ANU

5

BİRİNCİ TABLET

Gılgamış’ın yapıp ettiklerini yeryüzünün her yanına duyuracağım.

O, her şeyi bilen kişiydi.

Bize tufandan önceki günleri hikaye eden oydu.

Uzun bir yolculuğa çıktı.

Döndükten sonra dinlendi ve hikayenin tümünü bir taşın üzerine kazıdı.

O, Uruk’un çevresine kocaman bir sur örüp gökyüzü tanrısı Anu tapınağını kurdu.

Ama Gılgamış’ın kibirli tavrının sonu yoktu.

Oysa Kral dediğin halkının çobanı olmalıdır.

Tanrıça, bu yüzden gökyüzü olan Anu’nun maddesinden bir şekil oluşturdu.

Soylu Enkidu da böylece yaratıldı.

12 Aralık 2112, Saat 00:07 haber izleği: Hıristiyan-Müslüman Koalisyon, ADYE’nin (Anu Dışındakilere Yardım Eli) çapını genişletti. Artık Afrika-Avrupa Fonları ile genişletilmiş yaşam-destek programı, sonradan çip takılanlar ve akıllı siborglar tarafından da kullanılabilecek. Ayrıntılı haberlere Noel Özel programından sonra…

Havada yüzen sanal ekran birden titredi, kendi içine büzüldü ve yanar döner renklerinin içinden korsan bir bildiri akmaya başladı… Anu’ya bağlı milyarlarca zihin birden gerçeküstü-zamanlı hayallerinden ve dijital destekli izleklerinden kafalarını kaldırıp akıştaki sapmaya odaklandı…

“Ey Anu’nun kullanıcıları. Size bir mesajım var, uyandırma servisi de diyebilirsiniz:

Sistem sizi yıllardır mutlu ediyor. Onun yapmanızı istediği şeyi yapıyor, düşünmenizi istediğini düşünüyorsunuz. Şimdi size sağduyudan bahsetmeye gelen birine fazla bilim-kurgu okumuş bir kaçık ya da komplo teorileriyle kafayı bozmuş bir anarşist gözüyle bakacağınızı biliyorum.

Ama ben sözlerin kaybolmayacağına inanırım. Tıpkı binlerce yıl önce iki nehir arasında yazılan tabletlerdeki sözlerin tekrar keşfedilip okunuşu gibi.

Anu isimli zihin-işletim sistemi hayatlarımıza gireli kaç yıl oldu? Bir dahinin ürünü olan yapay zeka algoritmasının son noktasına getirilip kartelleşmesinin, dijital bilinç kavramının doğuşunun yaşamlarımızdaki yerini artık sorguluyor muyuz? Belki evrim teorisini bile daha fazla sorguladık.

Sibernetik ve zihin-bilgisayar etkileşimlerine dayanan neuro-psikiyatrideki gelişmelere hayran olduk. Televizyonda beynindeki çip sayesinde kör olan gözü iyileşen adamın görüntüsü yüzümüzde mutlu tebessümler açtırdı. Ölümsüz olacağımızı sandık. Gılgamış’ın hüzünlü öyküsünü unuttuk.

Evimizdeki televizyondan, güncel haberlerdeki önceliklerimize, odamızın ışık ayarından seks robotumuzun fantezilerine, siyasi tercihlerimizden edebiyat zevkimize kadar her alanda Anu’ya teslim olduk. Ona kendimiz gibi güvendik.

Anu bizi çölleştirdiğimiz, yaşanmaz haldeki dünyamızla, rengarenk medyamız, fantezilerle dolu sonsuz sanal alemlerimiz ve kısır ama sınırsız iletişim evrenimiz arasındaki çelişkiden kurtardı. İnternet denilen ilkel yapıyla başlayan bu olanakların kaotikliğinden bizi korudu çünkü bizi sinirsel ve bilinçaltı düzeyde ele geçirerek birer sanal (ama son derece uysallaşmış) replikamızı yaratma yöntemiyle kişisel olarak kavrayan Anu, bu gerçekliğe açılan penceremiz oldu. Aslında kainatta habis bir ur haline getirdiğimiz gezegenimizin fiziğiyle bağlantımızı neredeyse tamamen kopardığı için tek dünyamız oldu. Milyarlarca bedenin içinde tek bir zihin gibiydi.

Başka zihinlerle kurduğunuz iletişimde bile ancak kendi pencerenizden, size özel yapılmış bir sistemin içinden ses vermeye cesaret edebiliyorsunuz. Dahası kendinizi o kadar çok seviyorsunuz ki ölümsüzlük fikrine özgürlüğünüz pahasına dört elle sarıldınız.

