PARALEL

6

Size anlatacağım hikâye, ne gerçek, ne de hayal ürünü. Bunca yıl sonra bile, halâ düşündüğümde ‘gerçek miydi yahu?‘ diye tereddütte kalırım. Belki de bunu gerçekten yaşadım. Yoksa anısının bu kadar kuvvetli olması ve yıllar sonra bile denemeler yapmam boşuna mı?

Liseyi bitirdiğim yıldı. Yaz tatili yeni başlamış, kankalar bir yerlere gitmiş, bense sıkıntı ve yazın ilk sıcak günleriyle bunalmaya başlamıştım. Bilgisayarım arızalandığından onunla da vakit geçiremiyor, tamamı okunmuş, hatta bazıları ikişer defa okunmuş, kitaplarımın yığıldığı kitaplığımın karşısında dakikalarca vakit geçiriyordum.

Sokaklar dolaşılamayacak kadar sıcak, tatil yerleri gidilemeyecek kadar pahalıydı. Televizyonu da pek sevmediğimden bir gün kumandayı karşı koltuğa fırlatıp odamın düzenini değiştirmeye giriştim. Size de olmuştur, öyle, bir anda kalkar bir şey yaparsınız düşünmeden. Yatağımı odanın ortasına çekip kitapları devirmeden kitaplığımı yatağın eski yerine ittirmeye çalışıyordum. Bir elim kitaplıkta, diğeri duvara dayanmış halde yavaş yavaş ittirirken onu duydum; “N’oluyor yaa?”

Evde yalnızdım, ses tanıdıktı ve arkamdan geliyordu. Sırtımdan bir anda boşalan soğuk terle, kala kaldım. Ayakta durmuş, üzerinde benim şortum ve en sevdiğim gömleğimle bana bakan BEN, benim kadar şaşkındı. Geri geri iki adım atıp, odanın ortasındaki yatağa çöküverdi. O manzarayı aklıma getirdiğim şu anda bile sırtım ürperiyor.

– Ne yapıyorsun? Sen nasıl.. ya olamaz! Deliriyor muyum?

Duvarın dibine çökmüş ve gözlerimi kırpmadan ona bakıyordum. Birbirimize bakıp ikimiz de sağ elimizi şaşkınlıkla başımıza koyduk. Benle aynı hareketi, benim gibi yapıyor olsa da, arkamda bir anda ortaya çıkan bu ikinci ben, benim kadar şaşkın, paniklemiş ama farklıydı. Delirmiş miydim? Yoksa başka birinin deliliği mi oluyordum? Konuşan yine o oldu.

– Konuşsana!
– Ne diyeyim, ben de şaşırdım. Sen nerden çıktın? Rüya mı görüyorum?
– Asıl sen çıktın ortaya. Odama geliyorum ve birinin yatağımın yerini değiştirdiğini, dolabımı ittirdiğini görüyorum. VE O KİŞİ BENİM!
– Asıl sen bensin. Aha, delirdim galiba sıkıntıdan! Bir bu eksikti.

Sinirli, şaşkın, inceleyen gözlerle susup birbirimize baktık. Gömleğimin içine her zaman tişört giyerim. O giymemişti ve önü açıktı. Kendine baya iyi bakmıştı, çünkü baklava gibi kaslarını görebiliyordum. Benimse her gün büyüyen bir göbeğim vardı o zamanlar. Yeni traş olmuş ve saçları jöleliydi, oysa ben asla jöle kullanmam ve genelde kirli sakal gezerdim.

Gülümseyip bana elini uzattı. Ancak o zaman farkettim halâ yerde oturduğumu. Elini tutup kalktım.

– Adın ne?
– Cem. Senin?
– Benim de.

Kaşlarını çatıp tekrar yatağa oturdu. Ben de yanına oturup darmadağın odaya baktım bir süre.

– Yani nedir şimdi? Ne oldu sence?
– Ne bileyim? Paralel evren şeysi mi acaba?
– Oha! Çok bilimkurgu okumanın sonucu, gördüğüm rüyaya bak.
– NE rüyası dıngıl. Baya baya gerçek gibi.

Bir süre bakıştıktan sonra siniri bozulmuş gibi gülmeye başladı. ‘Demek gülerken böyle görünüyorum‘ diye düşündüm. Beni de bir gülme aldı. Biraz sonra aniden, gülmesi kesilip sabit bir noktaya baktığını fark edip ben de sustum. Çalışma masamdaki fotoğrafa bakıyordu. Uzanıp resmi elime aldım.

– Hatırlıyor musun o günü?
– Evet, ama çerçeve farklı. Benim değil, senin evrenindeyiz anlaşılan.

Bir anda işler değişti. Misafir değil, ev sahibi olarak paralel evrenden gelen kopyama ev sahipliği yapacağım tuttu.

– Tamam sakin ol, sana su getireyim mi?
– Kendim alırım, ev aynı nasılsa. Ne yapacağız şimdi sen onu söyle.

Ben elimdeki resme bakarken o kalkıp mutfağa doğru yürüdü. Yürürken aynı benim sinirli zamanlarımda yaptığım gibi boynunu sağa sola çevirip çıtlattığında rüyada olmadığımı düşündüm. İnsan bu kadar detaylı rüya görmez. Görmez değil mi?

Mutfaktan elinde boş bardakla ve kocaman açılmış gözlerle döndü.

– Ne oldu? Niye öyle bakıyorsun?
– Bana yalan söyleme, dürüst ol, bir şey soracağım.
– Sor.
– Salonda pipo kokusu var. Babamız yaşıyor mu?
– Nasıl soru o? Tabii ki yaşıyor.

