SENDAKRO HİKAYELERİ – II – “ARKASTAN”

0
Herkese merhabalar! Geçen sayıda küçük bir hikâye ile kendi yarattığım dünya olan Sendakro’yu tanıtıcı bir yazı yazmıştım. Aslında geçen KD sayılarında yazmış olduğum hikâyeler de Sendakro’da geçiyordu, fakat üzerine basa basa bunu belirtmemiştim.KD’de ilk yazdığım yazılardan bir tanesi “Sermain”di, seri hikâye yazmanın nasıl bir külfet olabileceğini gösteren bu hikâye genel olarak “yer” kavramı içermiyordu, entrikaları olan bir maceraydı, bir hırsızın ve büyücü kızın başından geçenleri anlatıyordu, fakat ben onu Sendakro’da geçiyormuşçasına bağrıma basıyorum. Daha sonra “Mox” başlığı altında, mektup formatında bir yazım oldu. Mox’ta, bir Baş Büyücü’nün* ağzından Sendakro’nun ikinci en büyük kıtası olan “Arkastan” tasfir ediliyordu. Ocak 2005 sayısında da, Sendakro’nun tarihine değiniyorum.

Sizlere Sendakro’nun kısa bir tarihçesini anlatacağım. Sendakro, benim kızıl bir ejderha çizmemle aklımda çakan şimşeğin artçıları olarak beynime yer edinmiş koca bir proje. Bu proje dahilinde yepyeni bir dünyayı sıfırdan yaratıyorum, yeni ırklar oluşturuyor, varlığını başka hikâyelerden bildiğimiz elf veya cüce gibi ırkları daha değişik kalıplara oturtuyor, büyü kavramının üzerinden yeniden geçiyorum. Sendakro okuduğunuz birçok romandan farklı öğeler bulunduruyor, fakat tek kusuru, aradan 6 yıl geçmiş olmasına rağmen, hala somut bir şekile bürünememiş olması…

Sendakro hakkında birçok fikrim var, bazıları ufak notlar halinde, bazıları da kafamda oradan buraya yüzen parçalar halinde. Ben de bu fikirleri hikâyeleştirebilirsem, hem okuyucuya Sendakro’yu tanıtabilme fırsatı yakalamış olurum, hem de kafamdakileri somutlaştırabilmiş olurum diye düşündüm.

Sendakro’da geçen bir kitap yazmasına yazıyorum, ama önümüzdeki bir sene içerisinde bitmesine pek olanak olduğunu düşünmüyorum doğrusu. Hatta kısa hikâyeler daha hızlı bir şekilde kitap halini alırsa, şaşırmayacağım!
Bu yazının amacına gelince, Sendakro yepyeni bir dünya ve bunu sizlerle sonuna kadar paylaşmak istiyorum. Sendakro hala büyümekte ve gelişmekte olan bir fikir, dün Sendakro’da var olmayan bir konsept, bugün Sendakro’nun kalbini oluşturan bir konsepte dönüşebilir. Bu hergün genişleyen fikirleri daha fazla etrafımdan esirgemeden, ufak hikâyeler şeklinde yazıya döküp sizlerle paylaşmayı umuyorum.

Düşünceleriniz şu noktada benim için çok değerliler. Fikirlerim hakkındaki yorumlarınıza tamamen açığım ve eleştirilerinizi bekliyorum.

Teşekkürler,

Yasemin Baran

Dip Not: İngilizce bilen arkadaşlar “http://www.bermekocak.com/silveraxe/silver” linkinden Sendakro hakkında bilgi edinebilirler. Sayfa hala yapım aşamasında, ve en yakın zamanda Türkçe sayfasını da açmaya çalışacağım.

Özel okunuşlar:
sc – “ş” olarak okunuyor
Xyaxs – “ziyaks” şeklinde okunuyor
î – “ii” şeklinde okunuyor
â – “aa” şeklinde okunuyor
Nifelëai – “nifeley-a-i” şeklinde okunuyor

Not: Diğer yabancı kelimelerin hepsi yazıldığı gibi okunmaktadır, İngilizce veya başka bir dilde vurgulamayınız.

