Bilimkurgu Hikaye Hikayeler

Kolektif Hikayeler: #2

Kayıp Dünya ekibi olarak Karantina’nın ilk haftalarında çok sıkılmış ve bir “mini hikaye yazma oyunu” üretmiştik.

Oyun ekip içinde çok sevildi ve hemen ikincisini de oynayalım dedik. Tabii bu sefer kuralları biraz değiştirerek 😉

Yeni Kurallar:

  1. Hikayeler en az 100 – en çok 300 kelimelik olabilir.
  2. Her hikaye bir öncekinin son cümlesiyle başlar.
  3. Bu sefer hiçbir hikaye birbiriyle ilgili olmayacak.

Ve işte aşağıdaki mini-hikayeler ortaya çıktı. Biz yazarken ve birbirimizin hikayelerini okurken çok eğlendik. Özellikle “acaba benden önceki hangi cümleyle bitirecek?” heyecanı güzeldi. Çünkü sonraki kişi bu cümleyle başlamak zorundaydı. Bu oyuna her seferinde kuralları biraz değiştirerek devam ediyoruz. Paylaşmaya devam edeceğiz.

Siz de katılmak isterseniz, aşağıdaki yorumlarda buluşalım.

#2 numaralı oyunumuzun katılımcıları; Pınar KARACA, Melissa Sezin SCHANZ, Gürkan KARA, İlker BOZDEMİR, Altuğ GÜRKAYNAK ve Fatmagül BOLAT oldu.

Pınar

Üzerimde en sevdiğim olmasa da tahammül edebileceğim bir kıyafet var. Geçen zamanın hoşlandığım şeyler konusunda anneme faydasının dokunmamış olmasına içerliyorum aslında. Kaygısız bir şekil vermeye çalıştığım saçlarım da değişmiş, topuz olmuş. Kafamdaki kubbeden salınan işveli helezonları çekip koparmak istiyorum fakat bu ferahlatıcı düşünce odadan yükselen seslerle bölünüyor.

Kalabalık biraz şaşırtıcı. Törenlerine gitmeyeceğim insanlar bile birilerinin hatırına gelmiş olmalı. Abartılmış methiyeler tevazuyla yumuşatılıp yastığıma bırakılıyor. Bense ikişerli üçerli grupların yanında sinsice yemeklere çöreklenenleri ayıplamakla meşgulüm zihnimde. Gözlerimin hasretle aradığı pek kimse yok o yüzden sıradan sohbetlere kulak kabartıyorum.

‘Neredeyse kırk olmuş’ tenkitleri,

‘Kim bilir nelere katlandı zavallıcık?’ vah vahlarına karışıyor.

Zoraki bir araya gelmiş insan bulutundan daralan göğüs kafesim ve önüne kattığı etleri bir çoban gibi yukarı doğru güden korse sağ olsun çenemin altına gelen gotik balonlarım var. Bu çığırtkanlığa ön ayak olabilecek tek kişi de işte orada parıldıyor adeta. Seçimlerimin üzerine çöreklenen fırsatçılık pek de şaşırtmıyor beni. Olduğumun üstüne bir güzel zımbalamışlar oldurmak istediklerini. Onlara kızmıyorum. Sürekli kendi doğrularını pazarlayan minik ilahi yılanlar gibiler lakin tezgahlarındaki elmaya dadanan tırtıl kadar zararsızlar gözümde.

Öyle bir zamana denk geldik ki ne kimseyi sevecek vaktiniz oluyor ne de vedalaşırken hüzünlenecek. Şunun şurasında bir göz kırpmalık iz bırakıyoruz evrenin organik hafızasında ama o da bizden sıkılmış olacak ki önümüze serdiği nimetlerle kafasından atıveriyor yaşanmışlıklarımızı. Pamuk şekerin cazibesine kapılan sinekler gibiyiz. Hayatından bıkan milyonlar ambalaj kokulu bedenleri alıyor, ekiyor, büyütüyor. Biz evreni, evren bizi besliyor.

