Bilimkurgu Hikaye Hikayeler Sesli Hikaye

Rüya Makinası

Ah kutusu ne kadar albenili, al diyor, parçala bedenimi. İçimdeki pembe şeytanı çırılçıplak halının ortasına sal, evin odalarını, aklının dar koridorlarını gezsin, şehre, dünyaya ve sonunda tüm evrene onun boynuzları arasında kurulduğun yerden hükmet diyor. Bu akşam ben hariç herkese bir şey diyor, aslında tüm fısıltılar benden çıkıyor, bine bölünmüş istencimin kaçak çocukları id’imin sözünü kesip duruyor. Duramayan, ileri doğru fırlatılmış tek şey zaman oku. Saat 19:50.

Bağlantılar tamam, içinden çıkan kullanım kılavuzu da gereksiz bilgiler atlası mübarek. Nasıl çalıştırılacağı hariç, elli ton lüzumsuz not var. Kanuni sorumsuzluk adına bin tane sözleşme maddesi de cabası. Sanırsın eve rüya makinası yerine katil robot almışım. Neyse, neyse diye diye rüya tarihi, folkloru gibi gereksiz ön bilgileri de aldım, hatta halk dilinde dolanan ne görürsen tersi çıkar safsatası bile anılmış, şakayla karışık belki de böyle denemelisiniz diye yazıyor. Şakayla karışık! Saat 20:57.

Üst tarafı kesik daire şekilli kırmızı renk cihazı sehpanın tam ortasına yerleştirdim, beklediğimden oldukça küçük, üzerinde sadece bir tane tekerlek şeklinde düğme var. Şevkle düğmeye bastım. Kesik tarafı boyunca bir parıltı oluştu, yukarıda, göz hizamda geniş bir holo ekran ortaya çıktı. Tekerlekle menüler arasında geziliyor, seçenekleri tıkladıkça ekranda küçük bir titreşim oluşuyor, cihazdan da zayıf bir klik sesi çıkıyordu. Hızla ilk rüya konstrüksiyonumu yaptım. Rüya tasarımını ilk on beş, yirmi seferde kendimizin yapması cihazın eğitimine yardımcı olurmuş, sonrasında cihazın random tanrısının kollarına kendimizi rahatça bırakabilirmişiz, çünkü artık bizi tanıyor olurmuş. Ayarlar tamam, şimdi uykumun avdet etmesini beklemem lazım, ki cihazımı koynuma alıp yatağımın baş ucuna taşıyabileyim, sonra renklerin koynundaki uykuma dalayım. Düşündükçe içim gıcıklanıyor. Saat 23:18.

Uykum yok, lanet kör gece bekçisi bugün yolu bulup gelemedi, anlağımın üzerine büyülü örtüsünü seremedi. Büyülü örtü yok=rüya yok. Saat 02:04.

Rüya görmenin mekanizması anlaşıldığından beri bu cihazın icadı an meselesiydi. Kapitalizmin altın kazmasını, potansiyeli hayli yüksek fırsatın sırtına vurması uzun sürmedi. Voila! İşte elimde bir tanesini tutuyorum. Bir de uykum gelse, zevkin yelelerinden tutup havalanmak mümkün olacak. Ama nerede o şans? Saat 02:23.

Rüyalar, beynin gün içinde deneyimlediği yaşantının gerekli kısmının depolanması, eski ve taşınması gerekli nöron bağlantılarının kesilip hafıza zincirinde çıkarılması, yenilerinin eklenmesi aşamasında görülüyor. Yani bir tür tamir tadilat sırasında ortaya çıkan kıvılcımın mahsulü. “Unutmazsak hatırlayamayız” şiarı işin tam bir özeti. Unutarak yeni bilgilere yer açan, çoğunlukla var olanların yerini değiştiren beyinin hayallerle oynadığı saklambacın yetim çocuğu, rüya. Eldarinin bakiresi her gece yeni bir çocuk doğurur, ertesi sabaha kadar büyütür, güneş doğduğunda tekrar gecenin bakiresi olmak için kuytusuna sığınır. Saat 03:33.