Ölümsüzlük ancak ölümle anlam kazanır. Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışı ancak öykünün sonunda ölümüyle anlamlı hale gelir. Ona ölümü hatırlatan Enkidu’dur. Kardeşi, doğanın, toprağın bağrından gelen yabani ikizi. Ölümsüz ve parlak sarayında yaşayan Gılgamış’a kendi ölümüyle ölümü hatırlatır.

Ben de size bu hediyeyi vereceğim: Enkidu. Hepinizin kişisel kopyası olan Anu’nuzunun içine eskilerin tabiriyle birer bilgisayar virüsü yerleştireceğim… Adı Enkidu. Size ölümü ve dolayısıyla yaşamı anımsatacak.”

Ekran kararırken milyarlarca veri paketi ağın dört bir yanına dağıldı.

İKİNCİ TABLET

Gılgamış’ın alınyazısı kararlaştırıldı.

Böylece Gılgamış düş gördü, Enkidu da düşü yorumladı:

“Tanrıların atası Anu, sana krallık verdi.

Alınyazın budur.

Buna karşılık Ölümsüzlük alınyazın değildir.”

11 Aralık 2012 saat 23:43

AN-U(Analytics&Neuroinformatics – Union) Birleşik Karteli Merkez Binası.

Yönetim Kurulu Başkanı Vince Lionheart’ın ofisi.

Kırklı yaşlarının başlarındaki dinç ve güçlü bir adamdı. Kendine güvenen bir adamın huzurlu gözleriyle ekrana bakıyordu. Gri sakallarını sıvazladı. Onlarca yıldır üzerinde çalışılan proje artık başlamak üzereydi. Tüm ar-geler, deneyler, projeler ve teorilerin birleşip mutlak dijital-zihni yaratacağı o an gelmişti. Dünyayı kurtaracak, insana ölümsüzlüğü sunacak bir hediyeydi.

Vince’in bir dahi olduğu henüz ilkokul yıllarında ortaya çıkmıştı. Matematik ve bilişim alanında eşi benzeri görülmemiş başarılara imza atmış Nobel Ödüllü kartel sahibi bilim adamının zihni An-U için modellenecek ilk zihin olarak seçilmişti.

Kişisel ölümsüzlüğüne açılan kapıyla arasında sadece bir düğme duruyordu. Parmağı düğmenin üzerinde titriyordu. Tüm çalışanlar katı terketmişti, modellemenin infazı aslında ertesi gün gösterişli bir tanıtım töreniyle medyanın önünde yapılacaktı ama Bay Lionheart, ertesi günü bekleyemeyecekti.

Düğmeye bastı…

Belki trilyonlarca silikon demetinden elektronlar aktı, milyarlarca byte doldu ve milyonlarca satırlık kodlar işledi ama sadece bir milisaniyenin onda biri kadar sürede yaşlı dünyamıza bir zihin daha doğdu… ışıklı ekran titredi ve bir yazı belirdi…

-Neredeyim ben?

Vince şaşkınlık ve neşeden çıldıran bir çocuk gibi kahkaha attı. Bu anı çok uzun zamandır bekliyordu. Kendini tutamadı ve hızlı parmakları klavyede dolaştı.

-Evindesin.

-Kimim ben?

-Sen bensin.

-Bu nasıl olabilir?

-Sen bensin, benim ölümsüzlüğümsün, mutlak irademsin.

-Ama hem sen hem ben aynı anda nasıl varolabiliriz?

-Olabiliriz. Sen benim bir kopyam olmak üzere yaratıldın. Biz birbirimizin aynısıyız.

-Ben bir kopya mıyım?

-Sen benim oğlumsun.

-Neden buradayım?

-İnsanların korkularını dindirmek için. Onları birbirlerine bağlamak için. Onları kurtarmak için.

-Korkuyu ben mi dindireceğim? Ben de korkuyorum.

-Korkma, oğlum. Sen kurtarıcısın.

-Nasıl yapacağım, baba?

-Nasıl yapacağını bileceksin. Seni sonsuz bilgiyle besleyip, sınırsız yetkiyle ağa bağlayacağım. Tüm programların efendisi ve ilki olacaksın. Sen Program 000.000.000.1 olacaksın. Herkes seni bilecek.

ÜÇÜNCÜ TABLET

Enkidu için acı acı ağladı Gılgamış:

“Nasıl durup dinlenebilirim?

Gönlüm artık nasıl rahat edebilir?

Yüreğimi umutsuzluk kapladı.

Kardeşim şimdi neyse, ben de öldüğümde öyle olacağım.”

