Fantastik Hikaye Hikayeler

Korkuluk

 “O seneyi çok iyi hatırlıyorum,” dedi yaşlı adam. Sesi, boğazında bir şey takılı kalmış gibi hırıltılı çıkıyordu ve dudaklarının arasında henüz yakmadığı bir dal sigara bulunuyordu. Sakallarının büyük kısmı beyazlamış, dişleri sararmıştı. Gazeteci, ihtiyarın sesindeki hırıltının da dişlerindeki sarı lekelerin de sigaradan olduğunu düşündü. Yaşı en az 80 olmalıydı. Ağzındaki sigara; adam konuşurken bir yukarı kalkıyor, bir aşağı iniyordu. Sanki adamın cümlelerine bir orkestra şefi misali eşlik ediyormuş gibiydi. Yaşlı adam, elindeki kibrit kutusundan bir adet kibrit çıkardı ve yaktı. Sigarasından derin bir nefes çektikten sonra, “O kış çok kurak geçmişti,” dedi. “Neredeyse hiç yağmur yağmamıştı, biliyor musun?”

Sigarasını, bir müddet buruşmuş derisinin altındaki damarları görünen elinde tuttuktan sonra, ciğerlerine doldurduğu zehirli havayı üfledi ve “Benimki de soru,” dedi. “Nereden bileceksin?”

İki katlı ahşap evin verandasında oturuyorlardı ve yaşlı adam, karşısında neredeyse tümüyle yanmış durumda olan mısır tarlasına bakıyordu. Oysa burada, bir hafta öncesine dek göz alabildiğine mısır vardı. Dedesinden kalma bu 20 dönümlük araziyi, ömrünün son 50 yılında bıkmadan usanmadan her yıl ekmiş ve sonra biçmişti. Bazı yıllar, ailesinin karnını doyurmanın dışında; yeni bir traktör ve hatta otomobil alacak kadar para kazandırmış, ender birkaç yılda ise ancak kafa kafaya çıkmayı başarabilmişti. Zarar etmemek, bir teselli ödülüydü ve bazı şartlar düşünüldüğünde; hiç de kötü bir senaryo sayılmazdı.

“1907 yılından bahsediyorum. Babam, o yılın baharında bu tarlada ölmüştü. Büyük ihtimalle sen daha babanın hayalarında bile değildin.”

Yaşlı adamın siyah beyaz renklerdeki köpeği ağır adımlarla yaklaştı ve adamın birkaç metre ötesinde durdu. Sanki o da konuşmaya katılmak istiyor gibiydi. Sonra birden fikir değiştirdi ve ayaklarının dibine uzandı.

“Korkuluğun oraya nasıl geldiğini bilen yok,” dedi. “Babam, korkuluğu ilk kez dedemin öldüğü gün gördüğünü anlatırdı. Hatta korkuluğu da dedemin diktiğini sanıyordu ama ben buna hala inanmıyorum. Tam aksine dedemin de o çirkin şeyin nereden geldiği konusunda zerre fikri yoktu.” Birkaç saniye aklında bir şey varmış gibi düşündükten sonra durakladı ve “Dedemin de mısır tarlasında öldüğünü anlatmış mıydım?” diye sordu. “Tarlada çalışıyormuş ve birkaç saatliğine ortadan kaybolmuş. Tek başınaymış ve babamın anlattığına göre akşam yemeği için dönmediği anlaşılana dek; kimse adamı merak etmemiş. Sabaha kadar merakla beklemişler ve gün ağardığında, cesedini tarlanın içinde bulmuşlar. Yalnız başına ölmenin, her zaman en kötü ölüm şekli olduğunu düşünürüm. Her sabah uyandığımda, aynanın karşısında yaşlı yüzüme her baktığımda; yalnız ölmek istemediğimi söylerim kendime. Ama insan korktuğunu yaşarmış, değil mi?”