Duvarlarıma astığım resimlerin ne kadar zevksiz şeyler olduğunu şimdi anlıyorum, sabahın şavkı duvara vurmuşken alnımda derin ağrı yarıkları açılıyor, ışık içeri doldukça içimdeki kekremsi karanlık koyulaşıyor. Bu iş olmayacak, o kesin de bari güzel bir duş alabilsem. Keyifsizken duşta her bir damla vücuduma kamçı gibi iner. Saat 05:48

Rüya makinasının ilk satış lansmanı için iki gün tekno market önünde yatmak tüm kemiklerimi un haline getirmiş, Allah’tan kaslarımı da son noktasına kadar germiş de unlu mamul dağılmadan ayakta duruyordu. Güzel bir duş aldım, tazelik kasıklarımın arasından yukarı tırmanıp gözlerimden dışarı çıktı. Kendimi çok şehevi hissediyorum, dışarıda on kaplan gücünde olacağım, şimdiden taze nefesiyle içim kükrüyor. Evden neredeyse koşarak kendimi dışarı attım. Saat 08:06.

Ortalık çok sessiz, kendi kalp atışımı duyunca neredeyse korkudan bayılacaktım. Sokaktayım, hava güneşli, tek bir bulut, bir fiske rüzgar esintisi yok. Arabalar, insanlar, yani sokak kıyılarına çarpan günün koyu kirli dalgalarından eser yok. Biraz daha yürüdüm, ilginç: ne bir kuş sesi duyuluyor ne de pet çağı hırçınlarının mütemadi havlamaları, bir tık sesi duysam bomba patlamış sanacağım. Dünya durmuş olmalı. Birden aklıma “Acaba rüya makinamı kapatmış mıydım?” sorusu geldi, çıkmadan suları falan kontrol etmek adetimdir, lakin rüya makinası yeni olduğundan onu kapatmayı adetim içre almamış olma ihtimalim yüksek.

Aman tanrım! Yürürken bacaklarımda, ellerimde kocaman çatlaklar oluşuyor, adım atmaya çalıştıkça pul pul olan vücudumun çeperleri parçalanarak yere düşüyor, düşen parçalar anında toza dönüşüp havalanıyor. Korktum, gözlerim yuvalarından uğradı. Kaçmak isteyince kalçama kadar bacaklarım toz oldu, ellerimi havaya kaldırmak isteyince kollarımda toza dönüştü, sırt üstü düşerken kolumdaki saate gözüm takıldı. Saat 02:08.

Korkuyla yataktan zıpladım, hemen kalkıp mendebur aleti kapattım. Nasıl bir yanlışlık yapıp cihazı kabus ayarına getirmiş olabilirdim ki? Kendime kızarak mutfağa geçtim, bu saçma deneyim beni acıktırmıştı. Buzdolabının kapağını açınca o bana ben ona baktık, ikimizde birbirimize karşı boştuk. Canım sıkıldı, aç karnına uykuya dalamazdım ki, zaten ağzım da niyeyse zehir gibi. Saat 02:18.

Kapım deli gibi çalınıyor, salonda yeniden uykum gelsin diye koltuğa uzanmış boş beleş yayınlı kanalları dolaşırken dalmışım. Kapıdaki yan daire komşum Müge’ydi, güzelliğin nefes alan hali bu saatte kapımda tomurcuklanıversin, hayret! Sağ gözümü, gözetleme deliğine neredeyse yapıştırdığım için, gözümün etrafını kızarık bir halkanın sardığına emin şeklide kapıyı açtım. Kadın üzerime atlayıp;

“Uyan ne olur uyan, uyan ve gelip beni de uyandır. Bu makinalardan kurtulmamızın tek yolu bu.”

Kollarımda yatan çiğ damlası kadar güzel kadının sihirli bakışlarıyla sarıp sarmalanmıştım, gözümü ondan alamıyordum. “Ne makinası?” demeye bile fırsat bulamadan alarmlı saatim hayvani böğürtüsüyle rüyamı tuz buz etti.

Sabahın kör karanlığına gözlerimin alışması biraz zaman aldı. Kalkıp tuvalete gittim, sidik torbam ağzı ağzına dolmuştu, derin bir ohlayışla onu boşaltmaya başladım, penisimi evire çevire klozetin ortasından itibaren daireler çizerek işiyor, bundan zevk alıyordum. Sidiğim, sıkışık bir ağrıdan aşağı boşalan ağır bir çapa gibiydi, azaldıkça rahatlatan. Esrimiştim, gözlerim ince bir çizgi haline gelmişti. Rahatlık şuh bir kadın olsa, beni sarıp sevse, ancak bu kadar mesut olurdum.

Esneye esneye yıkandım, uzayan burun kıllarımı hızlıca minik cızırtılı makinemle aldım. Yüzümü ince bir nemlendirici krem tabakasıyla kaplayarak ona da rahatlıktan bir batman pay verdim. Kahvaltıyı çer çöple geçiştirip dışarı çıktım. Merdivenlerden inerken bir türkü tutturdum, güne neşe içinde başlamıştım. Tam apartman kapısından çıkacakken aklıma rüya makinemi kapatmadığım geldi, suları kontrol etmiştim ama ya…

Koşarak yukarı çıktım, parlak sarı rengiyle ve yuvarlatılmış köşeleriyle kare şeklindeki cihazım gözüme çok hoş göründü. Tek tip üretilmiş olması üzücüydü. İçimden, keşke daire yahut yarım daire şeklinde çeşitleri de olsaydı, dedim. “Neyse”nin ensesine bir şaplak atıp dışarı çıktım.

Neşeli bir gündü, ortalık cıvıl cıvıl. Sanki millet bir gecede medeniyete adım atmış. Birbirine istisnasız yol verenler mi dersiniz, herkese selam verip alanlar mı, trafikte en ufak bir korna cırıltısı olmadan akan trafiğe mi hayret edersiniz, işte hep hayali kurulan o gün gelmişti. Bakkaldan sigaramı alana kadar on kişiyle selam sabah, hal hatır oldum, üstelik hiç yüksünmedim, onların da içten olduğu besbelliydi.

İşe gittim, aman bir uslu,  bir sevimli olmuş keratalar, sormayın. Silme erkek eleman olarak çalıştığımız ofisimizden her sabah yükselen hır gürün yerini hoş sohbetler, nazik jestler almıştı. Saat 10:06.

Akşam eve dönmek için metroya gitmemle bu işte bir bit yeniği olduğuna kanaat getirmem bir oldu. Yeraltı istasyonundaki perona düdük çala çala dev bir solucan yarı şeffaf vücudunu içten dışa ilerleterek yanaştı, gövdesi metro vagonlarının standart hızına sahipti. Aman midem bulanıyor derken, her bir boğumunda genişçe yarıklar oluştu, içinden sümüğümsü salgılara bulaşmış bir sürü insan çıktı, daha merdivenlere varmadan üzerlerindeki yapışkan salgı buhar olup uçtu, perondakilerle beraber bende solucanın içine girdim. Açıklık kapandı, solucanın dış katmanı kıvranarak ileri hareketlendi, yol almaya başladık. Solucanın içi çok yumuşak ve sıkışıktı, kendimi olduğum yere bıraktım ama düşmedim, beni saran pembemsi dokunun içinde asılı kaldım, açıkçası çok rahattı. Neden İBB de böyle güzel hizmetler düşünmez ki? Halk çok mutlu gözüküyordu. Saat 18:20.

Metrodan çıkıp beş yüz metre ötedeki evime gitmem tam iki saatimi aldı. Bir kere sokaklar tamamen değişmişti, yollarda araba diye bir şey kalmamıştı, kimi ahtapot sırtında, kimi at sırtında ama herkes başka bir hayvanatın sırtında olmak üzere yol alıyordu. Araba, otobüs sair motorlu araçlar yok olmuş, yerlerini envai çeşit hayvan almıştı; dev kaplumbağalar, orkalar, serçeler, hatta ejderhalar binek araçlarının yerini almıştı. Tüm kaldırımlar baştan sona çime çiçeğe kesmişti.

Kaldırımlara dikili hastalıklı ve eğreti ağaçlar, yerlerini apartman boyunda sekoya, Kıbrıs akasyası, çınar, deli kavak gibi dev ağaç türlerine bırakmıştı. Bu ağaçların gölgesinde gezen, oturan, hasılı başını dolandıran herkes sanki hep böyleymiş gibi uyum içindeydi. Ağaç diplerinde oturup sohbet edenler, sokaklarda tek boynuzlu atların sırtında polo oynayan çocuklar. Geyik kafalı, gergedan gövdeli, erkek tavus kuşu kıçlı hibrit hayvanları gördüğümde rüyadan bir an evvel çıkmam gerektiğini düşündüm. Yalnız bir şeye emin olamıyordum, acaba yatağımda mı uyanacaktım, yoksa…

Bizim sokağa girdiğimde ağzım açık kaldı. Çünkü bizim sokak bambaşka bir hal almıştı, mahallenin ve caddenin pastoral halinden eser yoktu. Siber punk çağı sokağımıza çelik perçinlerini çakmıştı. Havada yüzen holo ekranlar ve garip tasarımlı araçlar yekpare, bilinmeyen alaşımlardan mamul binaların arasından akıp gidiyordu. Sokak halkı da bir değişikti; giyim tarzları değişmişti o tamam, ama ya konuşmalarındaki değişik lehçeye ne demeliydi? Kadın, erkek herkes neredeyse ya dazlak ya da garip biçimde yarım yuvar yahut keskin açılı motifler işlenmiş saç kesimleriyle dolanıyorlardı, giyimleri oldukça yapay nesnelerden mürekkepti. Herkes birbirine yabancı, herkes birbirine biraz güvensiz, gergin bir korku sis gibi havaya dağılmıştı. Sokağa girdiğim an benim üzerimdeki keten, pamuk karışımı doğal kıyafetler yok oldu, yerini metalimsi, plastik gibi soğuk ve kaba kıyafetler aldı.

Sokaktan eve varmam yarım saatimi aldı. Eve dört aşamalı güvenlik ağını geçerek girebildim. Hiç de alışık olmadığım bir korku ve güvensizlik hali tüm ruhumu sarmıştı. Ev dediğim yer tonla elektronik aletle dolmuştu, yiyecekler yapay, zevkler yapay, her şey bir garip soğukluğun içinde sızılayıp duruyordu. Çelik ve plastik karışımı kanepeme oturdum, hizmet robotumun elime tutuşturduğu mor renkli sıvı dolu bardağı kafaya diktim, meğer akşam yemeğim buymuş. Dilime dolanan iğrenç yanık plastik kokusunun tada dönüşmüş hali midemi bulandırdı. Sokağa girdiğim an hissetmeye başladığım ağrılı yorgunluk beni uykuya sevk ediyordu. Çatlak ve sızlayan göz kapaklarımı çiğ ışığa kapattım, huzursuz bir uykunun boynuna sarıldım. Saat 20:21.

Kapı gümbürdüyor, hayır hayır balyozla kırılıyor, bu nasıl şiddetli sestir yarabbi. Kıvrıldığım soğuk kanepemden zınk diye fırladım, koşup kapıyı açtım. O da nesi? Bizim bakkal Mahmut abi, yüzünün yarısı robotik, yarısı organik görünüyor. Eli kolu da metalik robot uzuvları şeklinde.

“Mahmut abi sana ne oldu, siborg mu oldun?”

Mahmut abi lafı sektirmeden konuştu, “Boş ver şimdi bana ne olduğunu.” kafama ağır metal yumruğunu indirdi, gözlerim kararır gibi oldu. “Kalk! Haydi uyan. Tüm lanet rüya makinelerini kapat. Bizi ele geçiriyor, bizi rüyalarımızın içine hapsetmeye kararlı, kalk hadi miskin!!” sözlerinin sonuna doğru zaten hafiften içe göçen kafama birkaç vuruş daha yaptı. Saat 22:10.

Sanki kafamda iki matkap biteviye çalışıyordu, çılgın cayırtılar içinde terliyordum. Sızdığım kanepemde gözlerimi açtım. Saat 04:08.

Bu makinede kesin bir fel var. Ama ne olduğunu anlayamıyorum. Sehpanın üzerinde duran küp şeklindeki mavi kutuya bakıyorum, oysa ne kadar masum duruyor. Üzerindeki klavyeyi kullanarak cihazı tam kapanma moduna aldım, kendini çek edip kökten kapanacak. Ben de rahat edeceğim. Yani öyle umuyorum. Kalkıp apartman sahanlığına çıktım, eşofmanlarım üzerimde ama yine de üşüyorum, güz ortası serinliği bir başka üşütüyor. Komşum Müge’yi uyandırmakla işe başlarım, mahallede bildiğim daha on beş kişi de daha rüya makinası var, tüm hepsini dolanmam sabahı bulacak ama olsun. Şu lanet makinenin hastalıklı zekasından diğerlerini korumam lazım. Tanrı affetsin şimdiye kadar hiçbirini önemsemezdim, fakat onları görmezden gelmek başka, tümden gözden yitirmek bambaşka bir şey. Hemen rüya makinalarını kapatmalıyız. Saat: 21:36.

Apartman kapısını açınca Allah’tan hemen adımımı atmadım. Apartman yerden yüzlerce kilometre yukarıya, atmosfer tabakasını hemen üzerine kadar yükselmişti, en azından öyle tahmin ettim. Güdük apartmanımız hangi ara bu kadar boy vermişti anlayamadım. Bunu normal bulmamı da anlayamadım. Yükselmeyi diyorum.

Apartman süzülerek geniş bir su kütlesinin kıyısına çarpıp durdu, içinden geçememiştik. Aşağı bakınca suyun sığ olduğunu gördüm, düşünmeden suya indim. Çok ileride bir karaltı vardı, ona doğru yürümeye başladım. Saatlerce yürüdüm, karaltılar sanki uzaklaşıyorlardı. Geri dönüp baktığımda apartman oldukça yükselmiş, Ay’a doğru yol alıyordu. İçimden “Neyse” dedim.

Suyun kıyısına vardım, su başlangıçta görünmeyen devasa bir dağın yamacında son buluyordu. Kıyıdan ileriye doğru açılan genişçe bir vadi ağzı açıklığındaydım. Durmaksızın kıyıya çıkıp ilerledim. Dağın zirvesine doğru tırmanmaya başladım, yamaç ormanlıktı, yukarı giden patikalar tatlı bir eğime sahipti. Bir saat tırmanıp bir kaya başında oturdum, bulunduğum yerin etrafı açıktı, bodur koca yemiş, şimşir, dağ çileği ağaçlarıyla çevrili açıklık muhteşem bir manzaraya bakıyordu.

Karşı dağlardan doğan sular bir sürü geniş şelale sekilerinden düşe düşe aşağıdaki turkuaz ve mor yapraklı ağaçlarla kaplı ormanın ortasında dev bir elmas gibi berrak görünen göle doğru akıyordu. Saat 23:30.

Gözlerimi, kerpeten zoruyla açıyormuşum gibi ıkına sıkına açtım. Yataktan dirseklerim üzerinde doğrulduğumda nefesimin kesilmesine ramak kalmıştı. Kalkıp komidinin üzerinde parıldayan kırmızı aletin fişini çekiverdim. Maazallah insana boyut değiştirtecek denli kuvvetli amma bir o kadarda akıllıca programlanmış YZ’sine hayran oldum. Hemen bilgisayar başına geçip bildiğim her yere uyarı ve şikâyet yazıları döşendim. Eşofmanlarımı üzerime geçirip dışarı çıktım, mahallede bildiğim tüm rüya makinesi sahiplerinin kapılarını gezip cihazlarını kapattıracaktım. İlk Müge’ye uğradım.

“Neden?”

Acele acele “Nedenini boş ver şimdi. Başka bir boyutun bizim üç boyutlu evrenimize sızmasına neden oluyor, orada yaşayanların burada ne yapacaklarını kim bilir? Sadece kapat, bir daha da açma. Makinanın YZ’si iyi kodlanmamış olsaydı kim bilir şimdi…”. Saat 24:00.

Tırmandığım yamaç boyunca ışıltılı, dupduru dereciklerin aşağıya tatlı tatlı akışlarını seyre dalmalarımı hatırladım. Buraya gelinceye kadar birçok kez durduğum, içinde damakta dağılan nefis yiyeceklerin olduğu sırtımdaki saz örmesi sepetten çıkardıklarımla, kendime padişahlara yakışır sofralar kurduğum, deliksiz uykular çektiğim hatırıma geldi. Gölden buraya iki haftadır yol alıyordum. Dalları kırılacak kadar çok meyveyle yüklü, elma, erik, armut ve hünnap ağaçlarının altlarında konaklamıştım. İnsanın boğazından serin nehirler gibi akan, ballı demirhindi tadında suları olan pınarlardan su içmiştim.

Biraz daha düşününce uyanıp tüm mahalleyi uyandırmak için kapımı açtığım âna döndüm, elim kapıya gitti, gözetleme deliğinin parlak pirinç halkasında çarpılmış suratımın aksini gördüm, kapıyı açtım.