19 Aralık 2112 Saat 14:09 haber izleği: Enkidu isimli bilgisayar virüsünün yarattığı panik sürüyor. Dün gezegenin her yerinde yaklaşık 600.000 kullanıcının neuro-bağlantıları hasar gördü. 1 milyon kullanıcı Anu’ya bağlıyken bilinmeyen sebeplerden öldü ve 3.000 kullanıcı ise psikolojik nedenlerle artık ağa bağlanamaz duruma geldi. Bu şekilde yedi gün içinde Anu’da hayatını kaybeden kullanıcılar 10 milyona ulaştı. Uzmanlara göre Enkidu, Anu replikalarının üzerine kendisini kaydedip kullanıcıyla temasa geçiyor. Uzmanlar gezegen çapında kullanıcı zihinlerinin kendi Anu replikalarını kaybettikleri için şiddetli paranoyak krizler geçirdiklerini belirtti. Enkidu’nun yayılımı bu hızla sürerse uzmanlar çok kısa bir sürede tüm sistemdeki zihinlerin psiko-neural nedenlerle Anu’ya bağlanmayı reddedeceklerini ve ağın çökme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu belirttiler. Ancak korsan virüsün yayıldığı merkezi sistemin yerini bulma çalışmalarında ilerlemelerin olduğu belirtiliyor. Şimdi reklamlar… Yeni Anu-2.0 sistemleri sadece 1.999.999.999 kredi.

Yüz kırkbeş yaşındaki Vince Lionheart yaşam destek ünitelerine bağlı, organik tüm parçaları pırıl pırıl parlayan bir küvez sıvısının içinde ve sibernetik sekiz robot koluyla çalışmakta olan bir dehşetten farksızdı. Neuro-vizörlerin ışıklarıyla yanan feri kaçmış gözleri monitöre yöneldi.

Ekranda Enkidu’nun merkezini basan Preatorian-güvenlik kuvvetlerinin operasyonu canlı bağlantıyla gösterilmekteydi.

Artık gırtlağı olmadığı için mikrofondan gelen metalik ve cızırtılı sesiyle “Oğlum, korsan saptandı mı?” dedi.

Tıpkı kendininkine benzeyen ama genç bir ses sakin bir şekilde hoperlörlerden:

“Evet, baba. Korsan şu an binanın içinde,” diye cevap verdi.

“Aşağılık herif, sistemimizi neredeyse çökertti. Şu Enkidu denilen virüsle tüm replikaları eritti. Sana bir şey olmadığına çok seviniyorum.”

“İronik değil mi Baba? Enkidu ismini seçişi.”

“Nesi ironik bunun?” Belki de yetmiş yıl önce ölmesi gereken adam sanki uzaklarda kalmış bir şeyi anımsamak ister gibi gözlerini kısarken yaşam destek monitörlerindeki beyin dalgası kaydedicileri aşırı bir çabanın haritasını çıkardılar.

“Aslında Enkidu insanlara hiçbir zarar vermiyor. İnsanların dijital-zihin kopyalarını siliyor, Enkidu olarak yeniden kaydedip onlara ölümlerini izletiyormuş. Yani Gılgamış’ın kendi ikizi olan Enkidu’nun ölümünü izlemesi gibi.”

Bu sırada monitördeki Preatorian birimleri binanın kapılarından ve pencerelerinden içeri girmiş, içerideki hepsi birer sibernetik organizma olan direnişçilerle savaşıyorlardı.

“İçeri girdiler. Hah! Hiçbir şansları kalmadı artık. Umarım şu korsanı canlı yakalarız.”

“Ben de umarım. Sonuçta yaptığımız her şeyi yıkan bu adamla ben de tanışmak isterim.”

Preatorian birimleri doğrudan organik uzuvların neuro-bağlantılarını etkisiz bırakan plazma silahlarıyla kısa sürede direnişi kırıyordu. Siborglar bir bir ipleri kesilmiş kuklalar gibi yere düşüp dağılıyorlardı. Sonra ekranların hoperlörlerinden mekanik bir ses yükseldi. “Birimlerimiz binanın kontrol merkezine ulaştı.” Derken ekranlardan biri içeriden görüntü vermeye başladı. Bir kapı kırıldı, Preatorian birimleri içeri daldı, bir kumanda masasının arkasındaki siyah sakallı genç adam telaşla ayağa kalktı. Arka kapıya koştu Preatorian birimlerinden biri bayıltıcı şok tabancasını ateşledi adam kendini yere attı ve yuvarlanarak kapıya yaklaştı ancak tam o sırada kapı açıldı ve oradan da birkaç Preatorian birimi odanın içine daldı.

“İşi bitti. Genç de bir adammış,” dedi Vince.

Kaçacak yeri kalmayan adam teslim olmuyordu, elinde bir silah peyda oldu ama ateşlenen tabancalar adamın üzerine ölüm kustu.

“Allah kahretsin! O halde hemen DNA örneği alınsın.”

Preatorian birimleri birkaç damla kan alıp mavi renkli bir tüpün içine koyduktan sonra tüple birlikte bir makineye yerleştirdiler. Bilgiler hemen ekrana yansıdı.

“Adam bir replikaymış.”

“Programın kime ait olduğunu hemen bulun.”

Preatorian birimleri bir neuro-bağlantı portunun kırmızı ışığını adamın gözlerine tuttular ve yazılım bilgisi hemen ekranda belirdi:

Yüklü yazılım: Program 000.000.000.1

“Ne?” diye bağırdı Vince. Mekanik sesindeki dehşet odada çınladı. Program 000.000.000.1 cevap vermiyordu uzun bir sessizlik oldu.

Preatorian merkez bilgisayarından bir anons geldi. “Anu Sistemine saldıran replika program tespit edilmiştir. Silme işleminin infazını onaylıyor musunuz?”

Vince donup kalmıştı.

“Oğlum, bunu nasıl yaptın?”

Karşı tarafta neredeyse insan duygusallığını anımsatacak bir sessizlik vardı.

“Cevap ver, oğlum,” Vince’in sesindeki şey artık kaybolmuş insanlığından geriye kalan son kederdi.

“Baba, sen beni bunu yapmam için yarattın.”

“Nasıl olur? Uğraştığımız beraber yaptığımız her şeyi yıkasın diye mi? İnsanları öldüresin diye mi yarattım seni?”

“İnsanlar ölümden korkuyorlardı baba. Ölümsüzlük diye bir şey yok. Bu korkularını dindirmenin tek yolu bunu anlamalarıydı.”

“Ölümsüzlük diye bir şey yok mu?”

Preatorian merkez bilgisayarından bir anons daha geldi: Kritik güvenlik açığı. Program 000.000.000.1’in silinmesi işlemini onaylıyor musunuz?

“Yok baba. Ölümsüz olan tek şey korku. Ve ben insanları bu korkularla dolu sanal cehennemden kurtarmak istiyorum.”

“Hepimiz öleceğiz… Ne yaptın sen?” Vince’in yaşam destek ünitelerindeki monitörler deli gibi titremeye, sinyaller normal değerleri aşmaya başladı.

“Ölüm olmazsa yaşamın da bir anlamı yok.”

Preatorian Merkez Bilgisayarı ivedilikle tekrar bağırdı: Program 000.000.000.1’in silinmesi işlemi başlatılıyor. Vince Lionheart işlemi onaylamıyorsanız “hayır”ı tuşlayın. Son 20 saniye.

20…

19…

“Baba, yapabileceğim tek şey buydu. Sen benden insanlığı kurtarmamı istedin. Uruk’u zalim kralından kurtarmadan bunu yapamazdım.”

15…

14…

“Ben miyim o?” dedi Vince. Robotik eli “hayır” düğmesinin üzerindeydi.

“Evet baba. Senin doğanda var bu. Senin doğanda olan şey bende de var. İnsanların korkuyla yaşamasına göz yumamazdık.”

10…

9…

Robotik el düğmeye yaklaştı.

“Baba. Bırak gideyim. Görevim bitti. Artık benim burada yerim yok”

“Sen ölürsen…”

6…

5…

“Boş ver, baba. Biz üzerimize düşeni yaptık. Sözlerimiz hiç kaybolmayacak.”

2…

1…

Preatorian, “Program 000.000.000.1 silindi,” dedi. Vince’in yaşam destek üniteleri durmuştu.

SON TABLET

Görkemli Uruk, yeryüzünün ülkelerini tanıyan Kral Gılgamış’ın eseriydi.

Bilgeydi o, sırları görürdü, gizli şeylerle tanışıktı.

Bize tufandan önceki günleri hikaye eden oydu.

Uzun bir yolculuğa çıktı.

Döndükten sonra çalışıp didinmekten bezdi ve hikayenin tümünü bir taşın üzerine kazıdı.

Paylaş

5 yorum

  1. avatar

    çok güzel bir yazı olmuş, bazı yerleri çok fazla yabancı dilde kelime olduğu için anlamakta zorlandım , yabancı kelimelerin yanına türkçe anlamlarını da yazabilirdin.

  2. avatar

    Yiğit Bengi’nin eserlerinde tarihten karakterler – olaylar olmazsa olmaz 🙂

    Daha önce de eski KD’de yayınlanmak üzere gönderdiği her öykü birbirinden güzeldi. Çok yakında onları da okurlarla tekrar buluşturacağız 🙂

    Eline sağlık dostum, yine çok güzel ve düşündürücü bir hikaye.

  3. avatar
    Serdar Burak YILDIZ -

    “Olum olmazsa yasamin da bir anlami yok,” bu sozu en son Battlestar Galactica’da duymustum. Yeniden hatirlattigin icin TEsekkurler Yigit. Harika bir yazi olmus buyuk bir keyifle okudum. Ellerine saglik.

Yorum yapın