Gazeteci, elinde tuttuğu not defterinden kafasını kaldırdı ve yaşlı adamın söylediklerini kavramaya çalıştı. Kafasında başka bir şey bulunuyordu ve geldiğinden beri sohbete odaklanamamıştı. Yerel bir gazetenin iç sayfa haberlerini hazırlamakla uğraşıyordu ve işini her şeye rağmen seviyordu. Kimsenin bu berbat gazeteyi okuduğu yoktu. Oldukça az sayıda abonesi vardı ve abonelerin çoğu da, gazetenin sahibi ile olan hatır gönül ilişkilerinden ötürü aboneliği sonlandırmıyorlardı. Her gün kapılarına gelen ve rulo halinde bırakılan gazetenin ana sayfasına dahi bakmadıklarına yemin edebilirdi. Kim bilir, belki ruloyu bile açmıyorlardır diye düşündü.

“Eğer beni dinlemeyeceksen,” dedi yaşlı adam. Sigarasından son bir nefes daha çektikten sonra yaşlı parmaklarını bir sapan gibi kullanarak izmariti uzaklara doğru fırlattı. “Ne demeye buraya geldin?”

“Özür dilerim,” dedi gazeteci. “Elbette dinliyorum sizi. Sadece gözüm daldı. Dedenizden söz ediyordunuz?”

“Buraya yeni yetme birini gönderdiklerine şaşırmıyorum,” diye söylendi. “Sonuçta bir kaçığı dinlemeye gazetenin sahibi gelecek değildi ya?”

Boğazını temizledi ve oturduğu yerden birkaç metre öteye tükürdü. Gazeteci alınmıştı. Yeni yetme değildi. Yaklaşık 8 yıldır bu mesleği icra ediyordu ve birçok önemli habere ulaşmayı başarmıştı. Gerçi önemli gördüğü bu haberler, kimsenin umurunda olmamıştı ama o, yine de kendisiyle gurur duyuyordu.

“İşin komik tarafı ne biliyor musun?” diye sordu. “Korkulukla ilgili hikâyeleri yıllar boyunca onlarca kişiye anlattım. Kimse bana inanmadı. Hakkımda neler dediklerini biliyorum. Onlara göre ben, kafayı tarlamdaki korkulukla bozmuş biriyim. Ama hepsi yanılıyor evlat. Bu tarlada kaç kişinin cansız bedeni bulundu, biliyor musun?”

Gazeteci şaşırmış gibi görünmek için ağzını açtı ve “Bilmiyorum efendim,” dedi. Yaşlı adam, gömleğinin cebinden bir sigara daha çıkardı ve dudaklarının arasına aldı. Ne çok sigara içiyordu? Bu kadar içmesine rağmen hala yaşaması mucize, diye düşündü gazeteci.

“Belki de hepsi sadece birer tesadüftür.”

“Tesadüf değil,” dedi yaşlı adam. “Kesinlikle bir tesadüf değil. Yaklaşık 10 yıl önce şerife de bunu anlattım. Hayır, Arlon Benton’dan söz etmiyorum. O budala göreve geleli henüz o kadar olmadı. Arlon, aptalın önde gidenidir. Eminim işerken tuvaletin deliğini bile tutturamıyordur. Sağa sola sıçrattığına 10 dolarına bahse girebilirim.”

Gazeteci not almakla meşguldü. Şerifin işemeyi beceremediğiyle ilgili bahse girmek istediğini yazdı kâğıda.  Adamın şu ana kadar anlattıklarının saçmalıktan başka bir şey olmadığı kesindi. Ama yine de bu saçma cümleleri birbirine ekleyip bir haber çıkarması gerekiyordu. Tarlasına benzin döküp ateşe veren kafayı yemiş adamın hikâyesini elbette birileri merak edecekti. İhtiyar, kasabanın yarısı tarafından bilinen biriydi zaten.

