PROMET – 3

0

“Senin için bir yabancıyım ve bir konuk. Kıyma bana ki,

buradan gitmeden, hiç olmadan önceki kuvvetimi toparlayayım.”

-Mezmurlar Kitabı

“Uzak sessizliğin ki anı kadar siyah
sözleriyle hicran kuyusuna kapattı beni:
ay nice batsa da meğer insanlar kadar
karanlıkta bırakmazmış kimseyi! sen bütün
geceyi topladın üstüne ve bir bir söndü
masumluğun küçük fenerleri, yıldızlar
bir kez aydınlatır çünkü gövdeyi, bir kez
gölge düşmesin anıya, birbirimizden önce
onlar terkeder bizi: yıldızlarla dolu
olabilir mi seninle beraber bakmadığımız
gökyüzü? ah eski kamer, nerede o aşk
gibi içime doğduğun geceler, yeni ay fena
çıktı aramıza, çarpışarak karanlık sulara
gömülen şu gövdelere bak, dil karanlık
söylemese de sular da aydınlanır ve aysar
ruhlarımız buluşurdu ya gövdenin sahilinde,
gürültünün yolunda gittiğini fısıldar gibi
şimdi ruhların eksikliğini de gövde tamamlar
ayın altında daha karanlıktır bazı anılar…”

-Haydar Ergülen

Promet, Vural’ın ölümünden sonraki günlerde yeni bir bulutsuya girmiş gibiydi. Maewyn kadar renkli olmayan, karanlık ve kasvetliydi bu. Ekip ilk kez bir kayıp vermişti. Aralarından, onlar gibi olan sevdikleri bir adam, pencereden bakarken hepsinin sevdiği arklardan biriyle kızartılmıştı ve şimdi geminin etrafındaki garip yörüngesinde salınıp duruyordu.

Geminin koridorları sessizleşmiş, sanki bütün sesler metaller tarafından yutulmuştu. Radjeck kitap okumuyordu. Arşivindeki resimlere her zamankinden fazla gömülmüştü. Antrenman odasında dünyadaki günler hakkındaki konuşmaların yerini yavaş yavaş bir sonraki saat ve yarın almaya başlamıştı.

Aslında hepsi yolculuklarının bir park gezisi olmayacağını biliyordu; ama bunu ilk kez anlamışlardı ve şimdi yaşadıkları bocalama karşısında liderleri Halias’ın güven veren sesine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyorlardı; ama Hal de bir garip olmuştu.

Halias, ilk gecede yaşadığı karamsarlığı üzerinden çabuk atmıştı. Şimdi bir çare peşinde çaresizce koşuyordu. Promet, Vural’ın kaybından sonra hareket etmemişti. Halias, zamanla kabuklarınını belli bir hızın üstünde (ki bu hız artık hiç de yüksek toleranslı değildi) parçalanacağını tahmin ediyordu.

Bütün bunları zorlaştıran diğer bir etmense Slate ve Halias’tan başka Promet’in içinde bulunduğu tehlikeyi bilen birinin olmamasıydı, bu yüzden araştırmalarını gizlice yürütüyordu ve meraklı tayfaya hareketsizliklerin sebebi olarak Rufus Cismini gösteriyordu. Tıpkı Vural’ın ölüm sebebi olarak cismi gösterdikleri gibi.

O habis şey, Halias’ın acı bakışları altında gittikçe büyüyordu.

Rufus’sa bunun sebebini bulmak için konsolunun başında çeşitli sinyaller, lazerler gönderiyor ancak pek de ilerleme kaydedemiyordu.

Halias’ın süzgün bakışları altında çalışmaya devam ediyordu ve Rufus dinlenmek için odasına çekildiğinde köprüde kalıp verileri inceleyen Halias, zamanların az kaldığını biliyordu.

Rufus Cismine bakarken ilk düşüncesi aklına geldiğindeyse kederli bir glümseme yüzüne yerleşiyordu. Boşlukta asılı duran ve kanser gibi büyüyen cisme bakıp “Mozart’ın Requiem’inden fırladın değil mi?” diye sormuştu bir keresinde.

Laboratuvarda çözüme ulaşması için elindeki tek bulgu olan Slate’in yıpranmış yürüyüş elbisesinin yanında, Mozart’ın bestelerinden daha fazla zaman geçiriyordu artık.

* * *

Düş Kabuğu Sahili hiç bu kadar gerçek olmamıştı. Slate, burada daha önce buılunduğundan adı gibi emindi. Bu sahil, Dünya’da gerçekten vardı ve o da belki çocukluğunda burada bulunmuştu.

Yine geceydi, daha doğrusu yine göremediği ayrıntıları Ay’ın tatlı ışığında hayalgücüyle beraber tamamladığı açık bir geceydi. Dalgalar küçük ve sadece varlıklarını belli edecek kadar ses çıkarıyorlardı. Ay’ın yakamozu başka bir dünyaya açılan gizli bir yol gibi önüne serilmişti. Dalgaların küçük hareketleriyle kıpır kıpırdı bu yol. Dorothy’nin Kansas’ı ararken yürüdüğü yol kadar gizemli ve macera dolu olmalıydı.

Kumlar soğuyordu, ancak yine de sıcak sayılırlardı ve yumuşaktılar. Sağ tarafında, ufka sokulmaya çalışan dağlar vardı. Sol tarafındaysa uzaktaki evlerin ışıkları görünüyordu. Bir marina da olabilirdi orada. Ayrca karanlığın içinden bir kule gibi yükselen eski bir fabrikanın kararmış bacası da rahatsız bir parmak gibi yukarı uzanıyordu. Orasının artık kullanılmayan, neredeyse tarihi bir zeytinyağı fabrikası olduğunu biliyordu; ama bunu nereden bildiğini bilmiyordu.

Sahil genişti ancak ona yine de daralmış gibi geldi. Kötü anlamda değildi bu. Sonuçta, yanında bir kız çocuğu oturuyordu ve onun varlığı bulunduğu yeri daraltmak yerine genişletiyordu. Genişlikse uzay için önemsiz bir özellikti.

Burnuna onun parfümü geliyordu. Adını bilmediği ama iyi bir uyku sonucu erken kalkılan yaz sabahlarında şafak atarken koklanan taze hava gibi rahatlatıcıydı.

Aslında kıza pek bakmıyordu, gözleri yukarıda, yıldızların arasında tutunabilecekleri bir yer arıyordu. Her zamanki gibi öyle bir yer yoktu ve işin eğlenceli kısmı da buydu.

Bir kez daha onlara hayran oluyordu. Sakin soluklarında burnuna dolmak için çırpınan taze esintinin sarhoş edici etkisi altındayken başka bir şey hissetmesi zaten mümkün değildi.

Kız elbette güzeldi. Ay ışığı karşısında her kız güzelleşirdi. Romantik olmayanlar için sebebi basitti bunun. Karanlıkta ayrıntıları göremez, göremediklerinizi kendiniz tamamlardınız ve kimse ayrıntıları tamamlerken yüreğindeki tanrıça yerine Tolkien’in evrenlerinden fırlama bir orktan yararlanmazdı.

Artık bütün vaktini burada oturup düşüncelere dalarak geçirmeye başlamıştı. Vural’ın ölümünden sonra Düş Kabuğu Sahili çok değişmişti. Eskiden sadece uzaya bakıyordu, oysa şimdi tam anlamıyla oturduğu kumların yumuşakığını, rüzgarın kokusunu, kızın varlığını ve uzaktaki ışıkların sudaki kışkırtıcı parıltılarını hissedebiliyor, tadabiliyor ve görebiliyordu. Onun için başka bir boyuttu burası, dostu Vural’ın gidişinden sonra ona kalan tek şey, sığınabileceği tek yer.

Kızı eskiden önemsemezdi. Sadece kader ortaklığıydı onunki. Ancak zamanla, korkutucu bir düşünce olmasına rağmen onunla konuşmaya çalıştı. Vural’ın kaybı, onda konuşacak birini bulma ihtiyacı doğurmuş olabilirdi; ama Slate böyle düşünmüyordu.

Yıldızlara bakarken bulutların olmayışı başını döndürüyordu. Yükseklik korkusu gibi bir şeydi ama aynı zamanda da değildi! Uçma korkusu ya da havalanma korkusu bunun tanımı olabilirdi, ama düşmek kesinlikle değildi. Uzayda nereye düşebilirdi ki insan? Vural düşebilmiş miydi?

Bu düşüncelerden hoşlanmadı. Aklını dağıtmak içn etrafına bakınmaya başladı. Kuleyi gördü, dalgaların bitmeyen yolculuklarıyla kendilerini sürükledikleri ufku, Ayın batmamak için özellikle çaba harcadığı dağ zirvelerini ve kızı…

İlk defa onu kendisine bakarken yakaladı. Genelde hep kız yukarı ya da ufka bakar o da kaçamak bakışlar atardı. Konuşurken bile durum böyleydi. Ancak bu sefer farklıydı ve kendini kızın karşısında konuşmak zorunda hissederken buldu.

En zorlu manevraları yıldırım hızıyla aldığı kararlarla başarabilen Slate, söyleyecek bir şey bulamıyordu. Merhaba? Selam? Nasılsın? Nedense hepsi birbirinden saçma geliyordu ona.

Kendini aptal gibi hissetti. Bunu hissettiği zamanlarda genelde aptalca davranırdı zaten.

“Yengeç,” dedi kız.

Slate şaşırmıştı. Bir an, önceden programladığı cevabı verecekti. “Ah! selam sağol ya sen nasılsın? Tuhaf bir gece ha?” ama böyle diyemedi.

“Yengeç mi?” bön bön bakıyordu şimdi. Uyku halinde olmasına rağmen bilincinin açıldığını hissetti. Garip bir hissti bu. Zaten bu duygu yüzünden Düş Kabuğu Sahili’nin gerçek olduğuna inanıyordu.

Kız cevap vermedi bakışları her zamanki “sürükleyiciydi.”

Slate bunu sebebini merak etse de sesini çıkarmadı ve cevabını biraz sabır gerektiren bir bekleyişin sonunda aldı.

Bir grup yengeç sulardan çıkmış yaklaşıyordu. Bunlar belgesellerde rastlanacak türden büyük yengeçler değildi. Küçüktüler ve garip bir beyazlıkları vardı, kemik gibi.

Ay ışığında parlayan yengeçler sudan çıkarak yaklaşmaya başladılar.Sahilde oturan ikilinin önünde durdular. Minik kıskaçlarını yukarı kaldırmışlar ve bir ayinin tuhaf dansını yapar gbi sağa sola salınmaya başlamışlardı.

Açıklama bekleyen bir bakış attı kıza.

Kızsa melankolik bakışlarla yengeclere bakıyordu. Slate, kız konuşmaya başladığında onun gözlerine bakıp, kızın başka dünyalarda ya da evrenlerde dolandığını düşünecekti.

“Fazla uzağı göremiyorlar, ama ışığı hissediyorlar. Ona ulaşmak için kollarını uzatıyorlar ama kolları daha da kısa…”dedi kız, gerçekten üzgün görünüyordu. “Onlar oradan geldi biliyor musun?”

Slate, kızın baktığı yere çevirdi bakışlarını ve küçük dilini yuttu.

Ay, bütün güzelliği ve gizemiyle… Slate’in aklı bunu almadı. Ay’dan mı düşmüşlerdi bu yaratıklar?

Kız , bakışlarını Slate’e çevirdiğinde erkeğin kalbi bir an için durdu.

“Bu yüzden buradayım…” Kızın bu sözleri yankılanacaktı aklında.

Dıııııt!

Uyanışı hayalkırıklığı dolu ve son derece kabaydı. Normal bir doğum yerine sezeryandı sanki.

Bir süre etrafına bakınıp nerede olduğunu anlamaya çalıştı.

Dıııt! Dıııt! Beynine saplanan sesle yüzü buruştu. Uyku kovanındaydı, oval dünyası korkunç görüntüsüyle karşısındaydı.

Uyanmıştı.

Dıııt ! Dıııt! Dıııt!

Yan kovandan rahatsız ve uykulu bir ses yükseldi. “Susturun şunu!” Radjeck’ti bu.

Slate homurdandı “Tamam, tamam…Özür dilerim!” Hücre bilgi ekranına bakıyordu ama tersliği anlayamıyordu. Hala neden erken uyandığını bilmiyordu.

Bir defa daha çalmaya niyetlendi ki Slate bir görüşme için arandığını anladı. Hemen tuşa bastı. Saat ve diğer bilgiler kayboldu ekrandan, yerlerine Halias’ın çenesini kocaman gösteren bir görüntü geldi.

“Slate?”

Slate’in morali çok bozuktu. Düş kabuğu sahilinden yırtılarak alındığı yetmiyormuş gibi şimdi de Halias’ın yüzüne bakıyordu. Ona karşı duyduğu öfkenin büyük bir çoğunluğuı pişmanlık tarafından yenmişse de hala suçu atacak birini aradığından bunu tamamen bırakamıyordu. Hücre bilgi ekranlarından uyandırılmaksa Promet’te pek sevilmiyordu. Bunun sebebini kimse bilmiyordu ama biri yatakhaneden çağrılacaksa bu genelde başka biri aracılığıyla oluyordu.

Ekşi ekşi bakıyordu Halias’ın suratına.

“Buraya gelmen lazım,” dedi Halias. Acil bir şey olmasaydı asla aramazdı.

Ekranın sağ alt köşesine iliştirilmiş olan bilgilere baktı. Halias üçüncü labaratuvardaydı. Onun son zamanlarda kendini kapatıp kimseyi içeri almadığı ve tayfa tarafınca bunun sebebi merak edilen yerdeydi.

Hiç bir şey söylemeden başıyla onayladı ve bağlantıyı kopardı. Radjeck rahatsızca kıpırdanırken, Slate kovandan çıkıyordu. Alnı öfkeyle kırışmıştı ve çizgiler vardı.

Homurdandı, “Bu yüzden buradayım…”

* * *

“Üçüncü lab” Promet’in tabiri yerindeyse kıçındaydı. Genelde hem ulaşım hem de kullanım imkanları bakımından ilk iki laboratuvar, son iki laboratuvara tercih edilirdi.

Etrafa tutuna tutuna ilerlerken ani uyandırılışı yüzünden öfkeliydi. Geçmişte, kendisinin de Vural’ı uyandırdığını hatırladı.

Bu, yüreğini burktu.

Giderken Tarek ve Parsa ile karşılaştı. İkisi de fizikçiydi fakat ihtisas alanları karanlık enerji ve madde ile ilgiliydi. Bir senelik araştırmalarında pek bir şey bulamamışlardı, üstelik bir ilkin ortasındayken bundan yeterince faydalanamamak onları çıldırtıyordu.

Kısa boylu insanlardı ve Slate ile fazla bir muhabbetleri olmazdı; ama zaten Garwyn’in vardiyasinda çalışan sakin tiplerdi ve bu ikilinin kendi araları dışında kimseyle pek muhabbeti olmazdı. Onlara bakarken Halias ile Garwyn’in grupları arasındaki farkı daha da iyi anladı Slate. Ancak bunun için herhangi bir olumsuz düşüne geliştiremedi. Eskiden beri bildiği gibi, bu gemideydiler ve nereye kaçabilirlerdi ki?

Selamlaşıp ilerledi. Onları arkada bırakırken Tarek’in bozulan abdomen çalıştırıcı spor aletininden bahsettiğini duydu ve öleceklerini bilmeyen insanların rahatlığını kıskandı.

Laboratuvarın kapağına vardığında onun kilitli olduğunu farketti. Kilitin sıkıştığını düşünüp bir kez daha denedi ancak kapak açılmıyordu. İçeriden kilitlenmiş olabilirdi.

