünüp kayboluyordu.

“Çabuk!”

Atlarını bir tepenin oyuğuna doğru mahmuzladılar.

“İşte hep buradan geçiyor!”

Mızraklarını aldılar. Atların vizörlerini indirip onları ‘kör’ ettiler.

“Tanrım!”

“Evet, O’nun adını anma zamanı!”

Tam o anda ejderha bir tepenin yanından kıvrılarak karşılarında belirdi. İki şövalyenin üstüne dikilen amber renkli gözleri zırhlarını kırmızı alevlere bürüdü. Korkunç bir çığlık atarak üzerlerine atladı.

“Yardım et Tanrım!”

Şövalyenin elindeki mızrak kapaksız sarı göze çarptı, büküldü, adamı havaya fırlattı. Altına alıp yuvarladı, ezdi. Hızını kesmeden siyah, yanık omuzunu ikinci ata ve binicisine vurdu, onları üç yüz metre öteye bir kaya yığınının arkasına savurdu. Çığ­lık çığlığa, iki yanına ve altına ateşler saçtı. Pembe, sarı, turuncu bir güneşin gözleri kör eden ateşiydi bu.

Bir ses, “Sen de gördün mü’?” diye haykırdı. “İşte tam sana anlattığım gibi! Tıpkı böyleydi! Tıpkı böyleydi! Zırhlar içinde bir şövalye Harry! Aman Tanrım! Çarptık ona!

“Fren yapmayacak mısın?”

“Bir keresinde yapmıştım; Hiçbir şey bulamadım. Hiçbir iz yoktu. Bu çayırlıkta durmaktan hoşlanmıyorum. İçimi ürpertiler sarıyor. Burası insana çok tuhaf bir his veriyor.”

“Ama bir şeye çarptık!”

“O kadar düdük çaldım, adam kıpırdamadı ki!”

Fışkıran buhar sisi yardı.

“Stokely’ye vaktinde varacağız. Daha kömür atayım mı, ne dersin Fred!”

Düdüğün keskin ıslığı boş gökyüzünü sarsarak çiğleri yere indirdi. Gece treni, ateşi ve öfkesi ile bir tepenin yamacındaki sel yarığından hızla geçip yokuşu tırmandı. Ardında siyah bir duman bulutu bırakarak kuzey yönünde gözden kayboldu.

Bir iki dakika sonra duman da dağıldı ve sonsuza dek yok oldu…

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Aylık Arşivi