“Arlon’dan önce Jim görev yapıyordu. Tanrı günahlarını affetsin, harika bir adamdı. Sanırım 15 yıla yakın kasabanın şerifliğini üstlendi ve bunu da layığıyla yaptı. Ama kendisi dışında kimseye kulak asmazdı. Onu yargılamıyorum. Ben yalnızca basit bir çiftçiyim.”

“Sizinle konuştuktan sonra şehre döneceğim,” dedi gazeteci araya girme ihtiyacı hissederek. “Yolum hayli uzun ve bu haberi yarına yetiştirmeyi planlıyorum.”

Adamı kendi haline bırakırsa saatlerce anlatacağı her halinden belliydi. Bir an önce sadede gelmesi gerekiyordu.

“Sözümü kesme evlat,” dedi adam. Bozulmuş görünüyordu. Dudaklarının arasındaki ikinci sigarayı da yaktı. Tarlasındaki korkuluğun bir seri katil olduğunu iddia ediyordu. Kulağa ne kadar saçma gelirse gelsin, adam bunun için yıllardır mücadele veriyordu ve bu, tüm Kansas’ın dilinde olan bir konuydu. Korkulukla ilgili şikâyetlerine kimseyi inandıramayınca; önce onu ortadan kaldırmaya çalışmıştı. Beceremeyince de çözümü, tarlasını ateşe vermekte bulmuştu. Lanet korkuluk da bütün tarlayla birlikte yanıp küle dönmüş olmalıydı.

“Sana bir uzaylı ve seri katil hikâyesi anlatıyorum ve sen karşılığında benim sözümü kesiyorsun. Farkında değilsin ama ben çok yaşlı bir adamım. Ailen sana yaşlılara saygı göstermen gerektiğini öğretmedi mi?”

Gazeteci eliyle özür dilercesine bir hareket yaptı. Yaşlı adam sigarasından bir nefes aldı ve gökyüzüne doğru üfledi.

“Dedemin ölümüyle ilgili fazla bir şey bilen yok,” dedi. “Evin arkasındaki aile mezarlığına gömülmüş. Babam çok küçük olduğundan bir şey hatırlamıyordu. Nasıl öldüğünü, cesedinin neye benzediğini kimse bilmiyor. O zamanlarda bunun bir önemi de yoktu zaten. Her gün birileri ölüyordu.”

Yaşlı adamın ayaklarının dibinde uyumakta olan köpek, gözlerini açtı ve etrafa şöyle bir baktıktan sonra yeniden eski haline döndü. Adam, köpeğin başını okşadı ve “Amcam ve ardından ölenlerin hepsinde aynı şeyler görülmüştü,” dedi. “Bunu yalnızca babamdan duymadığımı bilmeni isterim. Birkaçını kendi gözlerimle gördüm. Amcam Henry, mevsimlik çalışanlarımızdan Brad, Andy, Craig ve adını hatırlayamadığım diğerleri; Jim’in kuzeni Patrick ve babam. Hepsi bu tarlada öldü. Sence de garip değil mi?”

Gazeteci, “Çok garip,” dedi. “Ama tarlanız çok büyük ve burada hava çok sıcak. Başlarına güneş geçmiş, susuz kalmış veya sıcaktan fenalaşmış olamazlar mı?”

“Sonuna kadar dinlemeden bir yargıya varma,” diye sözünü kesti ihtiyar. “Biz insanlar her şeyi bildiğimizi sanıyoruz ancak hiçbir şey bildiğimiz yok. Küçüklüğümden beri tarlada çalışırım. Babama ve diğerlerine yardım ederim. İnsanların başlarına güneş geçebilir veya sıcaktan fenalık geçirebilirler. Elbette bunlar olabilir. Ne sanıyorsun sen beni? Kafayı sıyırmış ve ölümüne birkaç gün kalmış bir ahmak mı? Benim aklım hala yerinde evlat. Zaten aklım hala yerinde olduğu için tarlayı ve o lanet olası korkuluğu yaktım.”

Gazeteci, yanık kokusunu hala alabiliyordu. Zaman zaman rüzgâr, kendilerine doğru esiyor ve külleri savuruyordu. Aklı başındaymış gibi konuşuyordu ama bunadığı her halinden belliydi.

“Cesetlerin hepsinin kanı çekilmişti. Vücutlarının bazı yerlerinde ince kesikler vardı. Bu kesikler öyle düzgünce dikilmişti ki; yakından dikkatlice bakmazsan, birer kesik olduğunu bile anlayamazdın. Ama cesetlerin etrafında hiç kan yoktu. Bu nasıl mümkün olabilirdi ki? Ne yani? Litrelerce kan, sıcaktan buharlaşıp uçmuş muydu? Kimse üzerinde durmadı. Jim’e defalarca anlatmaya çalıştım. Bu işte bir tuhaflık olduğunu söyledim. Kuzeni Patrick ’in başına gelene kadar beni geçiştirdi. Ona göre ölenler hastaydı. Tarlada çalışanların böcek ısırıklarından ötürü hastalanması, sık görülen bir durumdu. Uyuz veya buna benzer bir hastalığa yakalanmışlardı ve kendilerini deli gibi kaşımışlardı. Hatta öyle çok kaşımışlardı ki; sonunda kan kaybından ölmüşlerdi. Tarla çok büyüktü ve kimse onların durumunu fark etmemişti. Zaten ölümlerin arasında genelde 6-8 yıl gibi bir süre bulunuyordu. Kulağa benim söylediklerimden daha mantıklı geliyor değil mi? Bir korkuluğun, kurbanlarını içine çektikten sonra kanları emilmiş halde bir çöp gibi kenara atmasındansa, uyuz olup kaşınarak ölmeleri daha uygun gibi.”

Gazeteci bir şey söylemedi. Yorum yaparsa, adamın hikâyesi bölünebilirdi. Konu dallanıp budaklanır ve şehre varması daha da gecikirdi. Hem de huysuz ihtiyarın kendisine laf çakmasını da hiç istemiyordu.

“Suyu çıkarılıp posası atılmış birer meyve gibiydiler. Jim, olayı araştırmaya başladı. Bir süre tarlayı izledi. Önce gündüzleri, insanlar çalışırken izliyordu. Sıra dışı bir olay yaşanmadı. Korkuluk, öylece dikilmek ve kendisine verilen görevi yapmak (lanet kargaları tarladan uzak tutmak) dışında bir şey yapmıyordu. Ben, yine de çalışanları korkuluktan uzak tutmaya gayret ediyordum. O bölgeye yaklaştırmıyordum. Jim, bana deliymişim gibi bakıyordu. Bir süre uzaklaşmamı, dinlenmemi önerdi. Ben önemsemedim. Ne Jim’in, ne de başkalarının düşündüğü umurumdaydı. Korkuluk, senelerdir oradaydı ve birçok insanın canını almıştı. Tek yapmam gereken bunu ispat edebilmekti.”

“Gün içerisindeki tüm yorgunluğuma karşın geceleri uyuyamıyordum. Yatakta bir sağa bir sola dönüyordum ve gözüme damla uyku girmiyordu. Dışarı çıkıp verandada oturmaya başladım. Gecenin lacivert karanlığında ve derin sessizliğinde etrafı seyretmek iyi geliyordu. Hatta verandadaki sandalyede uyuyakalıyordum. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanıyordum ve kendimi bir şekilde daha iyi hissediyordum. Sonra bir gece bir şeyi fark ettim. Önce rüya görüyorum sandım. Lanet bir kâbus olmalıydı çünkü gerçek olamayacak kadar ürkütücüydü.”

Gazeteci, başını kaldırdı ve adama dikkatle baktı. Adamın ne gördüğünü merak ediyordu. Dinlediği her saniye, adamın anlattıklarının saçma olduğunu kendisine tekrar tekrar söylüyordu ama yine de merak etmekten kendini alamıyordu. Garip bir şekilde dinleyeni içine çekmeyi başaran, iştahını kabartan bir saçmalıklar silsilesiydi.