Direnmenin faydasız olduğunu anladığım andayım ben de. Odaya son kez göz gezdirip, aile dediklerime ve dost etiketlilere acemice el sallayarak yaşamımın ağırlığını atacağım üstümden. Yepyeni, taze ve pek tabi pahalıdan ucuza sıralatılmış, extra büyük seçim bedenime usulca sızacağım.

Artık ölümlerin kutlandığı bu çarpık gerçeklikte olduğumu ilk kez unutmak için üzerinde “1” yazan tuşa dokunuyorum heyecanla.

Bu benim birinci cenazem, muhtemelen de pek çoklarından ilki…

Melissa

Bu benim birinci cenazem, muhtemelen de pek çoklarından ilki. Bir şey hissetmeyeceğimi söylemişlerdi ama yine de biraz canım yandı. Yattığım yerden kalkarken arkama şöyle bir bakış fırlatıyorum. İyi, en azından o saçmasapan, şaşalı tabutlardan birini kullanmamışlar. Eskilerin o klişe şeyleri neden bu kadar önemsediğini asla anlayamayacağım.

Alicai yaklaşıp çıplak bedenimi süzüyor. Yaralardan eser kalmamış. Yeni doğmuş bir bebek gibi yine kusursuzum. 

“Daha bitmedi biliyorsun. Geceyarısı tekrar saldıracağız. Hazır ol.” diyor ve arkasını dönerek uzaklaşıyor. 

Dün gece yaralanmamın sebebi bizzat kendisi. Onu koruyacağım derken kendim yaralandım. Tabi yeni liderimiz teşekkür, özür gibi kavramlara pek aşina değil. Bunları zayıflık olarak görüyor. Yaşlı ve güçlü olabilir ama eski liderimiz Matthew’un yerini doldurmaktan fersah fersah uzakta. Böyle devam ederse birileri yakın zamanda ipini çekecektir.

Gruptan birinin uzattığı giysilerimi üzerime geçiriyorum ve çıkışa yöneliyorum. Gidip avlanmalı, güçlenip hazırlanmalıyım. Kana susamış, ne yaptığını bilmez bir vampir klan savaşlarında kimsenin işine yaramaz.

Gecenin karanlığında bir baykuşun kısa çığlığı ve kanat sesleri bana yalnız olmadığımı söylüyor.

Gürkan

Gecenin karanlığında bir baykuşun kısa çığlığı ve kanat sesleri bana yalnız olmadığımı söylüyor.

Mümkün olduğu kadar sessiz olmaya çalışarak adımlarımı açıyorum. Cemil’i çoktan yakaladılar ve şimdi de benim peşimdeler. Her an bu vahşilerin oklarından birini kıçıma yiyebilirim. Şu ormandan çıkıp gemiye bir ulaşsam paçayı kurtarırım.

Antika işine başlarken bu kadar tehlikeli olabileceği hiç aklıma gelir miydi? Tek istediğim gezegen gezegen dolaşıp kimsenin istemediği eski püskü eşyaları birkaç ucuz teknolojik çer çöp karşılığında alıp Dünya’da birkaç milyon krediye zenginlere kakalamaktı. Birkaç yıl dolaşıp hayatımın geri kalanını Alaska’nın muhteşem tropik sahillerinde geçirecek kadar kazansam yetecekti.

Lanet olsun sana be Cemil, bizi ne halt etmeye bu kadar vahşileşmiş bir koloniye getirdin ki? Daha da önemlisi yerlileri bu kadar kızdıracak ne bok yedin?

Hah işte gemi orada! Nihayet gemiye ulaşıp kapıları kapatıyorum. Artık şu vahşilerden korkmaya gerek yok. Cemil, eski dostum kusura bakma. Seni kurtarmak için ne isteğim ne de cesaretim var. Geminin otomatik pilotu Dünya’ya dönmek için programlanmış durumda ve pilot olmasam bile o düğmeye basmayı biliyorum.

Düğmeye basıyorum ve hiçbir şey olmuyor.