Bardağı düşürüp iki elini başının üstünde kenetledi. Yine aynı bakış; şaşkınlık, mutluluk ve kaybolmuş bir çocuk yüzü.

– Babamız geçen yıl öldü benim tarafta!
– Ne diyorsun?!
– N’oluyor bana ya? Nasıl oluyor da gerçek olabiliyor?!
– Bana sorma, ben de şaşkınım. Seni nasıl geri döndüreceğimizi bulalım.
– Ben .. geri dönmesem olmaz mı?
– Saçmalama! Nasıl açıklarız bunu? Hem diğer tarafta aniden yok olman çok tehlikeli. Annemizi yalnız bırakmış olmaz mısın?

Uzun süre omuzlarını düşürüp düşündükten sonra başını kaldırıp ıslak gözlerle bana baktı. Hiç unutmadım o bakışı. Daha sonra bir gün aynada tekrar o bakışı gördüğümde bunun da rüya olmadığına emin oldum. Bana bakıp “Haksızlık bu” dedi ve yatağa çöküp ağlamaya başladı. Şimdi şimdi fark ediyorum ki ikimiz de yaşadığımız şeye farklı tepki vermiştik. Olay beni donuklaştırırken, onu bir duygudan diğerine sürüklüyordu. Babasının bu tarafta yaşadığını öğrenip geri dönmek zorunda ama nasıl yapacağını bilmez bir haldeydi. Ona, yani kendime acıdım. Benden daha iyi durumdaydı fiziksel olarak, ama içi çürüktü sanki.

Bir süre daha ağlayıp hıçkırarak açıldı. Ona su verdiğimi ve hiç konuşmadan salona geçip bir süre oturduğumuzu hatırlıyorum.

– Geri dönmenin bir yolu var mı bilmiyorum. Nasıl geldiğimi bile bilmiyorum. Salondan odama geldim ve seni kitaplığı iterken buldum. Koridorda bir şey oldu belki de.
– Aynı şeyi tekrarlayalım, belki işe yarar.
– Denemeye değer.
– Ben tekrar odaya gidiyorum, sen de birazdan aynı hareketleri yaparak gel.
– İşe yararsa bir daha görüşemeyebiliriz. Senden bir şey rica etsem?
– Babamla mı ilgili?
– Ona sıkı sıkı sarıl benim için olur mu?
– Tamam. Çok tuhaf birşey bu.
– Çok acayip hem de.

Tekrar gülümsemesi geri geldiğinde sarılıp vedalaştık. Odaya gidip tekrar yere çöktüm ve bir elimi dolaba, diğerini duvara dayayıp içeri seslendim.

– Başla şimdi.
– Tamam geliyorum.

Gözlerimi yumup bunun işe yaraması için dua ettiğimi, ama bir yandan da işe yaramamasını, bunun rüya olmadığını görmeyi, akşam bizimkiler döndüğünde bu olayın büyümesini istediğimi hatırlıyorum. Kendi kendime ‘öyle düşünme, gitmesi lazım. Ne biçim kıyamet kopar gidemezse‘ dediğimi hatırlıyorum. Bir süre dolabı yavaş yavaş ittirdikten sonra gözlerimi açıp sağa sola bakındım. Ses yoktu.

– Cem?
– ..
– Cem burda mısın gittin mi?

Salona giderken içim sıkıntıyla doldu. ‘Ne biçim hayal kurdum yahu, sıkıntının insana ettiğine bak.’ diye içimden geçiriyordum. Salona girerken evin kapısı şiddetle çarpılarak kapandı. Olduğum yerde zıpladım. Kalakaldım. Birkaç saniye boyunca kalbim kulaklarımda tamtam davulları çaldı ve dünya adeta sallandı. ‘Buradaydı! Gidemedi!’

Kapıya koşup açtım ve apartmanın içine doğru seslendim

– Cem dur!

Cevap vermedi, paldır kültür alt katlara inen ayak seslerini duydum. İnsanın nutku tutulur ya bazen, koşamadım arkasından. Sadece aynı şeyi tekrarlayıp seslendim “Cem! Dur!” Kapıyı kapatıp pencereye koştum. “Cem! Bekle!”

Sokaktan aşağı paldır küldür koşarak uzaklaşıyordu. Paralel evrenden misafir ikizim sırtında en sevdiğim gömleğim, altında şortum ve ayağında spor ayakkabılarımla.

Akşam bizimkiler eve döndüğünde salonda oturuyordum. Işıklar kapalı, gözüm karşıdaki apartmanların ışığına takılmış şekilde, boş boş oturuyordum. Ne sıkıntı kalmıştı ne bunalma. Koskoca bir soru işareti gelip baş köşeye oturmuştu sadece.

Eğer bu bir hayal veya rüya idiyse de, o gün olanlarla ilgili kafamı en çok kurcalayan şey, spor ayakkabılarımı evde bulamadığımızdı.

Paylaş

6 yorum

  1. avatar
    burak yıldız -

    güzel hikaye , sürükleyici tebrikler bize böyle bir şey sunduğunuz için teşekkürler .

  2. avatar
    Serdar Burak YILDIZ -

    Degisik bir oyku olmus ancak hosuma gitmeyen kismi kesinlikle devama ihtiyac duymasi, bu haliyle kalirsa yazik olacagini dusunuyorum. Kisacasi yazmaya devam dostum 🙂

Yorum yapın