“Mevsimlik işçilerden Craig, adeta uykusunda yürüyormuş gibi tarlanın içerisinde ilerliyordu. Oturduğum yerden kalktım ve bir süre izledim. Nereye gidiyordu? Gecenin bu saatinde tarlada ne işi vardı? Doğruldum ve ona doğru yürüdüm. Aramızda en az 200 metre bulunuyordu ve yetişmem mümkün değildi. Belki 20 sene öncesi olsaydı farklı olurdu. Ama artık bacaklarım benimle işbirliği yapmıyor evlat. Seslenmek için ağzımı açtım, sonra vazgeçtim. Gecenin bir yarısında insanları korkutmanın âlemi yoktu. Zaten herkes delinin teki olduğumu düşünüyordu. İzlemeye devam ettim. Craig, korkuluğa doğru gidiyordu. Kendime tokat attım. Bunu yaparsam uyanacağımı düşünüyordum. Kahrolası bir kâbusta olmalıydım, öyle değil mi? Ama uykuda değildim. Gördüklerim gerçekti. Craig, korkuluğun yanına vardığında o tuhaf ışık ortaya çıktı. Sanki korkuluğun göğsünde bir ateş yanıyordu ve minik bir güneş misali, etrafı aydınlatıyordu. Hatta bir ara, korkuluğun alev aldığını sandım. Ah, öyle olsa ne güzel olurdu aslında. Bütün tarlayı yakmak zorunda kalmama da gerek kalmazdı.”

Gazeteci, ihtiyarın neden bütün tarlayı yaktığını anlamıyordu zaten. Korkuluğu yakması yeterli olmaz mıydı?

“Işık giderek büyüdü,” dedi adam. “Ve sonra Craig’i içine aldı. Adam, bir anda ortadan kayboldu.”

Köpek birden ayağa kalktı ve havladı. İyi bir dinleyiciydi belli ki. Yaşlı adam, “Sakin Ol Max,” dedi. Gözünü tarladan ayırmadan anlatmaya devam etti.

“O gecenin sabahında çalışanların arasında Craig’i göremedim. Kimse nerede olduğunu bilmiyordu. Akşam olmak üzereydi ki; birisi (sanırım Casey idi) Craig ’in cesedini buldu. Mısır koçanı yığının içinde yatıyordu. Ne zaman oraya gelmişti? Onu oraya kim getirmişti?”

Gazeteci, elindeki not defterine adamın anlattıklarından aklında kalanları yazmaya devam ediyordu. Birkaç kelimelik notlar, daha sonra hem hikâyeyi hatırlamasını sağlayacaktı; hem de adamın anlattıklarını bir habere dönüştürmeden önce yeniden kurgulamasına yardımcı olacaktı.

“Korkuluğu defalarca yerinden çıkardım. İnan bana onu sayısız kez oradan aldım ve önce ahıra kaldırdım. Bir şekilde ertesi gün yine tarlanın ortasında durduğunu gördüm. Onu kırdım, parçalara ayırdım ve hatta gömdüm. Bir insana mezar kazar gibi derin bir çukur kazıp lanet korkuluğu içine attım. Ama ertesi sabah yine oradaydı. Kulağa saçma geliyor, biliyorum. Ama sözlerimin gerçek olduğunu bilmeni isterim.”

İhtiyar, bir dakika kadar hiçbir şey söylemedi.  Yorulmuş olmalıydı. İçtiği sigara sayısı ve yaşı göz önüne alındığında, çok da şaşırtıcı değildi bu durum. Kan çanağına dönmüş gözlerini gazeteciye çevirdi ve “Aklıma onu yakmak geldi,” dedi. Bunu söylerken sesini olabildiğince düşük tonda tutmaya gayret ediyordu.

“Korkuluğu yakmaya karar verdim. Eski insanların cadıları ve büyücüleri yaktıkları geldi aklıma. Böylesi tuhaf şeylerden sonsuza dek kurtulmanın yolu, çoğunlukla onları yakmaktan geçer, bilirsin.”

Gazetecinin bir şey bildiği yoktu. Yine de kafasını salladı. Adam, gencin bu yapmacık tavrını önemsemedi ve anlatmayı sürdürdü.

“Ben de gece çökünce, o uğursuz katili ortadan kaldırmaya karar verdim. Bunu da neredeyse başarıyordum. Ama sonra bir şey oldu. O ışık, korkuluğun göğsünden çıkan o alevimsi parlaklık beni durdurdu. Tanrı’m, ne garip şeydi öyle. Hem çok güzeldi hem de çok korkutucu. Ona bakmak, yaklaşmak ve dokunmak istiyordum. İçimi kaplayan bu yoğun ve güçlü hisse karşı koymaya çalıştım.”

“Işık,” diye araya girdi gazeteci. “Tam olarak nasıl bir şeydi? Işığın içinde bir şey görebildiniz mi?”

“Gördüm,” dedi ihtiyar. “Orada gördüğüm şey, ölümün ta kendisiydi. Karanlıktı. Devasa bir boşluk, siyahın en koyu tonuna sahip bir girdaptı. Bu dünyaya ait olmayan şeyler gördüm o ışığın içinde. Dehşet verici bir manzaraydı evlat, inan bana.”

Gazeteci yutkundu. Yaşlı adamın anlattıklarının gerçek olmadığından adı gibi emindi ancak yine de korkunun tüm bedenini kaplamasına engel olamadı.

“İşte o anda, korkuluğu yakmayı başaramayacağıma inanmaya başladım. Onu yakmama izin vermeyeceğini hissediyordum. Her saniye, beni daha çok içine çekiyordu ve bir an evvel bir şey yapmalıydım. Uzaklaşmam gerekiyordu. Bunu yapmazsam, sonumun Craig ve diğerleri gibi olacağından emindim. Hayır, bir korkak gibi geri çekilmek değildi arzum. Korkuluğu başka bir şekilde yakabilirdim. Eğer uzaklaşmayı başarır ve tarlayı ateşe verirsem; lanet korkuluk da tarlayla birlikte yanardı, öyle değil mi?”

İhtiyarın gözleri parlıyordu. Aklına muhteşem bir fikir gelen birinin bakışlarıydı bunlar. Anlattığı anı yeniden yaşadığı da her halinden belliydi. Gazeteci, garip bir şekilde bu durumu hayli sempatik buldu.

“Sonuçta başardım,” diyerek ayağa fırladı ihtiyar. Yumruğunu coşkuyla havaya kaldırdı ve “Onu yok ettim,” dedi. “Diğer her şey gibi korkuluk da küle döndü.”

Güçlü bir kahkaha attı. Köpek de adama eşlik edercesine doğruldu ve havlamaya başladı. Gazeteci, artık gitmesi gerektiğini hissetti. Hikâyeyi sonuna kadar dinlemişti ve dönmesi gerekiyordu.  Yaşlı adamı, kendisiyle gurur duymasını sağlayan tabloyla yalnız bıraktı ve ofise gitti. Önce bu saçmalığı yayınlamamanın daha iyi olacağını düşündü. Kimsenin inanmayacağı, belki de birçoğunun okumayacağı bir haberden ötesi olmayacaktı nasıl olsa.  Kimi kandırıyordu ki?

Fakat sonra, adamın anlattıklarının doğru olabileceği fikri ağır basmaya başladı. Nedenini tam olarak bilmiyordu ama kaçık George’un hikâyesinin herkese ulaşması gerektiğini düşünüyordu. Yaşlı adamın anlattıklarına bir şeyler eklemenin uygun olacağına inanmıştı. Bitirdiğinde, tuhaf ve ürkütücü biçimde kendisine inandırıcı gelen bu haberi, adamla konuşmasından 3 gün sonra (25 Ağustos 1987 tarihli sayıda) yayınladı. Haberde şöyle diyordu;

“Kansaslı George McKenzie, yaklaşık 90 yıldır tarlasını kargalardan koruyan ancak insanlara zarar veren uzaylı korkuluktan kurtulmayı sonunda başardığını söyledi. Bunu da 20 dönümlük tarlasını yakarak gerçekleştirdi. Civardaki herkesin büyük bir korku yaşamasına sebep olan bu olayın kahramanı ile muhabirimiz Henry May konuştu. George, muhabirimize korkuluğun uzaylılar tarafından oraya yerleştirildiğine ve insanları kaçırarak üzerlerinde deneyler yaptığına emin olduğunu söyledi. Deneyler sona erdikten sonra kanları çekilmiş ve bedenlerine kesikler atılmış cesetleri tarlaya bıraktıklarını da iddia eden George, kendisine kimsenin inanmadığını da sözlerine ekledi. Kasaba sakinleri, George’un bunamış ve ne yaptığını bilmeyen bir adamdan fazlası olmadığını söylüyorlar. Kim bilir, belki de George doğruları söylüyordur ve kasaba halkının daha fazla şüpheli ölüm yaşamasını engellemiştir.”

Henry, haberi yayınladıktan bir hafta sonra George’un hayatını kaybettiğini öğrendi. Cenazesine katılmak için kasabaya gittiğinde Şerif Arlon ile bir görüşme yaptı. Arlon, yazdığı haberi okuduğunu ve saçmalıktan başka bir şey olmadığını söyledi. Henry bunu umursamadı. Aslında George sayesinde yazdığı yazının bu kadar çok sayıda kişi tarafından okunması dışında umursadığı bir şey yoktu.

“Bu uzaylı safsatasına gerçekten inanmıyorsun değil mi?” diye sordu Arlon. “Senin derdin, kaçığın birinin sözlerini kullanarak ilgi çekmek, yanlış mıyım?”

Henry, başını kaldırıp mavi gökyüzüne baktı. Derin bir nefes aldı ve “Bilemiyorum,” dedi. “George çok inanıyordu. Hiç bu kadar inanarak anlatan biriyle tanışmamıştım. Sanırım ondan etkilendim.”

Arlon güldü. “Etkileyici bir adamdı,” dedi. “Ama yine de delinin tekiydi.”

“Cesetler,” dedi gazeteci. “Kanlarının çekilmiş olduğunu söyledi. Bazı yerlerinde kesikler olduğundan da bahsetti hatta. Bunlar sence normal mi?”

“Yılın bu dönemlerinde toprak çok susuz olur,” dedi Şerif. “Kesiklerin tırnaklarla yapıldığı sonucuna ulaştık. Kasıklarında, bileklerinde ve karın bölgesinde ince kesikler bulunuyordu. Öyle güçlü kaşımışlardı ki kendilerini, tırnaklarının ne kadar derine indiğini fark etmemişler sanırım. Bak, bütün bunları bir katilin yaptığını söylersen, sana hak verme ihtimalim olabilir. Ama bana uzaylılardan, kahrolası bir korkuluktan bahsedersen gülüp geçerim. Anladın mı?”

“George nasıl ölmüş?” diye sordu Henry. Adamın söylediklerini umursamadığını belirten alakasız bir soruydu. Şerif, gözlerini George’un mezarından ayırmadan “Adam Amerika Birleşik Devletleri kadar yaşlıydı,” dedi. “Ölmemesi tuhaf olurdu bence. Kaçık herif, birkaç gün önce uğradığımda yine sayıklıyordu. Korkuluğun yanmadığını, hala geceleri göründüğünü söylüyordu. Ama ne olursa olsun işini bitireceğini anlatıp duruyordu. Tanrı günahlarını affetsin, kafayı sıyırmıştı.”

Bu sözlerin ardından Şerif, Henry’nin omzuna elini attı ve “Kafanı böyle şeylerle bulandırma,” diyerek yanından ayrıldı.

Gazeteci, mezarlığın bulunduğu yerden George’un tarlasına doğru baktı. Simsiyah kalıntılar dışında bir şey görünmüyordu. Bir süre hiçbir şey yapmadan öylece bekledi. Yeteri kadar beklediğinden emin olduğu zaman, kendisini şehir merkezine götürecek olan araca doğru ilerledi. Başını çevirip tarlaya doğru yeniden baktığında; kısacık bir an, tarlanın ortasında korkuluğu gördüğünü sandı. Oysa hiçbir şey gördüğü falan yoktu. Biraz uyumaya ihtiyacı vardı sadece.

Uzaylılar gerçek değildi. Gerçek olsalar dahi bir korkuluğu kullanarak cinayet işlemeleri fikri çok anlamsızdı. Neden böyle bir şey yapsınlar ki?

İhtiyarın sesi kulaklarında çınladı. “Biz insanlar her şeyi bildiğimizi sanıyoruz ancak hiçbir şey bildiğimiz yok,” diyordu.

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Olcay ŞEKER

1984 İstanbul doğumlu, evli ve bir çocuk babası olan yazar, aynı zamanda inşaat mühendisliği yapmaktadır. Bugüne dek yazarın Avcı, Kasaba, Gölgeler, Hiçbir Zamana Ait Olmayan Adam, 7 Pencere ve Karanlık Çökerken isimli 6 romanı yayımlanmıştır. Stephen King, Dean R. Koontz, Agatha Christie, Allan Poe ve Neil Gaiman hayranı olan yazar, kendisine bu değerli isimleri örnek almaktadır.

Bilim-kurgu ve gerilim türünde eserler veren yazarın, çeşitli internet sitelerinde yayınlanmış 400'e yakın da şiiri bulunmaktadır.

8 Yorum

Yorum yazmak için tıklayın

Olcay ŞEKER için bir cevap yazın İptal

  • “Biz insanlar her şeyi bildiğimizi sanıyoruz ancak hiçbir şey bildiğimiz yok” müthiş bir cümle. Hikayeyi bilimkurgu ve fantastik arasında esnetebilecek bir güce sahip. Hikayeyi sonuna kadar soluksuz okudum diyebilirim. Elinize sağlık Olcay Bey.

    • Teşekkür ederim. Beğenmenize çok sevindim. Çok klişe gibi dursa da; hiçbir şey bilmediğimiz bir gerçek. Belki de bu anormallikler, mantığa sığmayan olaylar bize gerçeğe ulaşan yolu gösterecektir.

  • Aynen ben de katılıyorum. Korkuluklara hiç güven olmadığını bir kez daha hatırladık 🙂 Çok keyif alarak okudum. Teşekkürler bu güzel öykü için.

    • Ben teşekkür ederim Pınar Hanım. Korkuluklar, bana çocukluğumdan beri hep ürkütücü gelmiştir. Onları yalnızca birer tarla bekçisi olarak görmeyi kabullenemedim sanırım. Başka dünyaların gizli ajanları olduğunu düşünmek, tuhaf bir şekilde bana doğru geliyor. Aslında şöyle bir düşününce, ben öyle olduklarına eminim diyebilirim.

  • Etkileyici bir öykü, tebrikler! Gece 2 de okuduğumdan olsa gerek biraz tüylerimi de ürpertti. Devamı da gelebilir gibi görünüyor. Belki de sonraki öyküde genç gazetecimiz esrarı çözer, biz de zevkle okuruz.

  • Hikaye surukleyici ve gayet basarili olmuş. hikayeyi okudum ve bitirdim demek isterdim fakat bu bir romanin ilk 3 sayfasi tadinda bir giris olmus bence. gazeteci bu isin pesini birakmazsa bu is roman olur.

Kayıp Dünya Aylık Arşivi