Özel kelime:
sceâmat – çoğul. Yani “kara elfler
sceâmet – tekil. Yani “kara elf”

SENDAKRO HİKAYELERİ – II –

“ARKASTAN”

BİR BAŞ KEŞİŞİN YAZMIŞ OLDUĞU, ARKASTAN KITASININ TARİHİNİ ANLATAN KİTAPLARINDAN,
YİNE KENDİSİNİN YAPMIŞ OLDUĞU BİR DERLEME MEKTUBUDUR.

Kurtasi, Arkastan Kıtası, Sendakro.

Dünyanın yaratılışı sırasında ilk gelen tanrı, tanrıların babası, bilgelik tanrısı Senklamor tarafından güneş ışığı görmesi yasaklanmış bir kıtada yaşıyorum. En yüksek dağa çıktığında, etrafa bakınca tek görebileceğin şey kilometrelerce uzanan karanlık ve ölü topraklardan ibarettir, yaşadığım diyarlarda.

Sendakro’daki ilk mahkeme, şeytan tanrı Scervak’ın ihanet ve kışkırtmaları sonucu yaratılan bir felaket sonrasında yapılmıştı. Adalet tanrısı olan kardeşi, Scervak’ın cezalandırılmadan önce adil bir şekilde yargılanması gerektiği fikrini savunmuştu; fikri beklemeden kabul görmüştü. Scervak’ın suçu, tanrı Senklamor’un yokluğunda, Senklamor’un eşi olan denizler tanrıçası Xyaxs’ı oynuna getirerek kocasının onu aldattığını, kendisine geri gelmeyeceğini, bunun karşılığında da dünyayı ikisinin ele geçirip yönetmelerini teklif etmekti. Tanrıça Xyaxs hiddeti, katılığı ve gururuyla ünlüydü. Şeytan tanrı Scervak’ın oynuna gelerek, onunla beraber ejderhaları yarattı; Scervak kurnazlığı ve kötülüğünü, Xyaxs ise hiddetini, katılığını ve görkemini kattı. Alev kusan, şeytan bakışlı, ama bir o kadar da zarif ve görkemli yaratıkların ilki yumurtadan çıktığı anda neden yaratılmış olduğunu biliyordu. Kanatlarını ilk seferde kullanmayı öğrendiği söylenir yaratılışı anlatan kitaplar. Havalandı ve ardından kendisine katılan kardeşleri ile Sendakro’ya alev ve hiddet kustular.

Doğa tanrıçası Natruna, yarattığı doğayı çok severdi. En ufak bir zarar görmesi onu çok üzerdi. Tanrıların ikamet ettiği, havada, çok yükseklerde duran kara parçası Layulâ’da, Sendakro’dan yükselen kara dumanları gördü. Yükselen alevlerin, yanan ormanların, ölen canlıların görüntüsü onu her şeyden daha fazla üzdü.

Bu sırada tanrıların babası, erkek kardeşi Elmak ile beraber geri geldiğinde gözlerine inanamadı. Özgürce uçan zebaniler, onun ve diğer tanrıların emeklerini yakıp kül ediyorlardı. Çok sinirlendi. Hiçbir tanrı onu bu kadar sinirli görmemişti. Lamira’nın güneşi bulutlar tarafından gölgelenmişti. Bunun sorumlusunun kim olduğunu sordu Seklamor, tanrıların babası. Bunun üzerine başı dik bir şekilde Xyaxs geldi ve Scervak’ın kendisine söylediklerini söyledi. Scervak hiddetli deniz tanrıçasına, kocasının onu terk ettiğini ve asla gelmeyeceğini söylemişti. Senklamor, erkek kardeşi Elmak’ı çağırmaya gittiğini doğruladı. Denizler tanrıçası yaptığı hatayı görmüş ve çok üzülmüştü.

Dünyada o zamanlarda kin, nefret, kötülük denen şeyler bilinmiyordu. Scervak, iki kardeşi adalet tanrısı Lamon ve savaşçı tanrı Ghiscan’ı her zaman çok kıskanmıştı ve bu bilinmeyen hisleri içinde büyütmüştü. Bu duygulardan habersiz tanrıça Xyaxs kolayca oynuna gelmişti. Oyuna getirilmişti. Tanrıça üzüldü ve bir anda üzüntüsünden sıyrılarak çok sinirlendi. Siniri büyük bir gök gürültüsüne sebep oldu. Öyle ki, ejderhalar bile bir an tereddüt ettiler.

