Bilimkurgu Hikaye Hikayeler Sesli Hikaye

Müebbet Uyku

Uyandı…

Karanlıktı. Sadece bazı hışırtılar duyuluyordu. Acı bir çığlıkla irkildi. Etraf hâlâ karanlıktı. Ayağa kalktı. Sağı solu yoklayarak bir ışık kaynağı ararken tökezleyip yuvarlandı. Karanlıkta bir şeylerin hareket ettiğini o anda fark etti. Bir çift göz parlayıp söndü. Sonra az ötesinde bir çift daha… Birçok çift göz etrafında parıldamaya başladığında korkudan ödü koptu.

Elleriyle hızla çevresini yoklarken kendini koruyabileceği bir şeyler bulmaya çalıştı. Zeminde bulduğu bir demir boruyu -göremediği tehlikeyi tehdit edercesine- kaldırıp çevresini hızlıca gözden geçirdi. Gözler yanıp sönerken sessizlik sürüyordu. Artık karanlığa alışmış gözleri etraftaki nesneleri tek tük seçebiliyordu. O anda bir çığlık koptu. Uyandığında duyduğu çığlık gibiydi. Acı ve dehşet dolu. Dehşet içinde bunun bir adamın acıyla attığı çığlıklar olduğunu fark etti. Canhıraş çığlıklar azalarak bitti.

Hışırtılar tekrar başladı. Birden bir şey kolunu sıyırıp geçti. Kolunu saran sıcaklığın akan kanı olduğunun farkına varmasıyla acıyı hissetti. Kalbi küt küt atmaya başladı. Yaratıklar ayağına, omzuna ve kulağına aynı anda saldırdılar. Bir kedi büyüklüğünde tüylü yaratıkların jilet kadar keskin dişleri ve tırnakları vücudundan parçalar kopardığında acı ve dehşetle haykırdı. Elindeki demir boruyla rastgele vurmaya başladı. Yaratıklar her yönden saldırıyor, her saldıran bir parçasını koparıp kaçarken dehşet çığlıkları atarak elindeki boruyla kendisini korumaya çalışıyordu. Yaratıklardan biri boğazını parçaladığında boruyu düşürdü, müthiş bir acı beynine hücum ederken gözleri kararak düştü…

Uyandı…

Doğrulup otururken bu leş kokan bataklık içinde uyuyakalmadan önce ne yaptığını hatırlamaya çalışıyor gibi aval aval etrafına baktı. Koku katlanılacak gibi değildi. Kustu. Kustuklarından daha beter midesi bulanıp bir daha kustu. Ayağa kalkıp birkaç adım yürümeye çalıştı. Bataklığın pusu ileriyi görmesine engel oluyordu. Bir yön seçerek yürümeye başladı. Henüz birkaç adım atmıştı ki ayağı takıldı ve yüzükoyun bataklığa düştü. Lanet okuyarak ayağa kalkmaya çalıştı. Ancak ayakları bir türlü dibi bulmuyordu. Battığını o an anladı. Bir metre ötedeki kuru toprağa yaklaşmak için bir hamle yaptığında boğazına kadar batmıştı bile.

Dehşetten boyun damarları şişmiş ve yüzünde boncuk boncuk terler oluşmuştu. “İmdat” diye bağırdı. Bağırışı sadece ilerideki birkaç kargayı korkuttu. Adam burnuna kadar battı. Korkudan dışarı uğramış gözlerinin son gördüğü puslu bataklığın kara çamuru oldu. Tamamen batmadan önce son bir nefes almayı başarmıştı. Şimdi o son nefesin bahşettiği birkaç saniyeye sarılarak ölümün dehşetinden kaçabildiği kadar kaçmaya çabalıyordu. Gözleri kararıp ciğerleri isyan ederken son nefesini verdi ve geri aldığı tek şey bataklığın pis kokulu kara çamuru oldu…

Uyandı…

Kafasını kaldırdığında suratına yapışan çürük domatesten ziyade bunu atan köylüden tiksindi. Çürük dişlerle dolu ağzı kulaklarına varmış, kahkahalar atan köylü bir domates daha fırlattı. Bunu başkalarının attığı çürük yumurtalar, lahanalar, elmalar ve taşlar izledi.

Elindeki parşömeni yüksek sesle bağırarak okuyan tellâlı fark edip kulak kabarttı. “…olan bu adamlar Kralın emri ile idam edileceklerdir!” bu son cümleydi. Birden solundaki cellâdı fark etti. Adam ağzı çentikli baltasını yavaşça kaldırıp halka selam verirken dehşetle inledi.

Yanında kendisi gibi bağlı birkaç kişi şimdiden ağlayıp sızlanmaya, af dilemeye, her şeye razı olduklarını salya sümük yalvarırken sadece yaşamak için dünyanın en rezil en sefil ve en utanç verici işlerini yapmaya hazır olduklarını ilan ediyorlardı. Cellât hemen yanındaki adamı tutup başını kütüğe koydu. Baltasını kaldırdı ve adamın boynuna indirdi. Adamın boynu kopmamıştı. Etrafa sıçrayan kanlar adamın boynundan oluk oluk akarken adam kan dolmuş ciğerleriyle hâlâ nefes almaya çalışıyor, korkudan dışarı uğramış gözlerini yuvalarında döndürüyordu. Cellât halkı selamladıktan sonra bir darbe daha vurarak adamın kafasını gövdesinden ayırdı.

Sıra kendisindeydi. Ölüm korkusunun dehşetinden kulakları sağır olmuş, kalbi davul gibi güm güm vururken cellât adamı kaldırıp başını kütüğe koydu. Halk bağırıp cellâda tezahürat yaparken, adam dehşet içinde, az sonra öleceğinin bilincinde, kaskatı kesilmiş halde durdu. Cellât baltasını kaldırdı ve indirdi. Boynu yarıya kadar kopan adam bir çığlık attı. Kan bir yandan ciğerlerine dolarken bir yandan kütüğü kırmızıya boyadı. Duyduğu tarifsiz acı içinde birden bağırışların anlamını kavradı! Köylüler, “Çift vuruş John! Çift vuruş John!” diye tezahürat ediyordu. Cellât baltasını ikinci kez indirdi.

Uyandı…

Gemi parçalanırken sarsılıyor, alarm ışıkları yanıp sönüyordu. Kaçabilenler çoktan kaçış podlarına atlayıp gemiyi terk etmişti. Kendilerini takip eden yabancı savaş gemisi tarafından vurulduklarını anladı. Gemi kıç tarafından isabet almıştı ve hızla parçalanıyordu. Önündeki panel hala çalışıyordu. Verileri girip kalan başka kaçış podu olup olmadığı kontrol etti. 2 numaralı güvertede 4 tane pod sağlam kalmıştı. Hızla o yöne doğru koşmaya başladı.

2 numaralı güverteye girerken gemi bir patlamayla daha sarsıldı ve güç kaynağı devre dışı kaldı. Yerçekimi ortadan kaybolurken birden yerlerinden fırlayan bir sürü şey etrafta uçuşmaya başladı. Hızla çarpan bir metal kolunu kırarken attığı çığlık duvarlarda yankılandı. Güç bela ulaştığı poda girerken yorgunluktan tükenmiş ve kolunun acısı yüzünden bayılmak üzereydi. Hızla ön kapağı kapattı, personel sabitleyicileri, güvenlik kalkanını ve yaşam destek ünitesini açarak üzerinde “TAHLİYE” yazan kırmızı renkli büyük düğmeye bastı. Pod uzaya fırlarken yabancı savaş gemisi bir kez daha ateş etti. Ana gemi tamamen parçalanırken son gördüğü şey hızla poda çarpan 2 numaralı güvertenin kocaman kapısıydı.

Uyandı…

Dev pençenin altında kemikleri kırılırken, canavar çenesini hızla adamın kafasına gömdü ve kopararak yuttu.

Uyandı…

Gözlerindeki bulanıklığın arasından etrafındaki insanları gördü. Vücudu pelte gibi bir sıvının içindeydi. Acı hızla vücuduna yayıldı.

Bayıldı ve tekrar uyandı. Görüşü daha da netleşmişti. Birkaç doktor görünümlü adam ve kadın kollarına, bacaklarına ve vücudunun daha birçok yerine giren hortumları, kabloları ve diğer bir sürü şeyi söküyordu.

Tekrar bayıldı. Kendine geldiğinde vücudu birçok şeyden temizlenmiş ve bir sedyeye yatırılmıştı. Bir hemşire gülümseyerek bir iğne yapıyordu.

Sakin bir sesle “Neredeyim? Neler oluyor?” dedi.

Karşısındaki beyaz önlüklü adam konuşmaya başladı. “Muzaffer Toprak, kimlik numaranız, 123255467A-ER4. Şu anda Metris Cezaevi Uyandırma ve Tahliye bölümündesiniz. 30 yıllık ağırlaştırılmış uyku hapsiniz bugün itibariyle sona erdi ve tahliye işlemleriniz başlatıldı. Kendinizi daha iyi hissettiğinizde size geçen 30 yıl için hızlandırılmış bir tarih brifingi verilecek.”

Hatırlamaya başladı. Nasıl bir adam olduğunu… 30 yıl önceki o olayları. Kaçırdığı 4 kıza yaptıklarını ve birer birer öldürdüğünü… Ölürlerken zevkten titrediğini…

“Ailenizden kalanlar ve tanıdıklarınızın şu anki adresleri ve uyutulmadan önce sizden alınmış kişisel eşyalarınız teslim edilecek…”

Özgürlük… Hafifçe gülümsedi. Yeniden özgür kalacaktı. Karşısındaki kızıl saçlı genç hemşireye baktı. Dışarıda başka kızlar da vardı.

“Yarın tekrar özgür bir insan olacaksınız. Şimdi sizi oryantasyon ve tahliye bölümüne götürüyoruz.”

Sedyesi sürülürken aklına hücum eden anılarını bir bir düşünmeye başladı. Birden yüzü asıldı. Doktorun kolunu tuttu. “Seni adi yavşak” dedi. “Cezam müebbetti…”

Uyandı…

 

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Gürkan KARA

Fantastik edebiyata ilgim ilkokulun ilk günü babamın aldığı "Alaaddinin Sihirli Lambası" ile başladı. Lise yıllarında fantastikten bilimkurguya doğru bir geçiş dönemi yaşasamda zaman içinde bunu dengeleyerek her iki türünde sıkı bir okuyucusu oldum. Uzun yıllar okumanın ardından nihayet fantastik ve bilimkurgu türünde kısa hikayeler yazmaya cesaret edebildim. İleride daha iyi öyküler yazabilmeyi umuyorum.

6 Yorum

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Aylık Arşivi

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar