PARALEL – 2

4

Beni fizikle ilgilenmeye iten tetikleyici güç, bu yaşadıklarımdı elbette. Başta hangi dala saldıracağımı bilemedimse de, okulu bitirmeme doğru tanıştığım bir hocam, beni farklı öğretileri bir arada kullanarak, akıllara bile gelmeyen soruların yanıtlarına ulaşacağıma dair ümitlendirmişti. Tabii kendisine bu yaşadığım kısa maceradan bahsedememiştim. Yalan olmasın, denedim. Ama sözler ağzımdan dökülemeden vazgeçtim. NE olacaktı ki? Adamcağız beni deli sanacaktı, o da olmadı zıpır ve kötü şakalar yapan bir 4. sınıf öğrencisi olacaktım bir anda Profesörün gözünde.

Metafizik, Kuantum Fiziği, Parçacık fiziği ve Uzay – Zaman bükülmesi ve teorilerine dair ne buldumsa okuyup bu konuda ödevler hazırlar olmuştum. Çok az fizik öğrencisi benim gibi gönüllü ödevler hazırlıyormuş. Tabii bunların tamamı düşük notlarını biraz yukarı çekebilmek ümidiyle yapılan çırpınışlardı. Benimki ise içimden taşan, daha çok öğrenmek için didindiğim haftalarından sonra, notlarımı toparlayıp hocalara teslim etmekten ibaretti. Dolayısıyla gözlerinde büyüdüm ve Fiziği derece yaparak bitirdim. Ama yetti mi? Kesinlikle hayır!

6 yıl önce bir anda ortaya çıkan Cem’in, nasıl benim dünyama geldiğine dair belki yüzlerce sayfa teorik not çıkardım. Bir o kadarını da daha sonra öğrendiğim farklı kuramlarla çeliştikleri için yırtıp attım. Tıpkı Vampirle Görüşme filmindeki gibi sokak duvarlarından ona mesajlar yollamaya başladım bir gün. Cevap gelmiyordu. Yine de içimde bir his, sık sık “Cem buralarda” diyordu.

Tanıdık bir dünya’dan gelen, tanıdık bir yabancı. Sokakta mı yatıyor? Bir işe mi girdi? Ne yapıyorsun ikizim?

O yılın sonlarına doğru çalışma tempom ve aşırı stres kaynaklı olduğu söylenen bir kriz geçirdim. Sinir krizi gibi başladıysa da beni çok sarsan ateşli bir yatakta tedaviyle sona erdi. Aile doktorumuzun da tavsiyesi ve tabii bir süredir yanında çalışmakta olduğum eski hocamın da ısrarlarıyla zoraki bir tatile çıktım.

Rotamı belirlemiştim; önce Ankara’dan Çanakkale’ye, oradan İzmir ve güneye doğru bir yarım daire çizip, Antalya’dan dosdoğru eve dönüş.

Çanakkale’de geçirdiğim 2 gün’den sonra İzmir’e yollanmanın zamanı gelmişti. Çanakkale’de gün batımı harikadır. Biletlerimi alıp sahilde son bir gün batımı keyfi yaşamak için bir kafe’ye oturup biramı söyledim. Eski alışkanlığımla, sırt çantamdan çıkardığım defterime gün içinde aklıma gelen yapılacaklar ve düşüncelerimi not alırken masama iki bira konduğunu gördüm göz ucuyla. Başımı kaldırıp garsona “ne oluyor?” diyemeden donakaldım.

Cem, parmağını dudağına götürüp “Şşş! Hoşgeldin kanka” deyip gülümseyerek masama oturdu. Denizin biraz gerisinde şemsiyeli masada yan yana oturmuş iki kardeş gibi görünüyor olmalıydık herhalde. Biri gülümseyen ve keyifli, diğeri endişeli iki kardeş.

– Seni dün çarşıda dolaşırken görünce ben de çok şaşırdım. Bir daha birbirimizi görmeyiz sanmıştım ama, işte gelip buldun beni. Nasılsın?
– İyiyim de, ben seni aramıyordum. Yani aramıştım ama şu anda öyle bişey yok. Bilakis unutmaya çalışıyordum olanları.
– Ama olmuyor değil mi?
– Olmuyor..

Tekrar yüzümüzü kızıl gün batımına çevirip biralarımızı yudumladık. Paralel evren’den gelen kendimle aynı masada tekrar oturuyor olmak kalbimi deli gibi attırıyordu. Sormak istediğim yüzlerce soru karman çorman bir yün yumağına dönüşmüş ve dilim düğümlenmiş halde biramdan büyükçe bir yudum daha alıp, yüzümü ona döndüm.

– Konuşmamız lazım.

– o –

Kaldığım pansiyona döndüğümüzde halen ciddi bir şey konuşmamıştık ama ondaki değişim görülemeyecek gibi değildi. Vücudu daha atletik bir hale gelmişti ve plaj gömleğinin altından dövmeler görünüyordu. Sigaraya da başlamıştı. En çok bu kararı beni şaşırttı. Beni kesseler sigara içmem gibi geliyordu.

Pansiyonda o sırada tek kalan bendim, diğer iki oda boştu ve deniz tarafındaki manzaralı odayı bana tahsis etmişlerdi.

– Gel balkona oturalım, çok sıcak.
– Eğer açık konuşacaksak tuhaf olmaz mı? Bir duyan olursa?
– Merak etme, tek kalan benim.
– Sen bilirsin, sigara?
– Hala kullanmıyorum sağol.
– O zaman bu akşamlık ben de bırakabilirim.

Gece geç saate kadar konuştuk. Ankara’da duvarlara yazdığım mesajları görmüş ve bunun üzerine uzaklaşmıştı. Birkaç sayfiye yerinde günübirlik işler yapmış, bu evrene çekildiğinden beri hep daha önce yapmak isteyip korktuğu şeylerin peşinde koşmuştu. Maaşlı ve geleceğini sağlama almak isteyen bir iş yerine tur gemilerinde tayfalık, balıkçılık yapmıştı. Paraşütle atlamış, vücuduna dövmeler yaptırmış ve bol bol gezmişti. Bir ara karıştığı karanlık dünya’da kendine sahte bir kimlik bile düzenletmiş, doğum kaydını bile ayarlamıştı. Yine de anlatırken özellikle vurgular gibiydi; ‘günümü gün etmek değil derdim, istediğim hayatı yaşamalıyım‘ diyordu satır aralarında.

Sıra bana geldiğinde yıllarımı teorik fizik üzerine geçirdiğimi duyunca kahkahayı patlatıverdi.

– Baksana, hayatlarımız nasıl ayrı yönlere doğru akmış. Ben gelmemiş olsam, kimbilir ne işlerde çalışıyor olacaktık.

– Evet, birbirimizden ve evren’in kurallarından habersiz.

– Ne var bunda be oğlum? Fizik profesörü ol, kel kabak bir bilim adamına dönüştür kendini ve büyük sorunun cevabını buldun diyelim. Ne olacak? Bir cevap için ömrünü harcayacaksın? Eee? Sonra ben hayattaysam gelip diyeceksin ki, şöyle şöyle olmuş da gelmişsin? Eee? Umurumda olacak mı sence? Hayır!

– Senin için yaptığım düşüncesine de nerden kapıldın? Böyle bir şey var, bu bir yol, bir kapı belki, bilmiyorum. Ama ne olduğunu çözersek, nelere imkân sağlarız düşünsene!

Biraz durup bunun üzerine düşündü, belki de düşünür gibi yaptı bilemiyorum. Omuzlarını silkip bir bira daha açtı sonra ve sandalyesini geri yatırıp gülümsedi

– Sen o sırrı çözerken hayatını harcamaya hazırsın. Bense hayatımı yaşamak istiyorum. Bence kurcalamanın anlamı yok.

Galiba bu sözlere o sırada biraz fazla tepki gösterdim. Girdiğim yolun beni nereye götüreceğini bilmiyordum. Bir cevap bulup bulamayacağım kesin değildi. Ama ‘bir bilim adamı olarak elimden geleni yapmalı ve çalışmalarımı benden sonrakilere aktarmalıyım‘ diyordum. Şimdi düşünüyorum da, bazen ‘iyi ki vazgeçmemişim‘ diyorum, bazen de ‘beyhude geçti yıllarım‘ havasında şarkılar yankılanıyor aklımda.

Yabancı ikizimle soğuk şekilde ayrıldık o akşam, ama yeni aldığımız bir kararla birbirimize telefon numaralarımızı verip ara sıra haberleşmeye sözleştik. Bazen birkaç yılda bir, soğuk bir “nasılsın?” telefonu, bazen günde birkaç defa peş peşe birbirimizi aradığımız tartışmalı ve ikimizin de birbirimize yönelttiği “şu hayatına bir çeki düzen ver artık!” nasihatleriyle didişiyorduk.

Sonunda o biraz duruldu, ben biraz gevşedim ve iki zıt kutuptan, biraz daha sakin insanlara dönüştük.

Bugün 60. doğum günümüz. Sırrımızdan eşlerimiz ve çocuklarımız bile haberdar değil. Sadece telefonda hal hatır soran ama asla bir araya gelmeyen asker arkadaşları olarak biliyorlar bizi.

Asıl büyük haber’i yazmayı unutuyordum az kalsın.

20 yıllık çalışma ve bir yığın gizlilik sözleşmelerinin ardından, yarın geçit’in ilk denemesini yapıyoruz. Evet! Bir geçit yaptık. Bu dünyayı diğerine bağlayacak bir tünel, mini bir solucan deliği açacağını hesaplıyoruz. Diğer Cem umursamıyor gibi davransa da yemezler, onun ciğerini bilirim ben. Sonucu benim kadar merakla bekliyor.

Yarın büyük gün!

Paylaş

4 yorum

  1. avatar
    Serdar Burak YILDIZ -

    Oykunun devami tahmin ettigimden farkli bir yol izlemis bu haliyle bekledigimden orjinal buldugumu soylemeliyim. Diger Cem’le Cem’in arasindaki farkin varligi beni sasirttiysa da oykuyu derinlestirdigi bir gercek. Canakkale’de ikisi arasindaki konusma bence oykunun en guzel kismiydi. Sonunda da yine merakta birakacak kucuk bir ipucuyla oykunu sonlandirmissin, bu haliyle yine bundan onceki kismina soyledigim gibi, devami gelmezse yazik olur 🙂
    Ayrica Vampirle Gorusme filminde oyle bir haberlesme yontemi var miydi ? Ben kitapta Lestat’in Marius’u bulmak icin her tarafa yazi biraktigini hatirliyorum ama filmde boyle bir olay oldugunu unutmusum. Demek ki bir ara tekrar izlemem gerekiyor.
    Ellerina saglik Al2 Ankara’ya da tasinmissin. Bu vesileyle donusunun hayirli olmasini da dileyeyim.

  2. avatar

    Beğenmene çok sevindim dostum 🙂

    Filmde böyle bir sahne vardı diye hatırlıyorum. Avrupayı gezerlerken mesajlar bırakıyorlardı sanırım. Belki de filmle kitabı karıştırıyorumdur, ben de ilk fırsata baştan izleyeyim en güzeli 🙂

  3. avatar
    Mehmet Canpolat -

    Kahramanın psikolojik gitgelleri ile bilimkurguyu çok güzel harmanlamış, çok güzel bir öykü. Zengin hayal dünyanıza yakışacak kadar samimi bir anlatım olmuş.

Yorum yapın