Bu olaydan sonra tanrıça sadakate ve adil olmaya çok önem verdi.

Ejderhalar hala hürce göklerde dolanıyorlar, yakıp yıkıyorlardı. Tanrıların babası Senklamor, güneş tanrıçası Lamira ve iyilik tanrısı Uaida’yı çağırarak ejderhaların gücüne eşit güce sahip bir şey yaratmalarını istedi; ikisi de iyilik, ışık ve doğruluğun öncüsüydüler. Ruhlarındaki saf ve temiz gücü birleştirerek, Senklamor’un da bilgeliğini buna katarak ateş kuşlarını yarattılar. Ateş kuşlarına yol arkadaslığı edecek olan biniciler yarattılar. Biniciler ve ateş kuşları arasında kuvvetli bir bağ vardı. Ateş kuşlarına Phoenix, binicilerine ise Ânak adı verildi.

Phoenixler çok uzun ömürlü olmayan hayatlarının sonuna yaklaştıklarını hissettiklerinde kendi kendilerini yakarak küle dönüştürüyor ve kısa bir süre sonra kendi küllerinden yeniden doğarak yükseliyorlardı. Binicileri ise tanrısal ve kutsal bir ırktı. O sıralarda “zaman” diye bir kavram yoktu ve Ânaklar öldürülmedikleri sürece yaşamlarına devam ediyorlardı.

Phoenixler, soğuk alevden tüğlerle kaplı bedenlerini göklere taşıdılar ve ağızlarından ejderhalara alev kusarak kimisini öldürdüler, kimisini de sadece kendilerinin ve tanrıların yerini bildikleri söylenen bir adaya sürdüler.

Bu gün bu tanrısal ırkın gerçekliği meçhuldur. Ejderhaların da, phoenixlerin de dünyanın yaratılışı sırasında böyle bir savaşta yer alıp almadıkları kesin olarak bilinmemektedir, bu sadece çocuklara anlatılan bir hikâye olarak güncelliğini korumuş bir masaldır. Kutsal Yüce Büyücüler bile ateş kuşlarının varlıklarından emin değildirler.

Bu olayların ardından Scervak, Sendakro’nun ilk kurulan mahkemesine çıkarılarak yargılanmıştır ve ceza olarak yer altına sürülmesi kararı alınmıştır. Scervak, karanlıklar bölgesi Arkastan’ın toprakları altına girmiştir. Dünyanın yaratılışını anlatan kitaplar der ki, Scervak yer altına girince, yerler sarsılmış ve dağların tepeleri patlayarak alev ve lav kusmaya başlamıştı. Arkastan’da, bu neden dolayısıyla yanardağ sayısının çok olduğu söylenir; hatta diğer iki kıta Khomée ve Urbaton’da yanardağların olmadığı bile söylenir.

Sendakro üzerinde dolanmaya başlayan ilk canlıların aslında geyikler, çiçekler ve böcekler olmadığı, sıradan kişiler arasında çok bilinen bir şey değildir. Tanrı Senklamor ellerini havaya kaldırıp, Arkastan’ın gün ışığını görememesi için lanetlediği anda, karanlıklardan bir sürü şekil çıkarak kıtada dolanmaya başlamışlar. Bu gölge yaratıklarından ilk gözünü açıp da, diğerlerini uyandıran Sheb-gîrd, Gölgelerin I. Lordu’dur. Önce karanlıklardan doğrulmuş ve kendisine bir varis seçmiştir. Gölgelerin II. Lordu’nun adı ise Sheb-gerd’dir.

Böylece Gölgelerin I. Lordu diğer gölge yaratıklarının lideri olmuştur.
Bu hikaye daha doğa tanrıçası Natruna’nın gelişinden çok öncedir, hatta Senklamor dışında hiçbir tanrı yokken, kıtalar yaratıldıktan sonra olmuştur. Daha güneş olmadığı için Sendakro çok karanlık bir yerdi. Bu yüzden Seklamor ellerini kaldırmış ve ışığın olmasını arzulamış. Sendakro’nun üç kıtasından birbirine yakınca olan Khomée ve Urbaton’un arasındaki denizin ortasında bir anda dev ateş topları oluşarak, gök yüzünden denize düşmeye başlamışlar. Burayı belki duymuşsunuzdur, Ateş Duvarı denir. Dev ateş topları ağır bir şekilde denize düşerek sönerler ve sönerlerken çıkardıkları dumandan dolayı, duvar boyunca, denizin üzerinde bir sis tabakası bulunmaktadır.

Fakat bu ateş topları, küre şeklindeki gezegenin, tam arka tarafında kalan Arkastan kıtasını aydınlatmamış, hatta daha da karanlıklaşmasına sebep olmuştur. İşte Senklamor’un laneti bu olayın ardından olmuştur.

Arkastan’ın karanlık ve ölü topraklarında sayısız tarih ve hikâye vardır. Mesela kara elfler olarak da bilenen sceâmat ve maercstappaların doğuşu. Aslında bir bakıma ikisi de aynı şey sayılırlar. Sadece kara elflerin kalpleri kötülükle doludur ve öldürmekten sonu gelmeyen bir haz alırlar. Fakat maercstappaların sadece iki tane yaşam amaçları vardır; birisi dünyada ilk doğan on dört elften geriye kalan tek Emeddi Â’mar kraliçeleri Nifelëai’yi korumak, ikincisi de kara elfler, sceâmatı avlamak. Onlar doğuştan avcılardır ve içlerinde kuzenlerine karşı duydukları kinin haddi hesabı yoktur. Yüzey elfleri ya da diğer adlarıyla beyaz elflerle çok iyi anlaşırlar.

Sceâmat, daha maercstappalar doğmadan önce, Arkastan’dan çıkarak, atalarının geldiği Khomée kıtasına doğru yelken açtılar. Alışık olmadıkları için güneşin parlak ışıkları gözlerini acıttı ve yerin altına inmek istediler. Yerin altına indiklerinde kendilerini cücelerle burun buruna buldular, daha önce hiç cüce görmemişlerdi. Yerin altını nasıl kazacaklarını bilmiyorlardı, tek bildikleri yöntem büyüydü, fakat büyünün de bedenlerini bir tüketme sınırı vardı. Khomée’de dolaşmaya başladıklarından beri yaptıkları en basit büyünün, geldikleri Arkastan’dakinden daha etkili olduğunu fark ettiler –Arkastan her açıdan, Khomée kıtasından daha yüksek bir seviyeye sahiptir. Sceâmatın orta derecede iyi bir savaşçısı, Khomée’nin en muhteşem savaşçısı ile aynı seviyeye denktir. Bu durumda kara elflerin çok iyi bir büyücüsü için her şey çok basit olacaktı…

Cücelerin krallıklarını bastılar ve kendilerine baş kaldıranları katlettiler, diğerlerini ise köle olarak barındırdılar. Kölelere, kendilerine uygun tüneller kazdırdılar ve cücelerin şehirlerini kendilerine uyarlayarak onların krallıklarını ele geçirdiler. Fakat bütün cüceler onların sandığı gibi zayıf değildi.

Cüceler, demirci tanrıça Bregu tarafından yaratılmışlardı. Bregu aynı sırada “zamanı başlatan” tanrıçadır. Tanrıların toprakları Layulâ’daki demirci atölyesinde, kendisine yardımcı olmaları için demiri eriterek cüceleri yarattığı söylenir. Yazıtlara göre, bu cücelerin bazı tanrısal güçleri vardı ve “yüce cüceler” olarak geçer isimleri. Fakat cücelerin tarihlerinde gelişen bir olay da, yüce cücelerin bir tartışma sonucu iki gruba ayrılmalarıdır. Ana koloniden ayrılan grup, baş yüce cücenin laneti sonucu yüceliğini ve dolayısıyla da tanrısal güçlerini yitirmiştir. İşte bu sıradan cüceler, sceâmata rast gelen gruptu. Sceâmat yer altında daha da ilerleyerek Khomée’yi baştan sona gezmek isterlerken, bir anda hala yaşamakta olan yüce cücelerle burun buruna gelmişlerdir. Bu karşılaştıkları cüce klanını da köleleri olarak ele geçirebileceklerini sanan kara elfler, bu aç gözlülükleri yüzünden büyük acı çekmiş ve büyük sayıda kayıp vermişlerdir.

Bu sırada köle olarak tuttukları bir cücelerin grubunu, Khomée’yi beğenmeyip geri dönmek isteyen bir sceâmat grubuyla beraber Arkastan’a götürmüşlerdir. Cüceler, Arkastan’daki seviye farkına ayak uydurmakta uzun zamanlar boyunca zorlanmışlardır. İnatçı yapıları, kıtaya adapte olmalarındaki zorlukta büyük rol oynamıştır.

Birkaç asır sonra, cüceler sonunda Arkastan’ın zorlu yaşam şartlarına ayak uydurabilmiş, hatta artık kara cüceler olarak adlandırılmaya hak kazanacak kadar ileri gitmişlerdi. Arkastan’ın, kişinin içini, serinliğin ve ölümün kapladığı topraklarında bir gece –ki geceyle gündüzün farkı ayırt edilemeyecek kadar azdır– kara cüceler isyan ettiler. Hayatları boyunca kimsenin kölesi olmamışlardı. Özgür ve sert yapıları onları köle olmaya el verişli kılmıyor, tersine içlerindeki özgürlük ateşini daha da kamçılıyordu.

Kara elflere baş kaldırdılar.
Bu savaş, aylarca süren, Arkastan tarihinin binlerce kanlı savaşlarından sadece bir tanesiydi. Fakat sonunda cüceler galip geldiler ve içlerinde biriktirmiş oldukları bütün kinlerini sceâmata kusarak özgürlüklerini ilan ettiler. Dağların eteklerine gittiler ve en iyi yaptıklari şeyi yapmaya başladılar, kazmak. Derinlere kazdılar. Fakat Khoméeli cücelerin bilmedikleri bir şey vardı ki, o da Scervak’ın Arkastan’ın derinlerinde yaşadığıydı.

Cüceler daha önce Khomée’de hiç rastlamamış oldukları yer altı lav nehirleri ile karşılaştılar. En kuvvetli çeliği bile eritecek kuvvetteki lavları aşmak için bir yol bulmaya çalıştılar. Bu sırada cüceleri başı boş ve tehlike vaad eden düşmanlar olarak doğaya salmayı göze alamayan sceâmat bir fikirle ortaya geldi. Cücelere hayatlarında ilk ve son defa yapacakları bir yazılı antlaşma götürdüler, antlaşmada iki ırkın birbirlerine olan güvensizlik ve nefretin unutulup, iki ırkın da uyumlu geçinmeleri maddesi vardı. Cüceler bu yazılı antlaşmayı tek bir şartla kabul edeceklerini söylediler: Kendilerine Arkastan’ın yüksek seviyesindeki büyüleri öğretecekler ve bu konuda hiçbir şeyi esirgemeyeceklerdi. Sceâmat, ırklarına ait birkaç büyü dışında, diğer bütün büyüleri öğretmeyi kabul ettiler ve böylece antlaşma iki tarafın o sıradaki kralı tarafından imzalandı ve kuvvetli bir büyü tarafından korunmaya alınarak cüce kralına verildi.

Sceâmat, kağıdın cücelere verilmesine karşı çıktılar, ama sceâmatın kralı belki de hayatındaki en mantıklı şeyi söyledi, hiçbir sceâmet, o kağıttaki büyüyü istediği zaman bozup, antlaşma üzerinde oynamayacak kadar sadık değildi. Cüceler ise sözlerinin eri, güvenilebilecek, onur sahibi kişilerdi.

Böylece kimse krala karşı gelmedi ve cüceler de öğrendikleri büyülerle daha önce yapabileceklerini ancak akıllarının kenarında hayal etmiş oldukları şeyleri gerçeğe dönüştürdüler ve hiç bozulmayan büyülerle, lav nehirlerinin üzerine büyülü köprüler kurdular. Böylece kara elfler yer yüzünü yönetirken, kötülüğü hayatta kalmak için benimseyen kara cüceler de yer altında krallıklarını yönettiler.

Uzun asırlar sonra, bir jenerasyon geçtiğinde, cücelerin tenleri koyulaşmaya ve kararmaya başlamıştı. Kendilerini o zamandan sonra komgarr –kendi dillerinde kara cüce– diye adlandırmaya başlamışlardı. Onlar da Arkastan’ın bir bireyi olmuşlardı artık. Karanlıklarda ayakta durmak için kalpleri taşa dönüşmüş, hava değişikliğine uyum sağlamış, daha tehlikeli yaratıklara karşı savaşmaktan daha da kabalaşmış, daha kana susamış ve daha barbar bir ırk haline gelmişlerdi. Bunun yani sıra hala en iyi madenciler ve yer kazıcıları olmaya devam ettiler.