İlker

Düğmeye basıyorum ve hiçbir şey olmuyor. Her seferinde daha beter bir hal alıyor. Geçmişim, şimdiki zamanım ve geleceğim birbirine girmişti. Bir önceki denememde uzayda terör estiren, Ay büyüklüğünde, kilometrelerce uzunluğa sahip dokunaçlara sahip psikopat çocuğumu bir kara deliğe sürüklemek durumunda kalmıştım. Uzay-zaman bütünlüğü de bozulduğu için cihazım kalibrasyon yapamıyordu. Neyse ki el yordamıyla en başa dönecek ayarlamaları yapmayı başardım. Tam yeri ve tam zamanında… Restoranın kapısına hızla ilerledim. Şu anki halimden daha kilolu ama hala saçları olan kendimi aradı gözlerim. Tüm organlarım da yüzde yüz kendime ait olmalıydı bu zamanda diye iç geçirdim. Şimdiyse bu tuhaf seyahatler silsilesi yüzünden bedenimin sadece yüzde yirmisi organik, kalanı karbon fiber ve ağır metaller karışımından oluşuyor. Bir de zaman yolculuğunu kaldıracak enerji kapasitesine sahip olmak için taşıdığım minik bir füzyon reaktörü var içimde. Hafif bir sızıntı yapıyor meret, bu yüzden hızlı hareket etmeliyim ki çevremdeki insanlara olacak etkisi asgaride kalsın.

İşte orada, görür görmez elimi omzuna attım sertçe. Az sonra yaşanacak şeyleri düzelteceğini zanneden eski halim döndü ve gördüğüne inanamadı. Görünüş bakımından Süpermen ile Bizarro’nun karşılaşması gibiydik. “Yapma, akışına bırak her şeyi. Az sonra birbirlerinden ayrılacak o adam ve kadına müdahale etme. Çünkü yapacağın bu müdahaleden sonra binlerce farklı sonuçla yüzleşeceğiz ve başımız çok ağrıyacak.” dedim. Eski halim direnecek gibi oldu ama aynı kişinin iki farklı zaman diliminden versiyonun bakışları, bazı şeylerin anlaşılması için kelimelere ihtiyaç olmadığını gösteriyordu. “Soğuk bir bira mı içsek?” dedi eski ben. “Üzgünüm, artık gıda alamıyorum, sindirim sistemim yok.” dedim. “Ben gidiyorum, sen de yoluna git artık. Dön kendi zamanına. İlk halimizin bize ihtiyacı yok.” dedikten sonra o kendi zamanına dönene kadar bekledim. Köşedeki masadaki adamın kalbi dağılırken ayrıldım mekandan. 

Şimdi sıra bende. Eğer her şey yolunda giderse cihaz çalıştıktan sonra asla uzay zamanda varolmayacağım. Üç, iki, bir… İşte tüm evrenin ve zamanın, büyük patlamanın merkezindeyim.

Altuğ

İşte tüm evrenin ve zamanın, büyük patlamanın merkezindeyim. Ne görüyoruz burada? Hiçbir şey değil mi? Ama bir anda.. BUM.. ışık, madde ve hatta zaman başlıyor.. Evren genişlemeye, galaksiler oluşmaya başlıyor..

Hoca, amfinin en ön sırasından ışık huzmeleri çıkaran hologram projeksiyonunu kapatıp cebine attı. Işıklar yumuşak bir şekilde tekrar odayı aydınlatırken de dersi bitiren o klasik – ve sinir bozucu – reveransını yaparak ekledi, “Haftaya aynı saatte aynı yerde gençler, görüşürüüüüz.

Amfi salondaki öğrenciler yavaş yavaş toparlanıp ayrılırken, ön sıralardan bir el yükseldi:

– Hocam, kayıt edememişim dersi, acaba ders notlarını paylaşacak mısınız?

Çantasını omzuna atmış olan genç profesör, aksi bir şekilde saçını kulağının arkasına sıkıştırıp kollarını kavuşturdu. Bu haliyle soruyu soran gence tam bir tanrıça gibi göründüğünü bilmeden, “Arkadaşlarınızdan alınız Cem bey! Ders notu yok, hepsi buradan geliyor” diyerek uzun tırnaklı işaret parmağını şakağına dokundu ve saçını savurarak, topuklarını vurarak kapıdan süzülüp gitti. Oğlan arkasından bakarken, bir el çenesine aşağıdan yukarı bastırıp, açık ağzını kapattığında kendine geldi.

Ağzı açık, ayran budalasına döndün yine la!
Ya bi sktir git Ankaralı.
Ne var la bebe? Olm o karı sana bakar mı beeee. 
Bakar, bakmaz ama ben başka yere bakamıyorum olm çok fena.

Havadan sudan konuşarak bahçeye çıktıklarında üniversitenin futbol sahasına doğru bir kalabalığın biriktiğini farkedip, o tarafa seğirttiler, “N’oluyo la?

Okulun içinden geçen yolda bir kaza olduğu belliydi. Hız sınırı olsa da, baba parasının sınır tanımazlığını göstermek isteyen ergenler sık sık gazı köklüyordu. Omuz ata ata kalabalığı geçip, kazayı görebilecek bir noktaya geldiklerinde Ankara’lı hemen arkasını dönüp arkadaşının önünü kesti. 

Yok kanka, senlik bişey yok, gel gidelim, bak sana ne anlatacam…
Yahu, bir dur ben de göreyim.
Bakma bakma.

Derken Cem, onu gördü. Olduğu yere çakılıp kaldı. Manzara parçalar halinde beyninde netleşiyordu. Kadının bir kolu ve bacağı anormal bir açıyla kıvrılmıştı. Yerde parlak, beyaz bir sıvı akıyor. Topuklu ayakkabısı ileride bir yere fırlamış. Başının yarısı – ve o güzelim saçları – sıyrılıp gitmiş, derisinin sıyrılan yerlerinden parlak bir metal parlıyor. 

Aa! Ne bakıyorsunuz ayol, bir el verin de kalkalım! Centilmenlik öldü mü?

Gülenler, omuz silkip uzaklaşanlar.. Ankaralı’nın elini arkadaşının omzuna koyup, onu çekiştirmesi sırasında çok cılız bir ses iç çekerek uzaklaştı. “Ben bir Robota mı aşık olmuşum?

Fatmagül

Ben bir robota mı aşık olmuşum? Ne bileyim komşunun android köpeğini mi çalmışım? Yoksa kimse beni takip edemesin diye kimlik çipimi izbe bir dükkanın arka odasında ne idüğü belirsiz doktorlara mı çıkarttırmışım? Ne oldu? Diliniz mi tutuldu? Bilmiyorum sandınız değil mi? Ben bütün gün evin bütün temizliğini yapayım, yetmedi yemek yapayım, çamaşır, bulaşık, ütü hep benim üzerimde olsun, evden dışarı adımımı bile atmayayım. Abim gitsin orada burada serserilik etsin ama kimse ağzını açıp tek laf etmesin. ‘Erkektir yapar’, yok efendim ‘ergenlikte olur böyle şeyler’, ya da ‘bir daha yapmaz teyzesi’. Sen baba, gidip askerlik arkadaşın olacak o komisere aile dronumuzu vermedin mi, biricik oğlunu kurtarmak için? Sen anne, Zeliha Teyze android köpeği çalındığında şikayetçi olmasın diye yüz elli kredi göndermedin mi globonet hesabına? Benim ne suçum vardı da abim her haltı yerken ses çıkarmayan ailem altı üstü iki gün uyku poduna girmedim diye bana dünyayı dar etti? Neymiş, genç hanımefendiler her akşam aynı saatte uyku poduna girermiş! Yok efendim ileride düzgün koca bulmak istiyorsam uyku podumu düzgün kullanmalıymışım! En iyi eğitim uyku podunda alınan hipnotik eğitimmiş! Yeter yahu! Girmiyorum işte uyku po-du-na! Gir….mi…..yo……rum….

“Üff, bak işte şarjı bitti görüyor musun? Ben dedim sana zorla yatıralım şunu diye. Şimdi işin gücün yoksa üç gün şarj olmasını bekle. Kim yapacak şimdi akşam yemeğini?”

 

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

3 Yorum

Yorum yazmak için tıklayın

Altuğ GÜRKAYNAK için bir cevap yazın İptal

Kayıp Dünya Aylık Arşivi

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar