BİLİM KURGUNUN SİYASİ TARİHİ

4

Uzun yıllar “çocuk edebiyatı” ve “macera” “avantür” gibi alt türler arasında temsil edilen, ancak son yıllarda “iyi bilim kurgu iyi edebiyattır” düsturu ile nitelikli yayınevleri tarafından sahiplenilerek iyi örnekleri birbiri ardına okuyucusuyla buluşturulan bilim kurgu yazını, ülkemizde gecikmiş de olsa bir popülerlik kazandı. Asırlık yazarlar / metinler yeniden keşfedildi, üzerlerine bol bol tartışmalar yapıldı. İşte bu durum, bilim kurgu ve fantezinin tarihsel gelişimini farklı bir perspektiften incelemeye çalışacak bir yazı için “bilim kurgu’nun tanımı” gibi bir girizgâhı gereksiz kılıyor. Ancak yine de kimin hangi bilgiye ne kadar ihtiyaç duyacağı bilinemeyeceğinden, üstelik yazının içeriğine katkıda bulunacak önemli açılımlar getirebileceğinden, yazıya buna birkaç paragraf değinerek başlamak anlamlı.

Bilim kurgu, en yalın biçimiyle, bilim ve teknolojiyi eksen alarak kurgusal zamanlarda dünyalar, canlılar ve toplumlar tasarlayan edebiyat ve sinema türü olarak tanımlanabilir. Bu, kaba, ancak olabildiğince kapsayıcı bir tasvirdir; zira ne yazık ki bilim kurgu’yu hakkıyla tanımlayabilmek ancak türü temsil eden yazarların teker teker neyi nasıl ifade etmeye çalıştıklarını anlamakla mümkündür. Dolayısıyla bu tanım bir yazı formalitesi olmaktan öte bize pek bir yarar sağlamayacaktır. Yine de sıkça birbirine karıştırılan iki kavramı ayırt etmekte bize ipucu verir: Bilim kurgu ne? Fantezi ne?

Bizi bu minik kavram kargaşasından sıyıracak olan net bir ayrım noktası varsa, o da tanımımızda geçen “bilim ve teknoloji ekseni”dir. Bilim kurgu, olay örgüsü içinde kurguladığı her şeyi inandırıcı olmak adına birtakım bilimsel önkabullere dayandırmaya çalışır, çünkü tasarlanan olguları ayakta tutan, içinde bulundukları ortamın gerçeklenebilirliğidir. Oysa fantezi yapıtlarında gerçeğe yaklaşma kaygısı yoktur. Yazar, masalsı-mitolojik önermelerle okuyanı / izleyeni bir alternatif gerçekliğe ikna olmaya değil, sadece uyumlanmaya koşullandırır. Hepimizin bildiği “Star Wars” serisi buna iyi bir örnektir. Filmde kırk değişik uzaylı yaratığın nasıl aynı havayı soluyarak aynı barda oturup içki içtiğini, aynı müziğe tempo tuttuğunu hiçbir mantık taşıyamazken bunu bilim kurgu kriterleriyle eleştirmek doğru olmayacaktır çünkü “uzun zaman önce, çok uzak bir galakside” tümcesi ile başlayan bu uzay destanı, olası gerçeklikle bağını en başta kesip kendini bambaşka bir temsil düzeyinde konumlandırmıştır bile.

Sınıflandırma sorunu başlı başına bir yazı konusu olacak kadar çetrefilli bir sorundur ve en iyisi bir dipnotla konuyu kapatmaktır: Bu yazıda konu edilen metinler ağırlıklı olarak bilim kurgu eserlerini içermektedir. Bunun da nedeni, bilim kurgu türünün doğası gereği siyaset ve edebiyat ilişkisini daha dolaysız ve görünür şekilde ifade etmesidir. Oysa fantezi yazınında siyasi hayatın izlerini görmek için çoğu zaman daha derin kazmak gerekir: ancak söylem analizi ve psikanaliz gibi yöntemler bize aradığımız bilgiyi verir – ki bu da başlı başına bir yazı konusu olur.