Arkastan’ın karanlık geçmişine isimlerini kazıyan bir başka grup da kendi bedenlerinde dolaşan kan ile değil de, başkalarının bedenlerinde dolaşan kan ile ayakta duran ırklardır. Bunların başta geleni vampirlerdir.

Vampirler, Arkastan’ın yapısı itibarı ile gece ve gündüz aktiftirler. Güneşin doğmadığı topraklarda, büyük lordların çoğunu onlar oluşturur. Bir de onların piç ve yetim akrabaları olan yarı-vampirler vardır.

Vampir lordları genelde asil kanı korumaya özen gösterirler. Bu yüzden vampir leydileri, vampir lordlarıyla evlenmeye zorunludur. Bu kurala karşı olarak bir birliktelik olursa, bunu tekrar edemeyecekleri bir şekilde uyarılırlar. Bir vampir aslında kolay öldürülemese de, birbirlerini öldürmek konusunda, başka ırklardan daha başarılıdırlar.

Yarı-vampirler, saf kan akrabalarına nazaran daha az kuvvetlidirler ve safkan akrabaları gibi büyü eğitimlerini soylu lordlardan alamadıkları için, vampirlere özgü hayvana dönüşebilme yetisine sahip değildirler. En büyük avantajları, saf kan akrabalarına nazaran bir görüntü farkı göstermedikleri için, bu konuda uzman olmayanları ürküterek tehlikeden uzak kalabilmeleridir. Bir kişinin, vampirler konusunda uzman olmadığı ve gerekli büyüyü yapmayı bilmediği sürece, karşısındakinin saf kan mı, yarı-vampir mi olduğunu anlaması çok zordur. Fakat vampirler bunu yaydıkları kuvvetli aura ile birbirlerine çok net bir şekilde belirtirler.

Vampir lordları, paraları ve toprakları bol kişilerdir. Her bölgede birkaç tanesi kesinlikle mevcuttur ve kraliyet yönetiminde de sözleri kimi zaman geçebilir. Eğer bir lord, krallığın aldığı bir kararı onaylamıyor ise, o karar kesinlikle birkaç defa en azından gözden geçirilir. Ayrıca büyük toprak sahipleri oldukları için de, tarım ekonomisinin çoğunu kendi ellerinde tutarlar. Bu da aslında biraz iyi bir şeydir. Saf kan vampir asilleri adiliği ve iki yüzlülüğü sevmezler. Arkadan vurulmak hiç hoşlarına gitmez. Bu yüzden sahip oldukları topraklardan çıkan ürünler konusunda fazla cimrilik ve aç gözlülük yapmazlar. Bu işlerden cebine para atmak isteyen kraliyet yetkilileri fazladan parayı ceplerine atamazlar ve tarlalarda çalışan fakirler de sömürülmemiş olur. Yine de iş verenleriyle karşı karşıya gelmek veya onları sinirlendirecek bir şeyler yapmaktan korkarak çalışırlar. Hatta bu gibi korkular, zamanında insan yiyen vampirler gibi bir sürü lüzumsuz ve saçma masalların üremesinde büyük rol oynamıştır.

Vampirler, bir handa duyulabilecek bir masaldaki gibi insanların kanını emerek nadiren beslenirler. Genelde kasaplar kestikleri hayvanların kanlarını özel bir şekilde saklar ve bunu satarlar veya bir mezbahaya sahip bir vampir lordu varsa, kendi kan ihityacını buradan sağlar. Arkastan’da yaşayan memeli hayvan sayısı az olduğu için genelde sürüngen türü canlıların etleri yenir, dolayısıyla da vampirler sürüngen kanı içerler.

Arkastan’ın tarihinde buna benzer birçok farklı hikâye gelişmektedir. Fakat benden istediğiniz kadarını, yazığım kitaplardan notlar alarak derledim Lord Mox. Umarım Arkastan’a olan ziyaretiniz sırasında bu bilgiler sizin için yeterli olur.

Saygılarımla,

Baş keşiş Vainamon.

[kişisel mühür]

Paylaş

Yorum yapın