PROMET – 3

0

“Bir sorun mu var Garwyn?” Elçinin son ayağını oturtuyordu. Her ayakta bir matkap vardı ve bununla kendine bir delik delip içeride açılarak ayağa sağlam şekilde tutunabileceği bir yer hazırlıyordu. Etrafa saçılan parçaların bu kadar hızlı biçimde cismin etrafında dönmeye başlamaları ise şaşırtıcıydı.

Hayır Slate, ıııı… işlemcilerde bir yavaşlık var onu araştırıyoruz.

“Sana inanayım mı?”

Elbette inanabilirsin Slate! Bir sorun olsa hemen söylerdim sana.

“Pekala.” Elçi’deki ani bir sarsılmayla sesi titredi bu sırada. Ardından “Elçi yerleşti, şimdi bağlantıyı tamamlıyorum, burada başka bir bulutsu doğuyor galiba, önümü zor görmeye başladım.”

Matkapların etrafa savurduğu parçalara Rufus cisimciğinin etrafındaki çemberlerini daraltmışlar ve yoğunlaşmışlardı.

Cevap hemen gelmedi ve endişelenmeye başladı, “Tamam, bu son aşama neredeyse başardın sayılır Slate.

“Nerdeyse,” diye mırıldandı cisme bakarken, “nerdeyse…” ve son aşamaya geçti.

* * *

Halias, “Rufus, bu iş bitince bir de işlemcilerdeki yavaşlıkla ilgilenmelisin. Cismin enerji şoku belki bizim farkedemediğimiz bir soruna neden olmuştur.”

Rufus başını salladı “Ona da bakarım; ama öyle bir dalganın bizim aletleri etkileyebileceğini sanmıyorum. Kalkanımız zayıf olmasına rağmen hala işe yarıyor.”

Halias bunun üzerine “Yine de işlemcilerde bir sorun var,” dedi.

Garwyn bu sırada Slate ile konuşuyordu. “Tamam, bu son aşama neredeyse başardın sayılır Slate.

Son aşama sözüne şaşırmıştı Halias. Bu kadar hızlı olmasını beklemiyordu. “Hangi aşamada?” diye sordu. Garwyn, “Bağlantı kablosunu yerleştiriyor,” dedi. Bunun üzerine biraz olsun rahatladı yaşlı adam ve “İşi biter bitmez hiç vakit kaybetmeden buraya gelsin,” dedi.

Garwyn, bunu Slate’e söyledikten sonra aldığı cevap karşısında gülümsedi. Halias ekrandan olanları izliyordu. Kamera şu anda, kendini bir vampir gibi cisimciğe gömen Elçi’nin metal aksamları arasından uzanan ağır kabloyu gösteriyordu. Onun bağlı olduğu raylı bir sitemi, Slate cisme doğru küçük hareketlerle ittiriyordu.

Rufus, aniden “Cisimciğe bağlandık, onun potansiyeli hakkında veriler gelmeye başladı!” dedi sevinçliydi sesi.

Halias “Başardı,” diye mırıldandı.

Garwyn, uzayın karanlıklara kaçan ufuklarına gönderdiği sinyallere cevap almışcasına sevinçli olan sesiyle “Rufus ilk verileri almış, sistem çalışıyor görünüyor Slate!” diye bağırdı.

Halias gözle görülür derecede rahatlamıştı, Garwyn’in sevincine ortak olurken içindeki kötü hislerin kaybolması karşısında neredeyse sevinçten uçacaktı.

Rufus bir şeyler denedi ve Halias’a dönüp, “Slate uzaklaşır uzaklaşmaz başlayabilirim,” dedi.

* * *

…sistem çalışıyor görünüyor Slate!

Slate, Garwyn’in neşelenmesi karşısında gülümsemeden edemedi.

Sıkılı dişlerinin arasından gülümsese de o da rahatlamaya başlamıştı. Ancak yine de gergindi. Boşalma sırasındaki kadar olmasa da cisme yaklaştığından beri saçlarının kalktığını hissediyordu. Bu, az önceki kadar şiddetli değilken, devamlı olması insanın sinirlerini bozuyordu.

Rufus, sen uzaklaşır uzaklaşmaz başlayabilirmiş. Aslında bunu başardık sayılır Slate! Taa başından beri başardığımıza kalıbımı basıyordum!

Slate, Garwyn’in sevincine tamamiyle ortak olamıyordu. Koluyla zor ulaşabildiği bir yere uzanmak zorunda olduğundan yeterince hızlı yapamıyordu ama bu anda her şeyi aceleye de getirmek istemiyordu. “Bunu sağlama alır almaz gelirim, bir daha bu lanet şeye yaklaşmak istemiyorum.”

* * *

Slate’in işi birkaç dakika sürmesine rağmen herkese saatler geçmiş gibi geldi. Haliyle herkes uğraşacak bir şeyler aramaya başladı. Garwyn zaten Slate ile arada sırada yaptığı küçük konuşmalarla vakit geçiriyordu. Phy, ekranındaki grafiklerdeki sıçrama sayılarını saymaya başlamıştı. Halias, kah ana pencereye yaklaşıp dışarı bakıyor, kah onların yanına gelip ekranlara göz gezdiriyordu.

Rufus içinse uzun süreden beri ilk kez incelenecek bir şey vardı ve o da bu heyecana kapılmıştı. Cismin, enerji yönünden beklediğinden dengeli çıkması şaşırtmıştı onu. Hatta bu buldukları tuhaf sistemin evrenin önemli mekaniklerinden biri olduğunu bile düşünüyordu.

Hepsi bir şekilde dalmışlardı, tuhaf biçimde akıllarını Garwyn’in çenesinden uzak tutmaya çabalıyorlardı.

Garwyn “Tamam Slate! Seni özledik!” dedi ve başını çevirdi “Geliyor.”

* * *

Slate, bir süre durdu ve Promet’e baktı. Kalkanı çatlaklarla doluydu ve çeşitli katmanlar görünüyordu, sanki biri Promet’i dev sonbahar yapraklarıyla kaplamıştı. Birbirine ayrılmamak üzere karışmış renklerin arasında ölümü bekleyen birinin duyabileceği türden bir sessizlik vardı.

Yaptığı yorucu işin gerginliğiyle derin derin solurken (gititkçe yavaşlıyordu nefesi) bunları düşünüp ürperdi ve kalbinin üzerine, uzun süreliğine oraya yerleştiği belli olan bir kaya kendini hissettirdi.

Vural bu sessizliğin içindeydi ve sessiz bir yerde ses çıkarmayan her şey gibi o da sessizliğin bir parçası olmuştu.

Etrafta uçuşan parlak (ve bir şekilde ölümcül) partiküller ona çocukluğunu hatırlattı. Ancak bunun üzerinde fazla duramadı. Sadece, bir çiftlikteydi ve dizine kadar yükselen (Iki bir çocuğun dizi fazla büyük bir ölçü değildi) otların arasında bir gece yürüyüşü yapmıştı. Bu sırada havalanan ve etrafında masallara yakışacak bir görüntü oluşturan ateşböceklerini hatırlıyordu.

Uzayda olmak, pek çok kelimenin içini boşaltıyordu; gündüz, gece…. Burasının yabancı ve vahşi atmosferi pek çok karışık duyguyu beraberinde sürüklüyordu. Sakinlik bunlardan biriydi.

İnsan, yeni duygular duyuyor ve bunlara yeni isimler uyduruyordu; ama Slate kendisine tanıdık gelen şeyler hissediyordu.

Gece ve gündüz, anlamsız olabilirdi ama Düş Kabuğu Sahili’nde vakit geceydi ve bu, bir gece yürüyüşü olacaktı. Promet de annesi ve babasının birbirine sırtlarını dönerek uyudukları iki katlı ev olacaktı.

Ünitesinin iticileriyle gidiyor olmasına rağmen yürüyormuş gibi yaptı (aslında birkaç adım attı, bu onun için fazla çocukçaydı). Vural olsaydı kesinlikle yürümeye çalışırdı.

Promet’e yaklaşırken içindeki mutluluğun bununla paralel olarak artmasını sevinçle karşıladı. O gece yaklaştığı şekilde yaklaşıyordu evine, düşten çıkar gibi, ama bu düşteki ateşböcekleri ne sevgi arıyor ne de otların arasında koşan çocuktan ürküyorlardı.

* * *

Slate, yolun yarısını aştığı sırada Rufus ufak yüklemeler yapıyordu. Sistem çalışıyor görünüyordu ve bundan sonrası, önceden hesapladıkları potansiyel dengesini kurduklarında bu sistemin işe yaramasını ummaktı.

Köprüde sıcak rüzgarlar esiyordu, gerilim kendini rahatlamaya bırakıyordu. Bundan sonrası işin bekleme kısmıydı ve buna gelinceye dek aşılması gereken tehlikeli engelleri hiçbir soruna takılmadan aşmışlardı.

Halias’ın beklediğinden de iyi yürümüştü her şey ve içindeki endişenin bir kuruntu olduğuna kendini inandırmaya başlamıştı.

Bütün ekranlar aniden kararıp köprüdeki güç kesilmeseydi kendini harika hissedecekti. İçeride, bazı LED’lerden ve ana pencereden görülebilen bulutsudaki yumuşak aydınlıktan sızabilenler dışında ışık kaynağı yoktu. Bu yüzden hepsi karanlığın içindeki silüetlere benzemişlerdi.

Bir an için kimse kıpırdamadı. Halias Rufus’a döndüğünde onun da ne olduğunu anlamadığını farketti.

Yine de sordu “Neler oldu?”

Rufus, ne olduğunu açıklamadığı belli olan bir “bilmiyorum mesajı” vermek üzere ağzını açmıştı ki bütün haberleşme ekranlarında Şale’nin yüzü belirdi..

Yeni şaşkınlık dalgasını ilk atlatan Halias oldu. Gizleyemediği bir endişeyle belki de kendini rahatlatma arzusuyla, kesinti ve garipliği hiçe sayarak “Şale, iyi misin?” diye sordu.

Şale’nin bilinci yerindeydi ama bu iyi olduğu anlamına gelmiyordu.

Görüntü karşısında herkes kendisini aciz, savunmasız ve korkak hissetti. Bilgi işlem odasında ışıklar yanıp sönüyordu, titrek bir floresan aydınlanması gibiydi ve arkada Havada yavaşça dönen bir PDA görülüyordu. Ortalık karardığında PDA’nın yumuşak ışığı karanlığı bozuyordu.

Şale hırıltılı bir sesle konuştu, “Bugün bir kahramanım, çünkü sevgilimi cezalandıracağım ve bunca erkek arasındaki tek kadına haddini bildireceğim. Ah…bunun nasıl bir his olduğuınu tahmin bile edemezsiniz. Denesenizde geçersiz işlem verirsiniz!” Ardından boğulur gibi kahkaha attı.

Halias ekranlara bakarken ciddi bir belaya saplanmış olduklarını anladı, “Şale! Şale bana…” diye onunla konuşmaya çalışacaktı ki Rufus girdi araya. “Alıcıları kapatmış, hiçbir çağrıya cevap veremez.”

Halias, hiç tereddüt etmeden “Kırmızı alarm verebiliyor musun?” dedi ve Rufus’un birkaç tıklamasıyla Promet’te “kırmızılar” yandı.

Ortalık kırmızı ışıklara boğulurken, savunmasız vaziyette yakalanan bir köpeğin inlemesini andıran alarm zili çalmaya başladı.

Bunun bilgi işlem odasında da hissedildiği ekranlardan belli oluyordu. Şale, yine boynunu rahatlatmaya çalışır gibi bir hareket yaptı ve “Ortalık şenleniyor!” diye vargücüyle bağırdı ”Duyuyor musun Spintroza? Kırmızı senin için sevgilim, nazın ve işlemlerin için!”.

Garwyn “Tanrım, aklını oynatmış bu,” diye mırıldandı. Diğerleriyse küle dönen suratlarıyla bakmakla yetindi.

Şale kıkırdadı ve mırıldandı “Sevgilim, öleceğin için üzülmeyi isterdim, gerçekten! Ne de olsa bize ol denmiş ve olmuşuz. Herkes gibi oldan geldik ve öle gideceğiz, görüyor musun feleği?”

Halias başlarına yeni çıkan belanın ulaşabileceği boyutları düşünmek bile istemiyordu.

Şale gülümsedi ve “Ne yapmaya çalıştığınızı biliyorum,” dedi. Ardından yaramaz çocuğu azarlayan bir anne gibi başını hafifçe sallayıp “cık cık cık…” diye devam etti.

Ekrandan tam belli olmuyordu ama Şale’nin göz hareketlerinden, bir şeyler girdiği belliydi.

Halias “Ne yapıyor sizce?” diye sordu.

Hiçbir cevap yoktu. Rufus, bir şeyler denemeye başladı. Ardından cevap bekler gibi durdu ancak başını kaldırmamıştı. Sadece bir değişimi gözlüyor gibiydi.

Köprü’de güç terkar geldi ve içerisi yine aydınlandı. Halias yaşlı gözlerini kırpıştırıyordu. Rufus gurur duyarak “Üçüncü birimi köprüye yönlendirmeyi başardım,” dedi.

Halias ateşli bir şekilde “Harika!” dedi.

Şale’nin haberleşme ekranlarındaki soğuk görüntüsü birden bire sertleşti. “Sana hak veriyorum güzelim.” Ardından birini dinliyormuş gibi başını hafifçe çevirdi. Başıyla da olumsuz yanıtını destekleyerek “Hayır bu bir ilk değil bu yüzden kendimi affetmeyeceğim ama bunların yaptıklarından ben de hoşlanmadım,” dedi ve ekranlar karardı.

Rufus’un ekrana bakarken gülümseyen yüzü ışığı kıskandıracak bir hızla soldu.

Halias bunu farketti ve hiç hoşlanmadı.

“Hal?” Phy’ın sesinde tatsız bir karar öncesi duygusallığını kaybeden nahoş bir tını vardı.

Halias korktuğu haberlerden birini bekleyerek ona baktı; ancak Phy’ın ağzından Slate ile ilgili bir sorun dökülmedi. “Şale’ye gitsem iyi olacak belki bir nöbet geçiriyordur ve bana ihtiyacı vardır.”

Halias bunu zaten düşünüyordu; ancak onun aklından bu iş için Radjeck’i görevlendirmek geçmişti. Phy’ın önerisini kısa bir an düşündü. Slate’in durumunun kötüleşmesi için herhangi bir sebep yoktu; ama Şale, Promet’in kalbinde kurtun midesindeki nineyi oynuyorsa herkes tehlikedeydi ve yaşlı adamın içinden bir his bunun hayatlarının da ötesinde bir şeylere malolabileceğini fısıldıyordu.

“Tamam Phy; ama yanına Radjeck’i de al. O, galiba Sosyal Oda’da…”

Doktor başıyla onayladı ve konsoldan ayrıldığı sırada Hal, araya girdi “Bir sorun olduğunda bize komünikasyon ağını kullanarak ulaşma tamam mı?”Halias aslında bunun için Phy’ın yanına Radjeck’i vermişti.

Phy’ınsa bunu düşünmediği belliydi, Halias’a sorar bir bakış attı. Hal “Radjeck yanında olacak,” dedi.

Phy’sa söylenecek başka bir şey olmadığını düşünerek köprüden ayrıldı.

“Bir şey yok Sly, inan bana…” Garwyn’in ne kadar süredir konuştuğunu ne Hal biliyordu ne de Rufus.

Halias endişeleydi. Garwyn’e “Ona sadece buraya gelme konusunda acele etmesini söyle,” dedi. Ardından ekledi “Ne kadar var daha gelmesine.”

Garwyn,”Yaklaşık onbeş dakika,” cevabını verdi. Ünitenin iticileri elçininkilerden de zayıftı.

Hal “Onbeş dakika,” diye mırıldandı. Fazla uzun değildi; ama kıyametin kopması için yeterliydi.

1 2 3 4 5
Paylaş

Yorum yapın