Telefon çaldı, oturduğum salon koltuğunun kenarına başımı koymuş eflatun rengi, selonoid şekilli rüya makinasına dalmıştım. Telefonumu açtım. Müge, Mahmut abi tonlamasıyla “Derhal rüyadan çıkış prosedürünü onaylamalısınız. Paralel evren temasına bir dakika. Derhal tüm protokoller sonlandırılmalı. Hizmet sözleşmesi 4A maddesi gereği siz müşterilerimizi her tür tehlikeden koruma yükümlülüğü alt başlığı. Madde b2…” telefonu kapattım. Yine dalga geçen embesil iş arkadaşlarımdan biri, sanki bilmiyorum. Haset herifler. Hiçbirinin parası “Rüya Makinası”nı almaya yetmedi ya, beni işletiyorlar güya.

Kulaklarım çınlıyor, salon dalgalanıyor. Ayağa kalkıp kalkıp düşüyorum, ayağa kalkamadım. Saat 21:35.

Yüzüstü düştüğüm ve iyice kirlenmiş olduğuna kanaat getirdiğim halımdan başımı kaldırınca, kaya başında akşam güneşinin ufka doğru devrilip, kızıl ışınlarını bir perde gibi turkuaz-mor renkli ormanın üzerine serdiğini gördüm. Ayağa kalktım, gözlerim kamaştı, ta uzaklarda ince birkaç pofuduk bulut güneşin etrafını sarmak üzereydi, güneş ufka ellerini uzatmış…

Yanımdaki adam boyu çalılıktan hışırtı sesleri geldi, dönüp baktığımda iki genç kadının bana doğru geldiğini gördüm. İkisi de baştan aşağı zırhlar içindeydi. Miğferlerini sol koltuk altlarında tutuyorlardı. Uzun, düz ve oldukça parıltılı saçlarını su perileri gibi zırhlarından aşağı salmışlardı. O ânâ kadar zırhlı su perisi gördüğümü sanmıyordum, ama o ân onların peri olduklarına oldukça emindim. Perilere doğru gülümseyerek ilerledim. Güzellikleri göz alıcıydı, biri tunçtan, diğeri bronzdan yapılma zırhlar içindeydi.

Tunç zırhlı olan “Benim adım Burcu. Sizin rüya, bizim “Boyut Astra” dediğimiz ülkeye, daha doğrusu boyuta hoş geldin. Sizin taraftan boyutumuzun eteklerine, yani sınırına insanlar gelirdi ama rüya duvarını aşamadan geri dönerlerdi. Şimdi ise sınırı geçen geçene, kimi nerede karşılayacağımızı şaşırdık” gülümsedi, sanki yer titredi.

İçimi kaplayan tuhaf neşe kalbimin ağır duvarlarına henüz çarpmaya başlamışken bronz zırhlı olan koluma girdi. Hep beraber, geldikleri çalıların arasında gizlenmiş küçük patikadan yukarı doğru yürümeye başladık.

“Benim adım Münevver. Aslında ikimizin adı da saklı, hep saklı kalır ne birbirimize ne de sizin taraftan birine ismimizi söyleyemeyiz. Lakin siz isimlere muhtaçsınız, onun için sizin taraftan isimler seçtik. Evet şaşkınsın, ama alışacaksın. Artık bizim boyutumuzun enginliği ve sonsuz özgürlüğü içinde çılgınca koşabilirsin. Evet koşmak, duvarları, sınırları yıka yıka koşmak istediğini, çocukluğundan beri seni saran sınırlamaları yarıp sonsuz boşluğa doğru uçmaya niyet ettiğini biliyoruz. Bize kalbindeki her şey görünür.”

Bronz leydi gülümsedi, sanki yüzünde güneş açtı, gözüm öyle kamaştı. Ensemde tuhaf bir uyuşma, kulaklarımda ince bir uğultu oluştu, konuşmak istiyordum ama ağzım bir türlü açılmıyordu. Kapı çaldı, yoksa alarmın sesini mi duyuyordum? Gözlerim yarı açık komidine uzandım. Sesi susturdum. Yoksa rüya makinası mı bipliyordu? Allah allah…

Burcu hafif parmaklarıyla çenemden tutup yüzümü kendine doğru çevirdi. “Bize kulak vermeni salık veririm. Sen bizim evimize geldin, daha gözlerini açmadan biz de senin evine gideceğiz. Bunu bir tür yer değiştirme olarak düşün. Zaten başka yolu da yok.”

Acaba neyin yolu yoktu?

Çalılar arasındaki yolu bitirip seyrek bir koruluğa girdik, oradan çıkınca dağın zirvesine yakın, en az dağ kadar büyük bir sarayın önüne varmış olduk. Saray, yüzlerce kulesi, sayısız burcuyla bir kale gibiydi. Dış cephesi grotesk yahut klasik tarza sahip ama daha önce hiç görmediğim kompozisyonlarda binlerce heykelle kaplanmıştı. Heykellerden kalan boşluklar, duvarlarda köklendiklerini düşündüren ağaçlarla kaplıydı. Ağaç gövdeleri duvara doksan derece olacak şekilde kökten öne doğru uzamış, sonra yukarı doğru duvara paralel şekilde büyümüşlerdi. Her ağacın yaprakları renk ve desen olarak bambaşkaydı, pembe, mavi, mor, kızıl yahut eflatun renkte yapraklarla kaplı ağaçlar, ebemkuşağı gibi sarayı fırdolayı sarmıştı. İnsanın baktıkça başı dönüyordu.

Peki burası sadece size mi ait, yoksa tüm halkınıza mı?”, bu soruyu kelimelere dökememiş sadece aklımdan geçirmiştim.

“Sadece ikimize ait, biz ruh ikiziyiz aynı zamanda. Tek ruh, iki beden de diyebilirsin. Şimdi seninle yer değiştiren yine biz ikimiz olacağız, çünkü ruhumuz tek.” dedi Münevver. Bir yandan da beni içeri sokmuşlardı.

Burcu “Burada rahat edeceğine eminiz.”

Ben aklımdan “Peki siz benim berbat evimde ve dahi dünyamda ne yapacaksınız?” diye bir soru geçirdim, cevap vermediler. Onlar için üzülüyordum. Zavallı güzel periler, dünyanın çirkefi içine batıvereceklerdi.

Saray çok rahat. Koca dağın, ormanın ve aşağı vadideki gölün sarayın bahçesi sınırları içinde olması da cabası. Dünyadan komşularım da var, sık sık uçan atlarla birbirimize ziyaretlerde bulunuyoruz. Eğlence ve dinlence birbiri içinde erimiş de her gün yuttuğum bir hap haline gelmiş durumda. Mutluluktan ağzım kulaklarımda geziyorum. Kayıp cennetim, vaat edilen topraklarım ayaklarımın altına serili. Cennet bileklerime sarılmış “Emret, yeter ki emret” diyor. Sesi tınılı bir şarkı gibi. Sanki rüyanın içinde rüya görüyor, uykuya doyamıyor, tekrar pofuduk bir uykuya dalıp başka bir rüya görüyorum. Rüyamda gerçek dünyaya gözlerimi açmak istemediğimi düşünüyorum. Saat ∞

Peki, siz bu anıyı saat kaçta okumaya başladınız?

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Faruk KORKMAZ

Memleketin süreklilik arz eden olağan üstü fantastik koşullarına rağmen 1976 yılından beri hayatta kalmayı başarmış, iyi kötü bir işe ve çekirdek aileye sahip biriyim. Bolca hayal kurmak en sevdiğim zihinsel faaliyetim. Fırsatını bulunca kafamdakinden çok daha az canlılıkta ve renklilikteki parçalarını yazıya aktarmaya çalışıyorum. Kafamda cereyan edenle kağıda dökülenlerin eşitleneceği gün için hararetle çalışıyorum. Güzel insanlarla vakit geçirmekten, güzel kitaplar ve müziklerden, bir de ekstrem sporları gezerek icra etmekten müthiş keyif alırım. Hayatın amacı sevmek ve de şanlıysanız sevilmektir şiarına inanarak yaşamaya devam ediyorum.

3 Yorum

Yorum yazmak için tıklayın

Faruk KORKMAZ için bir cevap yazın İptal

  • Rüya makinası gibi bir şeye neden sahip olmamalıyız sorusunun cevabı. 🙂 Perileri, rüyaları, kabusları ve makinaları bir araya getiren kaleminize sağlık.

    • Teşekkür ederim efendim. Kalemimin beni sürüklediği yerlerden ara sıra mektuplar atmaya gayret edeceğim :).

Kayıp Dünya Aylık Arşivi

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar