PROMET – 2

0

“Bunu giymenin ne kadar zor olduğunu unutmuşum!” Yürüyüş elbisesinin kemerindeki tokayı kapattı ve kıyafet içindeki sistemlerin çalıştığını gösteren yeşil ışığın yanmasını bekledi.

Slate, o sırada askıdaki başlıklardan Vural’a ait olanı alıyordu. İri adamın başlığının arkasında “Goril” yazıyordu. Onu bulunca gülümsedi.

Vural, yeşil ışık yanınca Slate’e baktı. Dostunun endişelendiğini biliyordu. Konuyu dağıtmak için beceriksizce çabaladı. Sonuçta kendi de heyecanlıydı ve her zaman bir şeyler ters gidebilirdi. Ancak yine de zamanı bunun için berbat etmeye değmezdi. Ne de olsa bu, elinde olan tek eğlenceli zaman dilimiydi. “Canım ne çekiyor biliyor musun?”

Slate elindeki başlığı kaldırdı “Ne çekiyor?”

“Ingrid’i görmek istiyorum,” diye cevapladı Vural.

Slate o kadar şaşırmıştı ki hemen tepki veremedi.“Hahahaha!” gerçekten neşelenmişti. Vural’ın o kadının filmlerini her açışta diğerlerinden farklı baktığını farketmişti. Üstelik çok daha yeni filmler varken, Rufus inatla o siyah-beyaz kadını izlemeyi seviyordu.

“Dönünce Casablanca’yı izleyeceğim.” Vural’ın sesinde çocuksu kararlılığın izlerini görmek mümkündü. Deneyimsiz ama kesin.

“Hangi senede olduğumuzu biliyor musun?” Slate bunu öylesine söylemişti.

Vural’sa hemen savunmaya geçti, çocuk gibi heyecanlanmıştı “Evet! Ama Mozart öleli yüzyıllar olmasına rağmen Hal hala onu dinliyor. Benimkinin nesi garip?”

Slate gülümsemesini koruyarak “Sadece şaka yapıyordum,” dedi.

Vural ciddiydi. Biraz sonra uzaya çıkacak olan bir adam değilde, sevdiği filmi izlemek için ödevini kaytarmaya meraklı bir çocuk gibiydi.“Sen de izlemek ister misin?”

“İyi bir uykudan sonra neden olmasın?” diye yanıtladı arkadaşı.

İri adam “Ben uyumadan önce izlemeliyim,” dedi ve Slate’in elindeki başlığına baktı. Şimdi, bir an önce şu işin bitmesini istiyordu. Hayattan bir şey beklemeye başladğı anda zaman yavaşlıyordu zaten.

“Neden?” diye sordu Slate. Elindeki başlıkla öylece kalmıştı Vural’ın yanında.

“Onu düşümde görmek istiyorum,” dedi Vural. Tekrar kocaman bir gülümseme saldı. Çocukların annelerine ilk kez bir kızdan bahsettikleri sıradaki sırıtmaydı bu.

Yine de Slate huzursuz oldu ve Vural bunu farketti.

“Şu başlığı takacak mısın?” diye sordu Slate. Elindeki başlığı hafifçe kaldırmıştı.

“Ah, kusura bakma.”

“Ben değil de diğerleri bakıyordur,” diye cevap verdi Slate, inanılmaz olmasına rağmen yine güldü.

Sly, başlığı yerleştirirken çok dikkatliydi. Sonra arkadaki iki tokayı kapadı. Vural’da öndeki iki bağlantıyı yaptı ve başlığın içi aydınlandı. Alttan verilen ışık yüzünden, suratı korkunç görünüyordu, sanki ışıktan yapılma bir çarşafın altından bakan gölgeli, değişik ve insansı bir yaratıktı.

“Bööö!”

Slate gülümsedi, Vural bazen gerçekten çocuk oluyordu ve adamın buna hiçbir itirazı yoktu.

“Bu sefer farklı olacak biliyorsun değil mi?” Slate’in kastettiği dışardaki manyetik kaos yüzünden alıcıların çalışmayacağıydı. Haberleşme olmayacaktı.

“Biliyorum ve bu beni biraz sevindiriyor,” İki elinin arasına aldığı başlığı hafifçe sağa-sola döndürmeye zorluyordu. İyice oturduğundan emin olmaya çalışıyordu.

Slate’in gülümsemesi çabuk soldu. “Sevindiriyor mu?”

Vural ciddiydi, az önceki çocuktan eser yoktu.“Sessiz olacak.”

Slate Vural’a uzun bir bakış attı. O an konuşmasalar bile ikisi de aynı şeyi düşünüyordu. Düş Kabuğu sahilindeki sessizlik, dalgalara bırakılmış olmanın verdiği hafiflik ve uzaktaki yıldızlara duyulan melankolik sevgi…

Vural’ı kolundan destekleyerek yürüyüş platformuna çıkmasına yardımcı oldu. Burada kendini bağlaması gereken yürüyüş ünitesi vardı. İçinde hayat ve itici sistemleri olan, ağır bir parçaydı. Ancak Promet’e bağlı olmadan çıkmanın tek yolu buydu.

“Yürüyüş” adıysa kendi içinde tuhaf bir ironi taşıyordu. Bu ünite yüzünden insan yarı oturur durumda ilerliyordu. Sadece kolları tam anlamıyla serbestti. Bacaklarını da biraz oynatabiliyordu; ama sadece biraz.

Örümcek ağını andıran tokalar ve kemerleri bağladılar. Vural mümkün mertebe yardım etti, yani hareketsiz durdu.

Gerekli bağlantıların doğru yapıldığını belli eden ışığı beklediler ve Vural’ın sırtındaki dev ünitenin ana iticileri gürültüyle gaz verdi.

“Özür dilerim!” İri adam gerçekten eğleniyordu, çocuk yine sahnedeydi.

Slate, hafif endişeli bir bakışla “Bağlantılar tamam” dedi. Bu sırada Vural’ın başlığındaki alıcılarda Rufus’un sesi duyuldu “Her şey yeşil görünüyor burada.”

Vural, minnetle bakıyordu “Teşekkürler Slate.”

Slate’se bunlardan hiç hoşlanmayan bir adamdı. “Sadece git ve taşlarını toplayıp gel.”

“Denerim,” üzerindeki tokaları hafifçe zorluyordu.

Vural?

Vural’ın başlığının altından gelen boğuk sesi duyuldu, “Tamamız Rufus.”

Slate, Vural’ın omzuna hafifçe vurup kendini çıkış kabininden dışarı attı.

Vural arkasına bakamıyordu, ama ağır kapağın kapandığını duydu. Derin bir tını, uzun süre kaybolmayacakmışcasına metal olan her şeyin içine sindi.

Alıcılarını kapatsan iyi olur. Yoksa orada kulağın tırmalanacak.”

Vural, sırtındaki üniteden, dirseğini dayayabileceği şekilde uzanan konsolun üzerindeki kolunu hafifce geriye çekti ve onun üzerindeki iri tuşlara basarak alıcıları kapatacağı menüye girdi.

Bu arada , kültür matkabın çalışıyor değil mi?”

Diğer kolunda, bileğine yerleşmiş bir silah gibi duran aleti yine konsoldan faydalanarak çalıştırdı. Ortaya, insanın dişlerini kamaştıran ve bunu duyan herkesin aklına Promet’in doktoru Phy’i getiren tiz ses yayıldı.

“Evet, senin cisimciğini delmek için sabırsızlanıyor.”

Ona karşı nazik ol…Orada iyi şanslar, platformu çalıştırıyorum. Yukarıda ki kapak açıldı bile, alıcını kapatsan iyi olacak.”

Dediğini yaptı ve Platform yükselmeye başladı. Kendini, torpido gözüne sürülen bir torpil gibi hissediyordu.

* * *Slate geldiğinde Garwyn ve Halias, Rufus’un yönettiği panelin etrafında dikiliyorlardı.

O gelince Garwyn dışında dönüp bakan olmadı.

“Nasıl gidiyor?” diye endişeyle sordu Slate.

Rufus cevap verdi “Üst kabine çıkıyor.”

Kameralar, şişmiş bir kukladan farksız görünen Vural’ı göseriyordu. Adam, koltuk altlarına balonlar bağlanmış gibi görünüyordu, kollarını ileri uzatmıştı.

Halias bir koluyla dirşeğini desteklemiş, çenesindeki elinin başparmağı ile yüzüne hafif vuruşlar yapıyordu. Gergin olduğu belliydi.

“Bu hoşuma gitmiyor,” diye yineledi Slate. Hal’a bakmasa bile onu ters bir bakış attığını hissetmişti, birinin üzerinize gözleriyle iğneler fırlatmaya çalıştığını hissetmek gibiydi bu.

Garwyn anlayışlıydı “Merak etme, Vural başının çaresine bakabilir.”

Slate, söyleyecek bir şey bulamıyordu. Herkes nasıl bu kadar emin olabiliyordu?

“Şu ekrana cisimciğimi veriyorum,” Rufus her zamanki gibiydi. Sıradan bir konsol operatörüydü artık ve olağanüstü bir şeyler de yoktu. Kimsenin hayatı tehlikede değildi.

Paneldeki ekranlardan birinde, tuhaf kıvrımları, sivri uçları ve garip şekliyle insanda yabancılık hissi uyandıran cisim geldi. Hepsinin aklından farklı düşünceler geçti o sırada. Cisim bugüne dek gördükleri en tuhaf geometriye sahipti, ancak yine de doğal olduğu izlenimini etrafına yayıyordu.

Hal, “Mozart’ın Requiem’inden fırlamış gibi” diye düşünmüştü ilk zamanlar. Hala öyle düşünüyordu. Rufus’sa daha bir duygusal yaklaşıyordu, onun için tek başına duran bir oyuncağın görüntüsü kadar hüzünlüydü bu. Slate içinse bu şey belaydı.

Garwyn sadece Vural’a bakıyordu.

Rufus, donuk bir sesle “Kabine geldi, iyi şans dilemek ve bildiğiniz duaları okumak için bekliyorsanız bence şimdi başlayın.”

Hepsi de düşüncelere daldıkları sırada köprüye birinin girdiğini farkedip şaşırarak döndüler. Gelen Phy’dı.

Bir doktor olduğuna inanmak zordu. Solgun yüzüyle bir ara Sosyal Oda’da favori olan Red Kit’deki tabut satıcısına benziyordu. Gözleri hep yorgun ve süzgün bakardı; ancak bugün için durum farklıydı. Merakla parlıyorlardı.

“Kapağın açıldığını duydum. Yürüyüş mü var?” Yan hangarlardan biri Sağlık departmanından görünebiliyordu. Anlaşılan Phy fazla mesai yapmıştı.

Bu, bugün için bir ayrıcalık sayılmazdı.

* * *

Platform’un gürültüsü, hafif bir sarsıntıyla kesildi. Ünite kıskaçlarla bağlı olmasa, yerçekiminin yokluğu yüzünden Vural ile birlikte yukarı fırlayabilirdi.

Kapak açıktı ve içeri yüklü oldukları belli olan, parlak partiküler girmişti. Bunların geldiği boşlukta tuhaf bir sis vardı. Uzaktaki şimşeklerin parıltısı bu tuhaf sisi, yeşil ve mavinin insanın görebileceği en tatlı karışımla aydınlatıyordu. Biraz daha büyük olan parçalar etrafta, kağıda dökülemeyen ama yine de hissedilebilen bir harmoni içinde uçuşuyordu.

Kıskaçlar, metalik bir sesle açıldı.

Serbest kaldığını hissettiğinde, konsoldaki joystiğe hafifçe dokundu ve düşük bir ivmeyle hızlanmaya başladı. Bu anı çok kısa süredir beklemesine karşın, sanki taa başından beri bunu arzuluyordu. Üstelik bu sefer Rufus’un donuk sesini duymayacaktı.

Çocukluk heyecanlarına benzeyen ve mideyi titreten bir yükle ilerliyordu. Siyahlık yoktu etrafında, Uzakta, herkesin rüyalara dalıp gitmesine sebep olan tatlı bir ışık yayan cücenin sebep olduğu haleler yüzünden kendini bir kutup ışığının ortasında hissediyordu.

Belki de gerçekten öyleydi. Etrafındaki renk şölenine uymayacak kadar mat ve gri olan partiküller yüzünden, her taraftan yağan, karanlık bir karın ortasında olduğunu düşündü. Elini cam gibi olan bir suyun yüzeyine yapılan yumuşak dokunuşu andıracak şekilde hafifçe sağa sola hareket ettirdi, bir camı siler gibi ve o an, karşısındaki görüntüde dalgalar oluşsaydı şaşırmayacaktı.

Yüzünde aptal bir gülümseme vardı, gerçekten insanı sarhoş eden bir sessizlik vardı burada, en azından sadece kendi seslerine sahipti evreni. Kesik kesik soluduğunu duyuyordu ve başlığı yüzünden boğazından aşağısını başka birine ait bir bedenmiş gibi algılamasına rağmen, kalbinin atışını hissediyordu.

Sadece aklı vardı o an. Bir şimşek parıltısı daha önündeki sisin içinde saklanan onca irili ufaklı cismi gözler önüne serdi. Cüce bu sessiz senfoni içindeki parıltısına devam etti, partiküler etrafından süzüldü ve haleler üzerinden kaydı…

Sadece aklı vardı ve aklı Düş Kabuğu Sahiline hem yakın hem de uzak olan o noktadaydı. Gökyüzünün açık, zamanın gece, denizin çarşaf gibi olduğu o dalgaların arasındaydı.

Bacaklarını rahat, kollarını iki yanına serbest bıraktı. Başını da arkaya atarak başlığının çeperlerini hissetti; ama onun için artık o bir başlık değildi, sadece biraz sert olan bir dalgaydı.

Gözlerini bir süre kıstı, Promet’in yapay geometrisinden sadece birkaç metre uzaklaşmıştı. Başının hafifçe dönmesine izin verdi ve sessizliğin içindeki tek mantıklı duygunun tadını çıkardı.

Özlemişti.

Bir saniye bile sürmedi gözlerini kapalı tutması, ama açtığında Tanrı’nın dalgaların arasında saklanan müziğini duydu.

Maewyn arkasında onlarca patlamayı saklıyordu, devasa ve sessiz bir kaostu gizlenen. Yıldızlar ölüyor ve yeni yıldızlar doğuyordu. Galaksiler sakin gibi görünmeyi başararak deli gibi dönüyor ve yine de sessiziğin içinde kendilerine ait bir yer bulabiliyorlardı. Bulutsular yüklerini ve tuhaf şekillerini kozmik bir şaka yaparcasına değiştiriyordu, her birinin bir ruhu vardı. Tıpkı Maewyn gibi…

Maewyn’in uzak ve soğuk parıltıları sıcaklaştıran dokusunu hissetti. Etrafındaki manyetik kaosun aslında sessizliğin içindeki basit bir nota olduğunu farketti. Bu müthişti, onlar denizin üstündeki gürültülü dünyada yaşarken, o dalgasal çarşafın altındaki sessizliğin farkına varmadan ölüp gidiyorlardı. Oradaki sakinliği, huzuru ve hafif baş dönmesini tatmadan gidenler için acıdı.

Bir partikül olduğunu düşündü. Sessizce savrulan ve halinden memnun olan…

Küçük partküller, aralarına yeni katılan bu iri partikülü seve seve kabul etmiş gibiydi.

Dönmeye başlamıştı, yanındaki kedinin ses vermemesini diliyordu. Promet ise uyuz bir köpekti ve Rufus’un tipi kayık cismi huysuz bir kediydi.

Cisme bakınca ondan hoşlanmadığını anladı. Sadece şekil olarak değil, oradakendine has çorba kıvamındaki sisinin içindeki duruşundan da hoşlanmıyordu. Parçacıkların arasında o kadar yabancıydı ki, orada durması ona günah gibi geliyordu.

Promet’ten beş metre uzaklaşmamıştı.

Maalesef kedi sesini çıkardı ve Tanrı’nın hüzünlü müziği kesildi. Üzücü olansa, Tanrı’nın zaten hüzünlü müzikleri sevmesiydi.

* * *

Hal olanların kısa bir özetini Phy’a anlatmıştı; ama Promet’in doktorunun hoşuna gitmemişti bu.

“Neden kimseye haber vermediniz ki?” Phy, en çok buna kafayı takmıştı.

Hal’se her zamanki cevabı verdi “Yakında haberleri olacak, bu çok ani oldu.”

Doktor’un taktığı diğer bir konu da buydu, “Ani olması hataola….”

“Ne yapıyor bu?” Phy’ın sözleri Rufus tarafından kesildi. Rufus ise kollarını iki yanına bırakmış ve sırt üstü dönmeye niyetlenmiş gibi görünen Vural’a bakıyordu. Elbise yüzünden hareketleri o kadar doğaldışıydı ki sanki bir kukla oynatıcısının görünmeyen iplerine bağlanmıştı.

Hal sinirle tısladı “En ufak bir fikrim bile yok.”

Slate, arkadaşının ne yaptığını anladı. Biraz düş görüyordu ve yüzünde aydınlanmış bir rahibin neşeli sırıtışının bulunduğundan da emindi. Vural’ı bu yüzden kıskandı.

Birden bire içindeki kötü his kayboldu. Vural biraz eğlenecekti, ardından işini görüp burada Hal tarafından azarlanacaktı. Akşama da Casablanca izlenecek ve Vural kendinden geçercesine Düş Kabuğu Sahili’nin dışarda olduğunu anlatacaktı.

Geçici bir rahatlamaydı bu.

Elektriksel dalgalanmayı hepsi hissetti. Tüyleri kabardı, saçlarından çatırıtlar yükseldi ve orada kayıtsızca salınan Vural’ı hepsinin şaşkın ve yüklü bakışları altında Promet’ten boşalan bir şimşek vurdu.

