Bilimkurgu Hikaye Hikayeler

Yüzey

“Ölüm çok eski bir şeydir ama her insana yeni görünür.”
TURGENYEV

“Ölüm başka bir yaşamın kaynağıdır.”
MONTAIGNE

Bazı şeyler göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşiyordu. Mesela bir kurşunun hedefini vurması veya bir dalganın insanı alabora edip suyun derinlerine çekmesi…

Burak için de her şey, böyle göz açıp kapayıncaya kadar, çabucak olmuştu. Yaklaşık 12 saat önce trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Sabah, erken saatte işe gitmek üzere eşi Canan’la vedalaşmış ve motosikletine atlayıp yola koyulmuştu. Canan, motosikletin güvenli olmadığına inanıyordu ve eşinin bu aracı kullanmasını istemiyordu. Ancak Burak, İstanbul trafiğinde motosikletin çok işe yaradığını ve zaman kazandırdığını düşünüyordu. Canan’ı kırmak istemiyordu ama gününün 3-4 saatini de trafikte harcamaya niyeti yoktu. Eşinin zamanla bu konuda daha anlayışlı olacağına inanıyordu.

Eğer magandanın biri, sağ şeritte ilerlerken önüne aniden kırmamış olsa, Burak da araca çarpmamak için, direksiyonu ani bir refleksle bariyerlere doğru çevirmemiş olsa; büyük ihtimalle Canan haklı çıkamayacaktı. Ancak olan olmuştu ve Canan’ın korktuğu şey gerçekleşmişti. Burak bariyerlere çarptıktan sonra motosikletin üzerinden fırlamış ve yaklaşık 8-9 metre öteye savrulmuştu. Savrulduğu yerde başka bariyerler vardı ve gri renkli metallerin keskin kısımları, 27 yaşındaki gencin bedenini ikiye ayırmıştı. O son anlarında bir şey hissettiğini söyleyemezdi.

Oracıkta, hemen ölmüştü.

Sonrasında hatırladığı tek şey, birilerinin bir morg odasında motosikletler hakkında konuşuyor olmasıydı. Gözlerini açtığında, önce üzerindeki örtüyü fark etti. Örtünün beyaz dokusu ve bu dokunun arasından sıyrılıp gözlerine ulaşan ve ilk birkaç saniye delice yakan floresan lambanın ışığı dışında bir şey göremiyordu.

“Çok kötü ölmüş,” diyordu bir ses. “Allah düşmanımın başına vermesin böyle ölümü.”

Hemen yanındaki, daha donuk bir ses tonuyla “Bence tam layığını bulmuş,” dedi. Sonra da söylediğini açıklamak istercesine, “Motora binilir mi abi bu ülkede?” diye sordu. “Yürüyen cenaze aracı bu motorlar, herkes bilir bunu.”

Bu sözlerin hemen ardından cebinden naneli bir sakız aldı ve ağzına attı. İlk ses itiraz etti.

“Ne alakası var abicim? Motor da bir taşıt nihayetinde. Kaskını taktıktan, kurallara uyduktan sonra, otomobilden farkı ne?”

İkinci adam, ağzındaki sakızdan ötürü sinir bozucu bir tavırla konuştu. “Bu arkadaşın kafasında da kask vardı Mehmet,” dedi. “Boş boş konuşuyorsun. Kafada kask olsa ne yazar? Biri sana vurdu mu; uçup gidiyorsun sapandan fırlayan taş misali.”

İlk sesin sahibi adam başka bir şey söylemedi. Tartışmayı kaybettiğine mi inanıyordu yoksa arkadaşına laf anlatmak mı istemiyordu; Burak, bunu bilemedi. Tam olarak nerede olduğunu ve ne diye bu adamlarla aynı ortamda bulunduğunu kavramaya çabalıyordu. Hem, kimden bahsediyorlardı?

Üzerindeki örtüyü kaldırmak için ellerini uzattı fakat tuhaf bir şey oldu. Elleri, beyaz örtünün içinden geçiverdi. Kafasını hafif kaldırınca, yüzünün de örtünün dışına çıktığını gördü. Önce gözlerini yakan ışığın kaynağını, sonra da içinde bulunduğu odanın tavanını gördü. Başını çevirip baktı ve gri-metal dolaplarla dolu bir odada, bir sedye üzerinde olduğunu gördü. Bu neydi şimdi? Uzandığı yerden hızlı bir hareketle doğrulmaya çalıştı ancak dengesini kaybedip yere düştü.

“Ne yapıyorsun lan sen?” diye sordu ikinci adam.

Başını kaldırıp sesin geldiği yöne baktı ve kısa boylu, bıyıklı adamı gördü. Konuşurken ağzından dumanlar çıkıyordu. Dumanın sebebi, odanın soğuk olmasıydı muhtemelen çünkü aynı zamanda titriyordu. Hemen yanında da uzun boylu, ince yapılı ve kel, başka bir adam daha olduğunu fark etti. Uzun adamın ağzında bir sigara bulunuyordu ve elindeki çakmakla sigarayı yakmaya çalışıyordu.

“Morgda sigara içilir mi sığır?” diye bağırdı kısa adam.

Ayazda kalmış bir kuru dal gibi titrerken, öfkeyle konuşuyor ve bunu yaparken de zaman zaman kekeliyordu. Uzun adam istifini bozmadı ve sigarayı yakıverdi. Çakmağın ateşi, sigaranın ucunu yaktı ve sonra görevini yerine getiren bir asker gibi mağrur bir şekilde kayboldu.

Sedyeyi işaret ederek, “Arkadaşın pasif içici olacağını mı düşünüyorsun?” diye sordu ve gevrek gevrek güldü. Burak, kendisini toparladı ve güçlükle de olsa ayağa kalktı.

“Burada ne arıyorum ben?” diye sordu.

Kısa adam, diğerinin ağzındaki sigarayı hızlı bir el hareketiyle çekip aldı ve “Kendine hakaret ettirmek hoşuna gidiyor değil mi?” diye sordu. İki parmağını tükürüğü ile ıslattı ve sigaranın yanan kısmını arasına alarak söndürdü. Yüzündeki ifade, bunu yaparken canının hiç yanmadığını anlatıyordu.

“Birazdan merhumun ailesi gelecek ve ölüyü teşhis edecek. İçeride sigara içildiğini hastane yönetimine söylerlerse, ne olur biliyor musun?”

Burak, kaşlarını çattı ve gözlerini kıstı. Neler oluyordu? Ellerini ancak içinden geçirebildiği sedyeye döndü ve beyaz örtünün altında bir şey olduğunu idrak etti. Biri vardı orada. Birden bedenini dehşet ve panik duygusunun sardığını hissetti.

“Bu da ne?” diye sordu. Elini örtüye doğru savurdu ancak örtüyü tutup kaldıramadı. Eli, sobadan çıkan dumanın içerisinde gezinir gibi gezindi ve örtünün içinden geçti. Dokunamama duygusu, fena halde canını sıkıyordu.

“Ya, bu kapalı yerde sigara içmeme olayını da amma abarttılar,” dedi uzun olan. Kısa olan fesuphanallah çekip sigara izmaritini çöp kutusunun içine attı.

“Biri bana burada neler olduğunu anlatabilir mi?” diye sordu Burak.

Laurel ve Hardy gibi görünen iki tip, genç adamın sesine yine yanıt vermediler. Burak, çıldırmak üzere olduğunu hissetti. Adamlara doğru atıldı ve uzun olanın yakasını iki eliyle tutmaya çalıştı. Ancak, beyaz örtüde olduğu gibi bunu da başaramadı. Adamın içinden geçip yere düştü.

“Buradan lütfen,” diye bir ses duyuldu odanın dışından.

“Toparlan geliyorlar,” dedi kısa olan. “Gördün mü bak? Sigarayı ağzından almasaydım bizi yakalatacaktın. Senin yüzünden ben de ceza yiyebilirdim.”

Uzun olanı aptal aptal sırıtırken, Burak düştüğü yerden kalktı. Kafasında binlerce soru vardı ve neler olduğunu anlayamıyordu. Adamların kendisini neden göremediğini, sesine neden karşılık vermediğini merak ediyordu. Bu durum, bir şaka olamayacak kadar tuhaftı. Aslında yaşananların bir şaka olmadığını içten içe biliyordu. Burada olan biten şeyin, şakayla falan ilgisi yoktu.

Morgun kapısı açıldı ve içeriye tanıdık biri girdi. Yüzü bembeyaz, gözleri kıpkırmızı ve berbat görünümüyle Canan kapıdaydı. Kapıyı açan görevlinin hemen yanında, Canan’ın arkasında da en yakın arkadaşı Filiz duruyordu. Filiz’in de hali, Canan’dan farklı değildi. Filiz’in hemen yanında, kesinlikle orada olmayı önemsemeyen biri daha vardı. Bu tuhaf adam da Canan’ın arkadaşı mıydı? Daha önce gördüğü biri olmadığına yemin edebilirdi.

“Canan,” diye haykırdı Burak ve sevgilisine doğru koştu. Sarılmak için kollarını açtı ancak genç kızın içinden geçip koridorun diğer ucuna doğru savruldu. Canan veya yanındakilerde herhangi bir değişim olmamış gibiydi.

“Ben yapamayacağım,” dedi Canan. “Bunu yapmak istemiyorum.”

Filiz, arkadaşına sarıldı ve kulağına eğilerek “Yapmalısın,” dedi. “Bunun ne kadar acı verdiğini ve zor olduğunu tahmin ediyorum. Ama başka bir yolu yok.”

Filiz ve Canan içeri girdi. Uzun olan görevli, elini örtüye doğru uzattı ve kaldırmadan evvel “Hazır olduğunuzda açabilirim hanımefendi,” dedi.

Gözleri, Canan’ın üzerindeydi. Adamın bakışlarından, tek derdinin matem içerisindeki kadının bluzunun açık düğmelerinden görünen göğüslerine bakabilmek olduğu çok belliydi. Filiz de bunu fark etmiş olacak ki; arkadaşının önüne geçti ve bir nevi adamın kötü niyetli bakışlarına siper oldu. Arkadaşının gözlerindeki yaşı sildi.

“Bunu yapabilirsin,” dedi. Burak, kapıda durmuş, olanları izliyordu.

“Bu olamaz,” dedi yavaş yavaş olanları idrak etmeye başlayarak.

Canan, başını sallayarak “Tamam,” dedi. “Yapacağım.”

Burak, o andan sonra olanları dehşetle izledi. Canan, bir yandan hıçkırarak ağlıyor; diğer yandan ise görevlilerin sadece göğüs kısmına kadar kaldırdığı beyaz örtünün altındaki cesedin sahibinin yüzüne bakmaya çalışıyordu. Bunu becerebildiği pek söylenemezdi çünkü başını bir sağa bir sola çeviriyor, “Tanrı’m o olmasın, o olmasın,” deyip duruyordu. Sonunda korkusuyla yüzleşti ve sedyenin üzerinde yatan bedenin yüzüne bakabildi. Burak’ın solgun yüzünü görünce dayanamayarak yere yığıldı. Görevlilerin olan biteni anlaması için kimsenin bir şey söylemesine lüzum yoktu ama Filiz, arkadaşını kollarından tutup kaldırmaya çalışırken “Bu o,” dedi.

“Burak.”

Burak, öfke ve hayretle karışık duygu girdabının içinde doğruldu ve o an, bir şeyin farkına vardı.

Ölmüştü ve artık ortalarda dolanan bir ruhtan ibaretti. Ne sevgilisi, ne de yaşayan diğer insanlar onu görebiliyordu.

Görevliler ve Filiz, Canan’ı morgdan dışarı çıkarırken; Burak hala sesini duyurmaya çalışıyordu. Ciğeri yırtılacakmış gibi haykırıyor, durmaksızın bir şeylere dokunmaya çabalıyordu.  Dokunamadığını gördükçe daha hırçınlaşıyordu ve bunun, durumuna zerre yararı olmuyordu. Bütün çabalarına karşın kimse adamı görmüyor, dinlemiyordu. Çaresizce olduğu yere çöktü. Nefes nefeseydi ve boğazının acıdığını hissediyordu. Gerçekten ölmüş müydü? Kafasının içindekileri yoklaması gerektiğini hissetti. Bir şeyler olmalıydı hatırladığı. Bazı resimler canlanıverdi gözlerinin önünde. Motosikletinin üzerinde işe giderken, önüne bir aracın kırdığını hatırlıyordu. Araca çarpmamak için ani bir hamle yaptığını da anımsıyordu ama sonrası? Sonrası yoktu.

Kafasını kaldırıp boş morga baktı. Herkes gitmişti. Şimdi bu soğuk ve boş odada kendisiyle, sedyenin üzerinde yatan dokunamadığı cansız bedeniyle baş başaydı. Muhtemelen metal çekmecelerde daha başka ölü bedenler de vardı. Omzuna bir el dokunmasa, sonsuza kadar öylece kalacağını düşünüyordu. Ama bir elin kendisine dokunması,  hem içinde bir umut ışığının yanmasını sağladı hem de tükenmişliğine ilaç oldu. Başını çevirdi ve kendisine dokunanın, morgun kapısı açıldığında Filiz’in arkasında duran ifadesiz adam olduğunu gördü.

Burak’a doğru yaklaştı ve “Siz dönenler,” dedi. “Hepiniz aynısınız.”

Gözlerine inanamıyordu. Bu adam her nasılsa kendisini görüyor olmalıydı. Kimdi bu adam?

Burak, adama doğru baktı. “Sen,” dedi. “Beni görüyor musun?”

Adam, morgun ışıklarını kapadı ve “Şimdi daha iyi,” dedi. “Bu ışıklara bir türlü alışamadım. Gözlerimi dağlıyorlar sanki. Buna bir çözüm bulmaları için defalarca dilekçe verdim. Her şeyi yapabiliyorlar ancak ışıkları çözemiyorlar.”

Burak, afallamış bir biçimde adama doğru yaklaşarak “Neler oluyor?” diye sordu. “Sen de kimsin?”

Adam, Burak’a yine ifadesiz bir şekilde baktı ve “Ben senin danışmanınım,” dedi. “Yeni haline alışman için sana yardımcı olmaya geldim.”

Morgun kapısı yeniden açıldı ve içeriye uzun boylu kel adam girdi. Burak’ın iki parçaya ayrılmış bedenine birkaç saniye baktı ve midesi bulanır gibi olunca da sedyeyi açık duran çekmeceden içeri itiverdi.

“Allah ölümün de hayırlısını nasip etsin,” dedi bir kez daha ve dışarı çıktı.

Burak’ı da, karşısında duran donuk suratlı adamı da görmemişti yine. Ellerini, bir şey bulamışçasına önlüğüne sildi. Yüzünde tiksindiğini açıkça gösteren bir ifade bulunuyordu.

“Şu anda kafanda binlerce soru olduğunu biliyorum,” dedi adam. Uzun boylu görevli hiç umurunda değilmiş gibiydi.

“Hepsinin cevabını kısa zaman içinde bulacaksın, endişe etme. Ama öncelikle sakin olmalısın. Ölümü kabullenmek zordur. Kimse artık yaşayanlardan biri olmadığını öylece kabul etmek istemez. Bu durumun dehşetengiz olduğunu inkâr etmiyorum. Ama şunu söylemeliyim, ben bunun için burada değilim. Ölümü kabullenmekten daha zor bir süreç bekliyor seni ve ben, aslında sana bu konuda rehber olmak amacıyla buradayım.”

Burak, başını ellerinin arasına aldı ve “Anlamıyorum,” dedi. “Her şey o kadar çabuk oldu ki…”

Adam, Burak’a yaklaştı ve “Bunu yukarıda konuşalım mı?” diye sordu. Burak, aklı karışmış vaziyette küçük bir çocuk gibi öylece dikiliyordu. Yukarı mı, diye düşündü. Adam, Burak’ın durumuna aldırış etmiyormuş gibi anlatmaya devam ediyordu.

“Morglar, her zaman çok kalabalık ve yoğun yerler olmuştur. Birazdan buraya başka yenileri getirecekler ve bu soğuk oda, yeniden çok gürültülü ve hüzünlü olacak. Bu arada belirtmeliyim ki hüznü hiç sevmem. Yakınlarını kaybedenlerin ağıtlarından da nefret ederim.”

“Ne saçmalıyorsun sen?” diye sordu Burak. İçi yangın yeriydi. Öfkeliydi, korkuyordu ve en önemlisi de kendisini boşlukta hissediyordu.

“Burada sadece ölüler var.”

Adam ilk defa suratındaki donuk ifadeyi değiştirdi ve bir yaşam belirtisi (oysa belli ki o da bir ölüydü) gösterdi. Gülümseyerek “İnan bana,” dedi. “Burası özellikle geceleri bir pazar yeri kadar yoğun olur.”

Her şey giderek daha saçma ve karmaşık geliyordu. Burak, uyanmak istediğini fark etti. Öyle ya? Bu, aptal bir kâbustu ve bu saçmalığın son bulması için tek yapması gereken, bir şekilde uyanmaktı.

“Uyanmalıyım,” dedi karşısındaki adama bakmadan. Gözleri bir şeyler arıyordu. Henüz ne aradığını kendisi de bilmiyordu.

“Uyanmak mı?” diye sordu adam. Yüzünde bu kez alaycı bir ifade belirdi ve “Anlamıyorsun,” dedi. “Siz dönenlerle uğraşmaktan gerçekten sıkıldım. Bir an önce bölümümü değiştirmeliyim.”

Burak adamı dinlemiyordu. Odanın içerisinde dolaşmaya başladı. Nasıl uyanacağını düşünüyordu. Kâbuslardan nasıl uyanılırdı ki? Kâbuslarını ve bunlardan kan ter içinde, fena korkmuş halde uyanışlarını düşünmeye başladı.

“Uyanmak için önce uyuyor olman gerekiyor,” dedi adam.

Ses tonu, bunaldığını itiraf ediyordu.  Burak’ın koluna girdi ve “Kendini bana bırak,” dedi. Burak, adamı kendinden uzaklaştırmak istedi ancak başaramadı. Adam, ahtapot gibi sarıvermişti kendisini. Ağzını açıp bir şey söyleyecek oldu ama yapamadı. Birden yükselmeye başladılar. Uçarcasına hastanenin beton döşemelerini hızla geçip zemin kata çıktılar. Her şey bir saniye kadar kısa bir zaman diliminde gerçekleşmişti. Burak, içinden geçtikleri her şeyi hem görmüş hem de hissetmişti. Betonu, içindeki demirleri, üzerindeki eskimiş ve yer yer çatlamış seramikleri, tesisat borularını ve elektrik kablolarını…

“İlk seferde biraz bulantı yapabilir,” dedi adam. Burak, çalışma düğmesine basılmış bir makine gibi hissetti kendini çünkü adam bulantı der demez, gerçekten de midesi bulanmaya başlamıştı. Kusacağını düşündü bir an ama kusmadı. Ölüler, kusabilir miydi?

Hastanenin lobisinde ayakta dikiliyorlardı şimdi. Doktorlar, hemşireler, hasta bakıcılar ve diğer sağlık çalışanları da bu hengâmenin birer parçası olmuşlardı.

“Biraz daha iyi misin?” diye sordu adam. Sonra da sorusunun cevabını almadan, etraflarındaki bütün koşturmacayı seyrederek “Hastanelerden nefret ediyorum,” dedi. “Burayı tasarlayan bölümdekilere de söyledim. Sence de her şey, fazla kasvetli değil mi?

Burak, bu gizemli adamın iyi olup olmadığını sormasına karşın hiç umursamadığını anladı. Bu adamın gerçekten umursadığı bir şey var mıydı?

Akşam olmak üzereydi ve hastanenin acil girişi hayli kalabalıktı. Bir ambulans, acı acı bağıran siren sesleri içinde girişe yaklaşıyordu. Burak, çevresinde olan bitene bakıyordu. Her şey çok anlamsız görünüyordu.

“Adın neydi?” diye sordu adam. Bunları söylerken de ellerini iki yana açtı ve ayrılan iki eli arasından ince bir ışık demeti çıkıverdi. Işık demetinden bir şey okuyormuş gibi gözlerini kıstı ve “Burak Yıldırım,” dedi. “27 yaşında bir erkek olduğun yazıyor.”

Baştan aşağı süzdü ve “Gayet erkek gibi görünüyorsun,” dedi. Sonra da kendisinden hiç beklenmeyecek şekilde gevrek gevrek güldü.

“Benim adım 45B78AX,” dedi.  “Ben de senin gibi bir ölüyüm ve son birkaç saattir yaşadığın her şeyi (morgda olanları kastediyor olmalıydı) yaşadım. Bundan yaklaşık 46 yıl önce, son seferimde üniversitede öğretmenlik yapıyordum. Sağcı ve solcu iki grubun çatışması arasında kaldım ve göğsüme giren bir kurşun yüzünden hayatımı kaybettim.”

Bunları söyledikten sonra kendine güldü ve “Bu deyimi hala kullandığıma inanamıyorum,” dedi. Burak, anlamadığını belirten bir ifadeyle bakınca “Hayatımı kaybetmekten bahsediyordum,” dedi. “Aslında hayatını falan kaybetmiyorsun. Gerçek hayat yeni başlıyor.”

“Söylediklerin çok anlamsız,” dedi Burak. Patlamak üzere olduğunu hissediyordu. Bir elini boğazına götürdü. Yutkunmaya çalıştı ancak başaramadı. Sanki boğuluyor gibi hissediyordu.

“Ne hissettiğini biliyorum,” dedi adam. “Bizim için (yani yolculuktan döndükten sonra) derinlerde fazla kalmak iyi değil, bunu bilmelisin.”

Burak, kaşlarını çatarak adama dikti gözlerini. Derinler mi demişti?

Adam, başını kaldırdı ve gökyüzüne bakarak “Yüzeye çıkmalıyız,” dedi.

“Daha fazla bu saçmalıklara katlanamayacağım,” dedi Burak. 45B78AX, ellerini cebine soktu ve henüz hazır değil diye geçirdi içinden.

Sonra da “Hazır değil ve bu yüzden onu yüzeye götüremem,” dedi. Sesli düşünmüştü ve bunu bilerek yapmamıştı. Ancak yanındaki çömezin kendisini işittiği falan yoktu.

“Beni dinlersen iyi edersin,” dedi 45B78AX. “Bu senin üçüncü dönüşün. Daha evvel bütün bunları iki kez daha yaşadın ama hatırlamıyorsun. Hatırlamaman normal ama yine de üçüncü kez dönen birisi için fazla tepki verdiğini düşünüyorum. Bunu da raporuma ekleyeceğim. Hafızamız, her dönüşten sonra bulutta depolanır ve kişi bir şekilde, daha önceki yolculukların anılarını (en azından önemli anlarını) bazen hatırlamayı başarır.”

Burak, başını kaldırıp adama öfkeyle baktı ve “Sen ne saçmalıyorsun böyle?” diye sordu.

“Öldükten sonra gözlerimi ilk açtığımda senin yaşadığına benzer şeyleri yaşadım. Bir an kadar önce Yıldız Teknik Üniversitesi’nde ders anlatmak üzere konferans salonuna yürüyordum. Fakat bir an sonra kendimi mezarlıkta bulmuştum. Sonradan gördüm ki; aslında üçüncü ve son dönüşümü yaşıyormuşum.”

Burak, adama şaşırmış biçimde baktı ve bir şey söylemek için ağzını açtığı anda danışman, araya girdi.

“Evet,” dedi. “Sen şanslısın Burak. Ben öldüğümü ancak mezarlıkta annem, babam ve eşim ağlarken anlayabildim. Kalabalık içinde kendimi göstermek, sesimi duyurmak için nasıl paralandım tahmin edebilirsin sanırım. Ölmediğimi anlatmaya çalışıyordum çaresizce. Annem, babama sarılmıştı ve biteviye ağlıyorlardı. Kalabalıktaki herkese dokunmaya çalışıyor; ancak beceremiyordum. Sonra danışmanımı fark ettim. Hiçbir şey umurunda değilmiş, orada zorla tutuluyormuş gibi ifadesiz şekilde öylece kalabalığın içinde dikilen birini gördüm.  P88H59B idi adı. İyi bir danışmandı ama tam biraz ketumdu.”

“Anlamıyorum,” diye girdi araya Burak. “Cennet ve cehennem?” diye sordu. “Öteki dünya?”

45B78AX güldü. “Başka bir dünya yok dostum,” dedi. “Büyük hayal kırıklığına uğrayacağını biliyorum ama söylediğim gerçek. Cennet ve cehenneme gelince, onlar da yok. Ama ölümden sonrası kimisi için cehenneme dönüyor dersem, yalan söylemiş olmam herhalde.”

Burak, sevgilisine uzaktan bakmanın ve ona dokunamamanın, ulaşamamanın; cehennemin bizzat kendisi olduğunu hissetti o anda. Büyük ve derin kazanlar içinde yanmaktan daha beter hissettiriyordu insana.

“Her yolculuk, bize gerçek hayat için bir tecrübe kazandırmak için yapılır. Mesela ben, ilk seferde 8. yüzyılda Doğu Roma İmparatorluğu’nda bir demirciydim. Ardından 15. yüzyılın sonlarına doğru bir denizci olarak yaşadım. İnanmayabilirsin ama Kristof Kolomb’un gemisinde görevliydim.”

Bu sözleri söylerken oldukça mağrur görünüyordu. Burak, anlamsızca adama bakmaya devam ederken, danışman sözlerine devam etti.

“Son seferimi zaten biliyorsun. Eğer bu durumu çabucak kabullenip sana verilen işleri yaparsan, her şeyin zamanla yoluna girdiğini göreceksin.”

“Ne işi?” diye sordu Burak.

Danışman, alaycı bir ifadeyle güldü ve “Sonsuza kadar etrafta gezineceğini mi sandın yoksa?” diye sordu. “Kusura bakma ama bir trafik kazasında öldün diye, binlerce yıl yatacak değilsin. Kendini sevimli hayalet Casper mı sanıyorsun?”

Burak, midesinde yine o kötü kıpırdanmaları hissediyordu. Kusacak gibiydi ama kusamıyordu. Berbat bir duyguydu ve belli ki artık bu duyguyla yaşamayı öğrenmesi gerekecekti.

“Ölümü, yani dönüşü kabullendikten sonrası için burada olduğumu söylemiştim, hatırlıyorsan,” dedi 45B78AX. Hastanenin acil kapısına iki ambulans arka arkaya yanaştı ve içinden iki ayrı sedye çıktı. Sedyelerin üzerinde bulunanlardan birinin ağzında oksijen maskesi bulunuyordu. Diğeri ise öylece hareketsiz yatıyordu.

“Bunun nasıl bir döngü olduğunu görebiliyor musun?” diye sordu. Muazzam bir şeye bakıyor gibiydi. Bakışlarından ne kadar hayran olduğu anlaşılıyordu.

“İnsanlar doğuyor, insanlar ölüyor…”

Ambulanslardan biri sirenlerini kapatıp otoparka doğru giriş yaptı.

“Günahlar ve sevaplar,” dedi utanarak Burak. Giderek öldüğü gerçeğini kabullenmeye başladığını hissediyordu. O lanet olası maganda yüzünden ölmüştü işte. Yaşarken, ölümünün böyle aptalca ve boşu boşuna olacağını hiç düşünmemişti.