Konuya girmeden evvel bilim kurgu’nun neyi misyon edindiğini tartışmak yerindeyse eğer, en kayda değer yaklaşımlardan biri bilim kurgu’nun “yadırgatma” olduğunu söylemek olacaktır. Gerçekten de bilim kurgu yazarı, yaşadığı gerçeklikten kurgusal olana bir adım atmakla çağlar boyu doğru ya da doğal kabul ettiğimiz hiçbir şeyden yüzde yüz emin olamayacağımız gerçeğiyle bizi yüzleştirme şansına sahip olur. Tartışmayı dahi gereksiz bulduğumuz değerlerimiz bir gün değişebilir, çökebilir, hatta doğru bulduğumuz her şey bir gün tepetaklak olmuş şekilde karşımıza çıkabilir ve tüm bunların hayal ürünü varsayımlar olduğu içimizi çok da rahatlatmayacaktır. Bilim kurgu yazarı işte böyle bir “kudret”in sahibiyken yazdıklarının toplumsal ve ideolojik bağlamını inceleyip sorgulamak büsbütün önem kazanır. Zira yazar kurgu kapısını aralarken yanına gerçekliğe dair hiçbir şey almaksızın yola çıkmaz; içine doğduğu toplumdan, tarihten, kültürden ve siyasetten birşeyler götürür yanında. Tüm bu materyali düşgücüyle sentezleyerek geleceğe dair modeller kurar. Geleceğin bilinemezlikleri üzerine türlü olasılıklar tasarlayıp, yaşadığı zamana ait sorunlara kendince çözümler, yanıtlar üretir.

Ezcümle, bilim kurgu’da siyaseti aramak birçok açıdan anlamlıdır. Ancak tartışmayı bilim kurgu’nun kronolojisini izleyerek yapmak, nereden başlanacağı sorusunu da beraberinde getirir. Bilim kurgu’nun miladının nasıl ve neye göre saptanacağı hayli tartışmalıdır; zira buna verilecek yanıt Edgar Allan Poe‘nun, Mary Shelley‘nin, Jules Verne‘in, hatta Thomas More‘un ne kadar bilim kurgu’cudan sayılacağına göre değişir. Ancak mümkün olduğunca kapsayıcı olmak adına kronolojiyi edebiyattaki ilk ütopyacılarla başlatmak anlamlıdır.

“Ütopya” sözcüğünü edebi kavramlar koleksiyonuna kazandıran ismin İngiliz yazar Thomas More olduğu bilinir. More, Ütopya (1516) adlı yapıtında düşsel bir ada tasarlar. Ada imgesi, gerçek dünyadan kopma, gizlenme ve korunmayı çağrıştırır ve bu yönüyle sonraki ütopik metinlerin de sıkça kullandığı bir imge olacaktır (simgesel olarak aynı anlamı gezegenlere yükleyen ütopik bilim kurgu’cular da vardır; Ursula LeGuin gibi). Mülkiyetin ortak olduğu, organize bir yargı sistemini gereksiz kılan bir ahlaki yapı içinde insanların refah ve barış içinde yaşadıkları Ütopya, o zamanın yoksulluk ve adaletsizliğin kol gezdiği İngiltere’siyle çarpıcı bir zıtlık oluşturur. Rabelais (Gargantua ve Pantagruel – 1532) ve Campanella (Güneş Ülkesi – 1602) gibi isimler More’un yaklaşımını edebi alanda gelenekselleştirirken Saint Simon, Owen, Cabet ve Fourier gibi düşünürler siyasi doktrinlerini temellendirecek eşsiz bir esin kaynağı edinmişlerdir.

Bu geleneğin en önemli temsilcilerinden Campanella, Güneş Ülkesi (Civitas Solis) adlı yapıtında More’unkine benzer bir dünya düşler: rahipleri, soyluları olmayan tamamıyla eşitlikçi ve özgürlükçü bir uygarlık. Ne var ki, kendisi de inançlı bir Hıristiyan olan Campanella, yazdıklarından ötürü hayatının büyük bir bölümünü “dinsel sapkın”lıktan engizisyon zindanlarında işkence görerek geçirmiştir.