Gemi titredi. İlk saniyelerde kimse yerinden kıpırdayamadı ancak hepsi kısa bir an için ekranı beyazlaştıran görüntüden hemen sonra Vural’ın kasılarak etrafa savrulan kollarını ve bacaklarını gördü.

Vural’ın başlığındaki kamera zaten başından beri çalışmıyordu.

Kendini şoktan atan ilk kişi Slate oldu, belki de bunu beklediğinden dolayı.

“Aman Tanrım!” Panik içinde çıkışa doğru sıçradı.

“Slate! Nereye!” Halias’ınki saçma bir soruydu, ancak amacı Slate’in ne yaptığını öğrenmek değil, yaptığını ona hatırlatmaktı.

“Yanına gidiyorum!” dedi ve ilerlemeye devam etti Slate.

Hal, hemen tepki veremedi. Bir an için durumu tarttı, kendini tehlikeye atan geminin kalan tek pilotuydu ve iyi olanıydı. Yaşlı bedeninden beklenmeyecek bir sıçrayışla Slate’in yanına geldi ve herkesin duyabileceği kısık bir sesle “Ne yaptığını sanıyorsun? Gemideki son pilot olarak seni riske atmam!”

Phy’da bu sırada kendini toparlamıştı. Bağırarak harekete geçti “Slate, onu getir ben de reviri hazırlayayım!”

“Onun yanına gidiyorum ve onu kurtracağım,” diye öfkeli bir cevap verdi Slate. Halias ile kısa süreli de olsa sinirli bir bakışma yaşadılar.

Hal, Slate’i kolundan tuttuysa da daha genç olan adam güçlü bir hareketle kolunu kurtardı. “Sen ne dersen de, onun yanına ‘ben’ gidiyorum,” ve kapağı açmak üzere döndü.

Garwyn, Phy ile Hal’in arkasında belirdi “Elbiseni tek başına giyemezsin ben de geliyorum, acele et.”

Phy bu sırada gruba baktı “Tanrı aşkına! Burada konuşarak vakit kaybetmeyin!”

Halias, Phy ve Garwyn karşısında sesini çıkarmadı.

Slate kapağı açtı ve Garwyn ile çıktılar.

* * *

Kabine girdiklerinde Halias’ın sinirden titreyen sesi duyuldu.

Üniteyle dışarı çıkamazsın, Kablolu kontrol elbsielerinden birini giy.” Bu elbisler üniteler kadar gelişmiş değildi. İki iticileri vardı ve kalın bir halatla Promet’e bağlıydılar. Bu kablo araclığıyla iletişim ve benzeri şeyler yapılmakla kalmıyor, gemiden kopmak imkansız kılınıyordu. Genelde dış kabuğu kontrol ve tamir için kullanılan hafif ‘yürüyüş kıyafetleriydi’ bunlar.

Tulum gibi olan tek parça kıyafeti, Garwyn’in de yardımıyla giydi. Halat kemerden bağlanıyordu ve bir itfayeci hortumu kadar kalındı.

Elbisesini giydikten sonra başlığını takıyorlardı. Rufus’un sesi duyuldu bu sefer. “Dış kabukta potansiyel birikmiş. Lanet olsun! Hiçbirimiz bunu düşünemedik!” Rufus’un alnına vurduğunu da duydu.

Bu tür elektriksel akımlar her zaman olurdu. Çoğunlukla önemsizdiler, ama bu seferki önemli çıkmıştı ve onlar için hatanın dönüşü yoktu.

Rufus devam etti “Kabloyla yükü dengeleyeceğim. Bu biraz zaman alacak. Yukarı çıktığında bir süre bekleyeceksin.

İşte bu zordu.

Başlık takılır takılmaz, Garwyn, hafifçe omzuna vurdu ve hemen dışarı çıktı.

Slate Vural’ın az önce durduğu platformdaydı. Kemerindeki kabloyu kontrol etti.

Sadece git ve taşlarını toplayıp gel.

Denerim.

Hepsi daha birkaç dakika öncesiydi ama şimdiden insanın yüreğini acıtan, düş kılıfına girmişlerdi. Ne olur dayan Vural, Ne olur dayan…

Tanrı’ya daha yakın olmalıydılar, ancak yine de herkes gibi bu isteğinin duyulmuş olduğunu ummaktan başka bir şey yapamıyordu.

İletişim kablo üzerinden sağlandığından, köprüyle bağlantısı kopmayacaktı.

Hazır mısın?

“Evet!”

1 2 3
Paylaş

Yorum yapın