Homurdanarak kapağın yanındaki hücre bilgi ekranına dokundu ve içerisiyle iletişim kurmaya çabaladı.

Cevap kısa sürede geldi.

“Kimsi….Ah, Slate. Açıyorum, bir dakika.” Ekran karardı.

Slate’i endişelendiriyordu bu. Hal neden kapağı kapamıştı? Aklına tatsız ihtimaller geliyordu ve Halias’ın pek de net olmayan ekrandaki yüzünde hoşuna gitmeyen bir şeyler vardı.

Her zaman daha kötüsü olmak zorunda mıydı? Ölecek olan biri için bile?

Birkaç saniye sonra kapaktan metalik gürültüler yükseldi ve kapak açıldı. Slate, Halias’ın halini görünce şaşırdı ve içeri girdi.

Yaşlı adam çok daha yaşlı görünüyordu. Yüzü çökmüştü ama gözlerinde insanı ürküten bir parıltı vardı. Yüzü de belli belirsiz bir gülümsemeyle aydınlanmaya çalışıyordu ama bunu için yeterince canlı görünmüyordu. Düşük voltajlı bir ampülün yüksek gerilimde dayanmaya çalışması gibiydi.

“Ne oldu Hal?” Slate mesafeliydi. Bir anda Halias’ın delirmiş olabileceğini ve bundan ne kadar çok korktuğunu farketti. Halias’a sinirli olabilirdi ama onu kaybetme düşüncesi fazlasıyla korkunçtu. Bugüne dek hep onun dediklerini yapmışlardı ve onda güven bulmuşlardı.

Slate, zaten sonlarının gelmiş olduğunu düşünüyordu; ama Halias delirmişse gerçekten berbat bir son onları bekliyordu.

“Sana bir şey göstermek istiyorum Slate,” dolapların içine bakıyordu. Kapakları açıyor ve kapatıyordu. Aradığı bir şey vardı.

Slate, içeriye göz atarken olanları anlamaya başladı. Ortadaki masada Vural’ı kurtarmak için yürüyüşe çıktığında giydiği elbise vardı. Yıpranmış ve bazı kısımları kesilerek alınmıştı. Duvarlardaki ekranlarda alınan çeşitli notlar vardı ve elektroliz için kollanılan küvezlerden birkaçı da yukarıdaki laboratuvarlardan geri buraya getirilmişti (Burası kullanım açısından biraz uzakta olduğundan bazı aletler diğer lablara taşınmıştı zamanında). İçlerinde, yapay basınçla ve santrifuj kuvvetiyle yerçekimindeymiş gibi davranan sıvılar vardı.

Halias, demek ki bunca zamandır bir çıkış yolu aramıştı. Slate, bunu tahmin ediyordu ama içindeki karanlık kovuklarda fısıldaşan Halias modelinin Mozart dinleyip son günlerini “Yıldızların olası sarhoş fatihi” havalarında geçirdiğini sanmıştı. Bu tuhaftı ama son zamanlarını gördüklerinden ziyade görmek istediklerine odaklanarak geçiren biri için normal olmalıydı.

Halias dolapların birisine takıldı bir süre eliyle içerde bir şeyler karıştırmaya başladı, bu sırada sordu, sesi boğuktu. “Benim için iyi şeyler düşünmediğini biliyorum ama bana yardım edemeyecek kadar kızgın mısın?”

Slate cevap vermeden önce düşündü. Havada asılı kalmıştı, tıpkı düşünceleri gibi. Gözleriyse masadaki elbisedeydi. Gözünün önüne Vural’a dokunduğu sahne geldi ve bakışları elbisenin eline kaydı. Kurumuş bir yaprağa dokunmuşcasına milyonlarca küçük parçacık saçılmıştı. Bir süre düzensizce dağıldılar sonra o garip düzene uydular.

“Garip düzene uydular,” diye mırıldandı.

“Anlamadım, bir şey mi dedin Slate?” Elleri hala dolabın içinde geziniyordu.

1 2 3 4 5
Paylaş

Yorum yapın