Ütopyanın dünyamızın geleceği olarak tasarlandığı ilk eser, yazıldığı yıllardaki popülerliğine rağmen ülkemizde ne hikmetse pek tanınmayan Louis Sebastien Mercier‘nin Yıl 2440 “L’An 2440” adlı eseridir (1770). Mercier’nin romanında baş karakter, 1770’li yıllarda uykuya dalmış ve 2440 yılının Paris’ine gözlerini açmıştır. Uyandığı Paris, bıraktığının aksine eşitlikçi ve müreffehtir; inancın yerine bilim hakim kılınmış, ancak kilise toplum hayatından çekildiği halde ahlaki değerler daha da pekişmiştir. Aydınlanma çağının diğer birçok düşünürleri gibi Mercier de burjuva değerlerini yüceltirken savaşlara karşı çıkmış, insanlığın uzak gelecekteki evrim çizgisini kusursuza erişmek olarak tanımlamıştır. Bu yönüyle de geleceğe dair iyimser beklentilerini ütopyalar romanına yansıtan ilk yazar olduğu söylenebilir. Mercier gibi örneklerin varlığına rağmen ütopyalar edebiyatı özellikle 19. Yüzyılda iyiden iyiye anarko-sosyalist çağrışımlarla anılır olmuştur.

19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa, teknolojik atılımlar ve bunların sonucu olan endüstri devriminin etkisiyle yepyeni bir siyasi ve toplumsal yapılanmaya sahne olmuş, üretim biçimleri, iş ilişkileri, sınıfsal ayrışma ve sosyal statüler yeniden tanımlanmıştır. İnsanlığın bu keskin dönemecinde ümit ve beklentiler de farklı yönlerde şekillenmektedir. bilim kurgu’nun sosyal ve ideolojik değişikliklere en hızlı ve belirgin biçimde reaksiyon veren edebiyat dalı olduğu burada yine ispatlanır.

1800’lü yılların bilim kurgu adına ilk önemli çıkışını şüphesiz 1818’de Frankenstein – Modern Prometheus‘u yazan Mary Shelley yapmıştır. Frankenstein, birçok edebiyat kuramcısı tarafından ilk gerçek bilim kurgu yapıtı kabul edilir. Yahudi mitolojisindeki golem’den mülhem bu yapay canlı arketipi, aydınlanma çağının yükseliş döneminde bilimin yıkıcı sonuçları üzerine sorgulamalar yaptırması yönünden önemlidir. Buhar makinesi gibi icatlar ve pozitif bilimlerin gelişimindeki ivmelenme insanların başını döndürürken, bilimin yanlış kullanımının sosyal yönden eleştirisi Mary Shelley’nin yanı sıra Herman Melville ve Nathaniel Hawthorne gibi “karamsar romantizm” ekolü yazarları tarafından da gündeme getirilmiştir. Bu gibi birkaç yazınsal unsurun daha ortaklaşması, bu yazarların ürünlerinin sonradan Gotik Bilim Kurgu başlığıyla anılmasına neden olacaktır.

Yüzyılın bütününe bakıldığında ise, modern bilim kurgu’yu şekillendirecek olan çok önemli iki isim göze çarpar: Jules Verne ve Herbert George Wells. Eserlerinin tümü gözönüne alındığında tamamen farklı tavır ve anlayışlara sahip oldukları gözlenen bu iki büyük yazar, “bilim kurgu’nun babaları” sayılma onurunu paylaşırlar.

Verne’i bu denli önemli bir yazar kılan ne gibi özellikleri olduğu başta düşündürücü bir sorudur. Zira hayal gücü bir hayli geniş dahi olsa Verne’in metinlerinde kullandığı pek çok tema onun yaratısı değildir (aya yolculuk ve denizaltı gibi fikirler daha önce de düşünülmüştü). Dahası, kimi eleştirmenlere göre o dönemin çok sayıda edebiyatçısına kıyasla yazınsal yeteneği hiç de parlak değildir. Üstüne üstlük yazdığı 50’yi aşkın fantastik roman gerek ülkesi Fransa’da, gerek dünyada çocuk edebiyatı yaftası yemekten kurtulamamıştır. Nitekim Jules Verne’in eserlerini ülkemizde de uzun yıllar sadece çocuk kitapları basan yayınevleri sahiplenmişti. Yine de Jules Verne, çağının bilimsel buluşlarını ve tasarımlarını başarıyla öykülendirerek düşlem diline tanınırlık kazandırmıştır. Eserlerinde sıklıkla bir bilinemeze doğru keşfe çıkan kişilerin öykülerini anlatır (Aya Yolculuk, Arzın Merkezine Seyahat, Denizler Altında 20.000 Fersah, Kaşif Robur vs.). Bu keşifler çoğu zaman olağandışı bir icat marifetiyle gerçekleşir (aya mermi gönderen dev bir top, bir denizaltı, ya da uçan makine gibi). Böylelikle yazarın kurgusu, teknolojik bir faktörle desteklenerek bilimsel bir gerçekliğe dayandırılmış olur. Modern bilim kurgu’nın yaslandığı şey de bundan farklı değildir.

Bu yönüyle Jules Verne, dünyayı bilim kurgu’dan haberdar kılan yazar olmasıyla önemlidir. Zira kurgu ile bilimi sentezlediği eserlerinin sayıca artması, adı bilim kurgu olarak konmamışsa bile kendine has bir edebi tarzın, bir geleneğin bilinçli bir şekilde edebiyat okuyucusuna sunulması anlamındadır ve bu gelenek tüm dünyada kabul görmeye başlayacaktır.

Bilim kurgu dünyasında adı sıkça Jules Verne ile anılan ve onunla kıyaslanan bir diğer önemli isimden, H. G. Wells‘ten bahsetmeden bu yazıyı noktalamak kuşkusuz bilim kurgu adına cinayet olurdu… 20.yüzyılda herbiri bilim kurgu’nun klişe konuları haline gelmiş bulunan zaman yolculuğu, Marslı istilası, genetik müdahaleyle mutasyona uğrayan hayvanlar ve daha birçok temanın fikir babası olan H. G. Wells, modern bilim kurgu’nun ilkelerini temellendiren ve fanteziyle arasına kalın bir çizgi çeken isimdir.

Kendi de bir bilim insanı olan Wells, ilk metinlerini “bilimsel romanlar” olarak niteler. Tıpkı Jules Verne gibi bilimsel ve teknik ilerlemelerin etkileri ve olası sonuçları üzerine kurgulamalar yapar; ancak ilerlemenin hep “aydınlık” yüzünü gören Verne’in aksine, Wells’in metinlerinde hissedilir derecede karamsarlık vardır. Zira pozitivist bir dünya görüşüne sahip olmasına karşın Wells, bilimin yaratıcı olduğu kadar yıkıcı sonuçlarının da olabileceğinin farkındadır: Zaman Makinası, Dr. Moreau’nun Adası, Görünmez Adam gibi eserleri, onun bu tavrını örnekler.

O yıllarda yazılan birçokları gibi Wells’in ünlü Zaman Makinesi (1895) adlı eseri ülkemizde “resimli çocuk kitapları” format ve statüsünde okuyucuya sunulmuştu. Bu romanın kahramanı bir zaman makinesiyle 30 milyon yıl sonraya, güneşi sönmek üzere olan ıssız bir dünyaya yolculuk eder. Bu yok olan dünyada iki tür insan yaşam mücadelesi vermektedir: narin yapılı, güzel, neşeli ve sevecen Eloi’ler, ve sadece geceleri yeryüzüne çıkan vahşi, ürkütücü, yamyam Morlock’lar. Kahramanımız, Eloi’lerin geçmişteki egemen sınıfların torunları, Morlock’ların ise işçi sınıfının altsoyu olduğu çıkarımında bulunur (Türkçe basımlarda gözden kaçabilen bir ayrıntı). Velhasıl Eloi’ler mücadelelerle geçen milyonlarca yıldan sonra tükenmiş ve yorgun insan soyunun son temsilcileridirler. Peki ya Morlock’lar… Onlar hiç “insan” olmamışlardı ki…