“Onlar ne olacak?” diye sordu. Günahlar ve sevapların anlamı neydi hakikaten?

45B78AX, bu sefer içten ve gayet sıcak bir gülümsemeyle baktı gence. Muhtemelen kendisine acıyan birinin bakışlarıydı bu ama önemsemedi. Burak, bu bakışlardan cesaret aldı ve sorularını sıralamaya başladı.

“İyi bir insan olmanın bir önemi yok mu yani? Hayatı boyunca kötülük yapanla iyilik yapan aynı mı?”

“Onlar sadece yüzeyde sana verilecek olan yeni pozisyonun için belirleyici kıstaslardan birisi sayılıyor.”

“Tanrı, peki ya bir Tanrı yok mu?”

“Sakin ol,” dedi danışmanı. “Elbette Tanrı var. Hem de istemediğin kadar fazla sayıdalar. Bu gerçek sandığımız hayatı tasarlayanlar, bizi bu yolculuklara gönderenler kim sanıyorsun? Bak, senin birkaç saat önce sona erdiğini düşündüğün şey sadece bir simülasyon. Daha önce de içinde bulunduğun bir tasarımdan ibaret. Gerçek hayat, yüzeyde seni bekliyor.”

Burak, ayakta duramayacak kadar sersemlemiş olduğunu hissediyordu. Gözlerinin yandığına, kalbinin göğüs kafesini parçalayıp çıkacağına ve her yerinin buz tuttuğuna yemin edebilirdi. Ölüydü ve böylesi şeyleri hissetmesi aptalcaydı.

“Bundan sonra ne olacak?” diye sordu.

Adam, elini omzuna koydu ve “Birazdan seninle yüzeye çıkacağız. İçinde bulunduğun bu yapay bedenden kurtulacak ve zihninin sonsuz özgürlükte olduğu maddeden bağımsız haline bürüneceksin. Yeni yolcuların, yolculuklarını düzenli ve sorunsuz biçimde gerçekleştirilmesi için çalışacaksın. Merak etme, yüzeye çıktığında geçmiş yolculuklarına ait duygulardan ve anılardan soyutlanacaksın.”

Burak’ın elini tuttu ve yüzeye doğru yükselmeden birkaç saniye önce “Unutmadan,” dedi. “Eğer çok çalışırsan, işinde gerçekten başarılı olursan; bir gün sen de tanrılardan biri olabilirsin.”

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Olcay ŞEKER

1984 İstanbul doğumlu, evli ve bir çocuk babası olan yazar, aynı zamanda inşaat mühendisliği yapmaktadır. Bugüne dek yazarın Avcı, Kasaba, Gölgeler, Hiçbir Zamana Ait Olmayan Adam, 7 Pencere ve Karanlık Çökerken isimli 6 romanı yayımlanmıştır. Stephen King, Dean R. Koontz, Agatha Christie, Allan Poe ve Neil Gaiman hayranı olan yazar, kendisine bu değerli isimleri örnek almaktadır.

Bilim-kurgu ve gerilim türünde eserler veren yazarın, çeşitli internet sitelerinde yayınlanmış 400'e yakın da şiiri bulunmaktadır.

2 Yorum

Yorum yazmak için tıklayın

Pınar KARACA için bir cevap yazın İptal

  • Bu tarz hikayeleri çok seviyorum. Okurken okuyucunun aklındaki soru işareti hep canlı kalıyor. Hikayenin sonu ise hem çok tatmin edici hem de hikayenin ötesine uzanan felsefi bir pencere açıyor. Elinize sağlık Olcay Bey.

  • Gitgide güzelleşen bir öykücülüğünüz var Olcay Şeker. 🙂 Buna şahit olduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Keşke bir yüzey olsa dedirtiyor insana bu öykünüz de. Umarım arayı çok açmadan yenilerini okuruz. Ellerinize sağlık.

Kayıp Dünya Aylık Arşivi

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar