CANAVARLAR

0

Canavar kelimesinin İngilizce karşılığı olan “Monster” kelimesinin kökeni hakkında biraz araştırma yaptığımızda, bu kelimenin Latince “Monstrarum” yada “monturum” kelimesinden geldiğini görürüz. Sözlük anlamı ile bu sözcük “ rahatsız eden” yada “garip” anlamına gelmektedir. Gerçektende canavarlar tarih boyunca insanoğlunun en fazla rahatsız olduğu ve garipsediği olayların birer sembolü olarak karşımıza çıkar.

Canavarların ve efsanevi hayvanların tarihi insanlık kadar eskidir. İlk insanlar çevrelerinde gördükleri doğa olaylarını, felaketlerini; kendileri için bir tehdit olan vahşi hayvanlarla özdeşleştirerek; onlara sıradan hayvanların ötesinde bazı güçler bahşetmiş ve ilk canavarları yaratmıştırlar. Bu noktadan sonra tüm topluluklarda canavar figürü doğanın yıkıcı ve korkutucu tarafını temsil etmekte en çok kullanılan sembol olmuştur.

Bu durumu uygarlığın en eski zamanlarında bile gözlemlemek mümkündür. Sümer’de canavarlar genellikle birden fazla hayvanın birleştirilmesi sonucu oluşturulan karma hayvanlar şeklinde görülür. Canavar, en çok korkulan hayvanların değişik özellikleri alınarak yaratılan bir varlık olma özelliğini neredeyse her devirde korur.

Ancak ilginç olan zaman ilerledikçe canavarlarında evrimleşmesi ve git gide daha çok hayvanın özelliğini alarak, daha korkunçlaşmasıdır. Buna örnek olarak Sümer efsanelerinde geçen ve yer altı dünyasının kapısını koruyan Akrep-adamlar “Nimmurkal”lar verilebilir. Bu yaratıklar ilk zamanlarda sadece insan gövdeli, akrep kıskaçlarına ve kuyruğuna sahip olarak tasvir edilse de, daha sonra ki geç sümer ve erken babil, tasvirlerinde, birde kuş kanatlarına sahip olarak anlatılır.

Buradan canavar kavramın zaman içinde değişebildiğini görebiliyoruz. Bu evrim bizi şaşırtmamalı, çünkü canavar denilen kavram en temelde toplum ve insanın düşmanı olan kavramların maddeleşmiş halidir. İlk medeniyetlerde toplum düzenini ve uygarlığı tehdit eden en büyük unsur doğa olduğu için canavarlarda doğanın en yırtıcı ve vahşi unsurlarının birer sembolüdür. Ancak zaman ilerleyip insan doğaya bir noktaya kadar hükmetmeyi başarınca, tehdittin ve korkunun kaynağı değişmeye başlamıştır. Çünkü artık doğa, insanın en büyük düşmanı olma sıralamasında ilk sırasını kaybetmeye başlamıştır. Artık insanın en çok korktuğu şey diğer insanlardır.

Korkuların maddeleştirilen hali olan canavarlarda bu durum üzerine gittikçe şekil değiştirmeye; doğanın acımasız ve yırtıcı yaratıklarından , sinsi ve baştan çıkartıcı bir hale dönüşmeye başlamıştır. Çünkü artık en korkulan şey diğer insanların yaptığı yada yapabileceği şeylerdir. Fakat doğanın yıkıcı etkisinden olan korku asla tam olarak bitmemiş ve canavar efsanelerinde eskisi kadar çok olmasa da varlığını devam ettirmeyi sürdürmüştür.

Bu duruma bir örnek; Babil efsanelerindeki dişi şeytanlar Lammasu’lar ve onların İslamiyet sonrası versiyonları Gul’ler olabilir. Efsaneye göre Lammasu’lar eski yıkıntılarda gezen belden aşağısı aslan olan çok güzel kadınlardır. Daha önceki dönemlerin buldukları yerde insanı öldüren vahşi canavarlarının aksine Lammasu kurbanlarını baştan çıkartmayı tercih eder. Güzel sesi ile şarkılar söyler ve belden aşağısını gizleyerek yolcuları yıkıntılara çeker, ve burada onları öldürür. Aynı şekilde efsaneye göre cehennemden insan etine duydukları arzu için kaçan İblis çocukları Gul’ler yada bizde ki yaygın adı ile Gulyabani’ler, istedikleri şekille girebilir ve bu sayede istedikleri insanı kandırabilirler. Bazen bir aşık, bazen ölmüş bir akraba olabilirler ve bu sayede insanları kandırıp, acı çektirmekten sadist bir zevk alırlar.

Bu iki canavar, doğadan uzaklaşmış canavarların en güzel örneklerindendir. Çünkü bu canavarlara hile yapma, aldatma gibi özellikler verilmiştir. Bu özellikler doğaya ait değil, insanoğluna özgü özelliklerdir. Çıkarları için birini aldatmak, onu kullanmak ve işi bittikten sonra ondan kurtulmak insana özgü bir davranıştır. Bu davranışına karşı duyulan korku bu tip canavarlarda beden bulmuştur. Burada canavarların aynı zamanda toplumda kabul edilmeyen ve korkulan kişilerinde bir sembolü olduğunu düşünebiliriz. Çünkü canavarlar çoğu zaman toplumun asla onaylamayacağı yasak ve nefret edilen davranışlar sergiler. Ancak bu davranışlardan hiçbiri bir insanın yapamayacağı bir şey değildir. Canavarlar bizim içimizdeki kötü, karanlık yönü temsil ederler, işte insanlarda bu kötü yönlerini kendilerinden ayırarak, onlara ayrı bir beden verip onları lanetleyerek bu yönlerinden kurtulmaya çabalamışlardır. Mesela az önce bahsettiğimiz Gulyabaniler efsanelerde, üremek için ölü bir kadının cesedi ile cinsel ilişkiye girerler. Bu toplum tarafından en nefret edilen davranışların nasıl canavarlara yüklendiği ve toplumun vicdanını temizlediğine örnektir.

Bunun dışında canavar kavramının bir başka işlevi daha vardır. Toplumda sevilmeyen ve korku duyulan ancak güçlerinden dolayı dokunulamayan kişiler bir şekilde canavarlaştırılır. Bu sayede toplum bu kurtulamadığı yarasını ,en azından farklı bir biçimde adlandırma imkanına sahip olur. Bu durumda toplumlumun canavarları kullanarak vicdanını temizlemesine bir örnektir. Çünkü bu yöntemle kötü ancak kurtulununamayan kişiyi bir insan olmaktan çıkarır ve onu canavar olarak kabul eder, böylece insan kavramı kirlenmemiş olur. İran mitolojisindeki Yılan-Kral Zohak işte böyle canavarlaştırılmış bir karakterdir. Efsaneye göre dürüst ve adil bir kral iken, kötü ve acımasız bir kral haline gelmiştir ancak gücü yüzünden kimse ona karşı çıkamamıştır. İşte toplum bu birey karşında yukarıda bahsettiğimiz canavarlaştırma yöntemini kullanmıştır. Efsaneye göre Zohak’ta ki bu kötü değişim sebebi omuzlarından çıkan iki yılan yüzündendir. Bu yılanların insan beyni ile beslenmesi gerekir ve işte bu yüzden zaman içinde sürekli yılanlarını beslemek için insan öldüren Zohak kötü ve acımasız biri olur. Görüldüğü gibi Kral Zohak’ı bir canavar haline dönüştürerek toplum hem onun kötülüklerine bir sebep yaratmış, hem de onu insan soyundan farklı bir varlık haline dönüştürmüştür.

Ancak canavarlar her zaman kötü olmak zorunda değillerdir. Doğalarının gereği her zaman saldırgan ve acımasız olsalar da, bazen canavarlar “insanlığın düşmanı” rolünden farklı rollere de bürünebilir. Mesela tüm kültürlerde doğanın yıkıcı kuvvetini temsil eden ejderhalar yada ateş sürüngenleri, çoğu zaman bilgelikleri ve sabırları ile ünlüdür. Sadece yıkmak yerine bazen yaratma ve can verme özellikleri de gösterirler. Eğer bir ölümlü onların güvenini ve saygısını kazanırsa ona gayet adaletli davranabilir ve hatta ona yardımcı olabilirler. Mesela ünlü İran destanı “Şehnamme”nin baş kahramanı Feridun bu tip insanlardan biridir. Ancak yinede tüm saygı ve güvene rağmen her zaman canavarın bir lokmada insanı yuttu verme riski mevcuttur. (Oydeseus ve Tepegöz de olduğu gibi).

Tarih’in ilerleyen çağlarında , yeni ve daha gelişmiş medeniyetler kuruldukça toplum yaşantısı da gelişmiştir. Ve değişen toplum yapısının ihtiyaçlarına cevap vermek için canavar kavramı da değişmiştir. Bu sıra dışı canavarlardan birine örnek vermek gerekirse, Antik Yunan’daki Perytonlardır. Bu canavarların dış görünüşü klasik karma canavar tipindedir. Erkek bir geyik başına, kartal gövdesine ve keçi ayaklarına sahiptirler. Onları farklı kılan insanların onlara yüklediği görevdir. Efsaneye göre bir kişi haksız yere ve acımasızca öldürülürse ve öcünü alacak kimse yoksa, bazen son nefesinde attığı çığlık çok uzaklara; dağların tepelerindeki Peryton yuvalarına ulaşırmış. İşte o zaman Peryton bu haksız cinayetin öcünü almak için katili aramaya başlarmış. Katili bulana kadar Peryton’nın gölgesi yere öldürülen kişinin gölgesi olarak düşermiş, ve Peryton katili bulup cezalandırdıktan sonra tekrar eski gölgesine kavuşurmuş.

Peryton, efsanesini ilginç yapan şey, ana maksadı insana zarar vermek olan bir canavarın, adaletin yerini bulmasını sağlayan soylu bir yaratık haline gelmesidir. Çünkü Perytonlar ilahi yada kutsanmış varlıklar değillerdir, efsaneye göre öc alma görevinde değilken karşılaştıkları insanları acımadan öldürür ve yerlermiş. Yani buradan anlıyoruz ki onlar birer canavardı. Peki insanlar, yıkım ve vahşet saçan bir yaratığa neden böylesi bir işlev yüklemişlerdir?

Bu sorunun cevabını aradığımızda karşımıza canavar kavramının yeni bir işlevi daha çıkıyor. İnsanların yapmak istediği ancak güçlerinin yetmediği işleri gerçekleştirme. O zamanın sıradan bir insanını düşünürsek, zor yaşam koşulları, katı sınıfsal ayrımlar ve kısıtlanmış özgürlük yüzünden kendisinin yada bir yakınının haksız yere öldürülmesinin öcünü pek kolay alamayacağını görürüz. Ancak böylesi bir çaresizlik katlanılması zor bir durumdur, bu yüzdende insan kendini onun yerine bir başka şeyin öcünü alacağına inanmak ister. Tanrı yada tanrılar, elbette bu haksızlığa müdahale edecektir ancak onların vereceği adalet, bu dünyada değil, ölümden sonra gidilen öteki taraftadır. Fakat insanoğlu intikamının bu dünyada ve fiziksel olarak alındığını hayal etmeyi tercih eder. Lakin bu tip bir davranış, yani insan öldürme, tüm kültürlerde kötü olarak kabul edilir. Bunu kutsal yada ilahi bir varlığa yüklemek yakışmaz, bu yüzden de bu görevi Peryton gibi bir canavar üstlenir. Çünkü o zaten kötü ve vahşi bir varlıktır, bu yırtıcılığı birazda adalet için kullanmasının kimseye zararı yoktur. Canavar bir kez daha toplumun rahatsızlığını gidermiş ve istenmeyen unsurdan onu kurtarmıştır.

Çok tanrılı kültürlerde canavar kavramı, çoğu zaman dinden, Tanrılardan bağımsız olarak kabul edilir. Paganlara göre Canavar ne kadar kötü ve olağandışı olsa da doğanın bir parçasıdır. Ancak tek tanrılı kültürlere geldiğimizde iş değişir. Tek tanrılı kültürlerde, canavar şeytanın bir elçisidir ve tek amacı inanlara zarar vermek yada onları yoldan çıkarmaktır. Artık Canavar dinsel bir motiftir, varoluş sebebi olan korkutma artık toplum yaşantısı için değil Tanrı korkusu için kullanılır. Ortaçağ’da yazılan kataloglar yüzlerce ayrı şeytan ve canavarı detaylı bir şekilde anlatır. Onları başta Şeytanın kendisi olmak üzere katı bir hiyerarşi içine sokar. Her bir canavar belli bir kötülükten sorumludur ve insanlığa zarar vermek için belli yollar kullanır. Yüzlerce farklı isimleri olmasına rağmen bu canavarların genelli “Demon”lar olarak adlandırılır.

Hristiyan ve yahudi efsanelerine göre tüm Demonların ve diğer canavarların anası Adem’in ilk karısı Lilith’tir. Kibir yüzünden cennet bahçesinden kovulan Lilith, meleklerin başı olan Işık getiren Lucifer’i baştan çıkarır ve onu Tanrıya karşı ayaklanmaya ikna eder. Bunun üzerine Tanrı her ikisini de lanetler ve cehenneme sürer. Burada Lilith ve Lucifer’in birleşmesi ile Lilith tüm Demonlara ve canavarlara hayat verir.

Demon’lardan bazılarına canavarlar için yeni olan bir özellik verilmiştir; Ruhları satın alma. Efsanelerde bazı Demonlar yer yüzünde kendilerini saklayarak dolaşır ve insanlara kötülük yapmalarını fısıldar, bazıları ise inançlı kimselerin ruhlarını satın almaya çalışır. Ruh satın alma, canavarlara daha önceki çağlarda verilen Lammasu ve Gul yabani örneğinde gördüğümüz hilebazlık ve aldatmanın en üst derecesidir. Demon, inançlı kişinin ruhunu satın alabilmek için dünyanın tüm nimetlerini sunar. Ancak vaad ettikleri hep materyal şeyleridir, bu durumda insana maddi şeylerin kötülüğe açılan yol olduğu dersini verir. Tüm hikayelerde vaad edilen şeyler asla ruhunu satan kişiye mutluluk getirmez ve bir şekilde mahvına sebep olur. Canavarın kötülüğü buradadır, modern canavar, kurbanının etini parçalayıp, onu öldürmez. Çok daha değerli bir şey olan ruhunu elinden alır ve onu sonsuz lanetlenişe sürükler. İlk başta kurbanın tüm dileklerini yerine getirir, bu davranış bir canavara uygun olmayan bir durumdur, ancak daha sonra bu dilekleri bir şekilde kurbanı çok kötü bir durumlara sokmak için kullanır ve canavarlığını gösterir.

Bu “iyilikten doğan kötülük” konsepti canavarlara yeni bir durum kazandırır. Artık sadece yıkıcı, ve öldürücü varlıklar değil, çok akıllı ve kurbanını öldürmeden onu kötülük edebilen yaratıklar olmuşlardır. Bu tip canavarlar Demon’lardan başka, birde ortadoğu inancındaki cin efsaneleri örnek verilebilir. Ünlü “Bronz şehir” efsanesi tam bu durumu anlatan bir öyküdür.

Efsaneye göre, bir zamanlar üç büyük sihirbaz, insanoğlunun sonsuza kadar mutlu yaşayabileceği bir şehir yaratmak istemişler. Bu öyle bir şehir olacakmış ki güzellikte ve ihtişamda hiçbir şehir onunla yarışamayacakmış. Bunu başarmak için üç sihirbaz çölün derinliklerine gitmiş ve orada Cinlerin Sultanını bulmuşlar, sihirleri ile Cin Sultanını istedikleri şehri yapmaya zorlamışlar. Ancak aslında Cin Sultanı bilerek ve isteyerek onların hizmetindeymiş gibi görünüyormuş. Sihirbazlar, Cin Sultanına istedikleri şehri tarif etmişler, cin sultanı bunu yapmayı tek bir şartla kabul etmiş, üç sihirbaz ömürlerinin sonuna kadar bu şehirde yaşayacak ve onu asla terk etmeyeceklermiş. Sihirbazlar bunu düşünmeden kabul etmiş, çünkü bu şehirde yaşamak onların tek arzusu imiş. Cin Sultanı, çölün ortasında şehri inşa edivermiş, ancak hiç beklenmedik bir şey olmuş. Sihirbazlar şehrin hangi maddeden yapılacağını söylemedikleri için Cin Sultanı şehri bronzdan yapmış. Çöl güneşinin altında ısınan bronz şehir cehennemden bile sıcakmış, ve sihirbazlar verdikleri söz yüzünden ölene dek bu korkunç yerde yaşamak zorunda kalmışlar.

İşte bu hikaye, canavarın, nasıl iyiliği kötülüğe dönüştürdüğünü güzel bir şekilde anlatır. Bu diğer örneklerde gördüğümüz şey bizleri hep aynı sonuca ulaştırıyor, gerçekten canavar olan Cin Sultanı yada diğerlerimiydi, yoksa asıl canavar insanoğlunun kibiri ve açgözlülüğü mü? Canavarlar gerçekten kötülüğün ve yıkımın ebedi sembolleri mi yoksa sadece bizim kendi kötülüğümüz ile yüzleşmemek için yaratığımız zavallı boy hedefleri mi?

Paylaş

Yorum yapın