Zaman Makinesi’nden bir yıl sonra yayımlanmış, sonraları iki kez de beyazperdeye aktarılmış olan Dr. Moreau’nun Adası, öykü olarak bir öncekinden daha az rahatsız edici değildir. İnsanın yaratıcı kudretindeki kötülüğün bir alegorisi olan Dr Moreau’nun Adası, bilim kurgu’nun bilim kavramına yönelttiği en ciddi eleştirilerden biridir. Genetik müdahaleyle hayvanları insanlaştırmaya çalışan bilim adamı (Tanrı) Dr. Moreau ve yardımcısı (peygamber) Montgomery’nin bilimi kullanarak şiddete ve zora dayalı bir yasa (din) ile hüküm sürdükleri ada, yarattıkları mahlukatın (halk) ayaklanmasıyla kendileriyle birlikte yok olacaktır.

Wells’ten aldığımız bu iki örnek, bilim kurgu’ya yaklaşım açısından Verne ile ne kadar uzak düştüklerini anlatmaya yeter. Verne bilime, mühendisliğe ve keşiflere karşı beslediği hayranlığı gizleyemezken Wells bu tür bir teknofiliye hiç bulaşmamış, şüpheciliğini her zaman korumuştur. Bu iki farklı perspektif bilim kurgu evrildikçe belirginleşecek, 20. Yüzyılın neredeyse tüm bilim kurgu yazarları “Verne’ciler” ve “Wells’çiler” olarak sınıflandırılabilecektir.

19. yüzyılın son çeyreğinde Avrupa’da bunlar olurken Amerikan bilim kurgu’su adına şaşırtıcı gelişmeler yaşanmaktadır. Das Kapital‘in Avrupa’da yayımlanması ile başlayan Marksist dalganın Yeni Kıta’ya sıçraması, Amerikan bilim kurgu’sundaki ütopyacı geleneğin sosyalist bir çizgide sürmesinde çok önemli bir etken olmuştur. Edward Bellamy‘nin Looking Backwards: 2000-1887 (1888) adlı yapıtı bunun en belirgin örneğidir. Looking Backwards’de Bellamy, sosyal devlet ve emeğin özgürleşmesi kavramlarının kuramını bilim kurgu edebiyatı zemininde yeniden yazmıştır. 1900’lü yıllarda da ülkedeki popülerliğini uzun süre koruyan bu yapıtı taklit eden elliden fazla ütopya eserinin basıldığı bilinir. Hatta Bellamy’nin bir sosyalist portre olarak Karl Marx’tan daha tanınır bir kişi olduğu bile söylenmektedir. Onun haricinde William Morris (News From Nowhere – 1890), Charles Palmer (Citizen 504 – 1896) ve Ignatius Donnely (Caesar’s Column – 1891) politik bilim kurgu’nun hazırlayıcılar olarak edebiyat sahnesinde belirirken kurduklar gelenek 20. Yüzyılda da etkisini sürdürecektir.

Paylaş

4 yorum

  1. avatar
    özgür tacer -

    Teşekkür ederim…

    Makalenin ikinci bölümü olması adına 20. yüzyılı işlemeyi düşünüyorum, evet. İlk fırsat bulduğumda… 🙂

  2. avatar

    ben “vern’ci”yim o zaman 🙂 çok şahane bir yazı, üslup da çok iyi. ütopyalar’dan başlamanız ilginç olmuş. 2. kısım daha da ilginç olacaktır. bundan sonra sadık takipçiniz olacağım sanırım.

  3. Bilim Kurgunun Siyasal Tarihi – oracle-red/ kızıl büyücü

Yorum yapın