PROMET – 2

0

Düşünde Düş Kabuğu sahilinden uzaktaydı, açık denizdeydi ve yanında yüzen bir kedi vardı. Tüyleri su rengindeydi ve ışığı su gibi yansıtıyorlardı. Vural, nirvanasına ulaştığına inanıyordu. Tarifsiz bir doyumdu onun ki… En yakın sahile (ki Düş Kabuğu Sahiliydi o) millerce uzaktaydı. Buna rağmen dalgalar insanı kabul etmemezlik etmiyordu. Deniz, hafifçe havalanan çarşaflar gibi tatlı bir hareketlilik içindeydi. Ancak bu yine de onu rahatsız etmiyordu. Tam tersine, kendini annesinin kucağında, beşikte sallanırmış gibi hissediyordu.

Hafifçe yukarı, sonra neredeyse belli olmayan bir hareketle aşağı…

Kollarını iki tarafına açmış ve ağırlığını suya bırakmıştı. Gözleri hafif kısıktı, yüzünde hiç sönmeyecekmiş gibi duran bir gülümsemenin sıcaklığını hissediyordu. Bakışları yukarıdaydı. Bulutsuz gecenin hiç çekinmeden gözler önüne serdiği çıplak yıldızların soğuk; fakat aynı zamanda da sıcak olan parıltısını yüzünde hissediyordu. Tıpkı yanında yüzen, damla gözlü su kedisinin bu yumuşak ışığı tüyleriyle soğurması gibi.

Bir dalga daha aktı altından, yavaşça…Yıldızlarla arasında hiç bir şey yoktu, yolunu kaybetmiş olan, en ufak bir bulut parçası bile…Kısacası, görüşüne gökyüzü dışında giren hiç bir şey yoktu. Bu yüzden uzayın içinde olduğunu, uzayın içinde yüzdüğünü biliyordu; çünkü bunu hayal ediyordu.

Kulakları suya girince, tanıdık olan o boğuk, büyülü ve korkunç sesi duymak yerine sessizliği duydu.

Düş Kabuğu Sahili…

Büyüsünü buradan hissediyordu. Hayal bile edilemeyecek denli uzaklıktaki yıldızlara bakmak titremesine yol açtı. Yanındaki sevimli kedi bile ıslak burnunu yukarı kaldırmıştı, derisine yapışmış olan ıslak ve parlak tüyleri yüzünden komik görünüyordu.

İkisi de denizin ortasında salınarak yukarı bakmaya devam etti. Hiç bir şey zorunda olduğundan dolayı bir şey yapmıyordu. Öylece salınıyorlardı ve iri adam, partikülleri kıskandıracak bir sakinlikle buna devam etti. Slate’in düşlediği sahilden uzakta…

Hafifçe yukarı, belli olmayacak şekilde aşağı…

“Miyav!” Kedi tatlı bir sesle, sessizliği bozdu.

Vural, hiç istemese de nirvanasından hafifçe sıyrılıp kediye baktı.

“Miyav!”

Konuşmayı canı istemiyordu. Kediye bakmaya devam etti.

“Miyav!” tekirin sesi bu sefer daha değişik çıkmıştı.

“Muyav!” ses değişmeye devam etti. Vural artık nirvanasını terketmişti. Korku dolu bakışlarla su kedisine bakıyordu. Onda değişen bir şey vardı. Tüyleri…tüyleri pamuk şekeriymişcesine eriyordu.

“Muyal!”

Hafifçe yukarı…

“Mural!”

Aşağı…

“Vural?”

Slate’e bakıyordu.

* * *

“Kedi!?” Vural, tulumuna girmeden uyuyakalmıştı. Bu çok tehlikeliydi; ama Sly bununla henüz nerede olduğunu anlamaya çalışan adamı meşgul etmedi.

“Uyandın mı?”, diye sordu Slate. Son derece mantıklı bir soruydu. Vural’ın kedi demesiniyse önemsemedi.

İri çocuk hemen cevap vermek yerine başını eğdi, bir süre gözleri kapalı bir halde bekledi. Yüzü buruşmuştu. Düşünden uyanmış olmasına rağmen hala konuşmaktan çekiniyordu. Rüyasındaki sakinlik ve denizin hafif sevişmeli tavrı karşısında uyanıp yırtıldığı bu dünya şimdi o kadar farklıydı ki.

Kendine gerçek dünyaya geldiğini anlatmaya çalışıyordu, ancak sorun onun bu iki farkı, düşü ve gerçeği, siyahı ve beyazı ayırt edememesi değildi. Sorun, hangisini isteyip istemediğiydi.

“Vural, iyi misin?” Slate’in sesi dalgaların sessizliğinden daha canlıydı.

Uzun süre uyumuş olmasına rağmen, gözlerini açtığında yüzünden okunanlar korkunç bir yorgunluğun işaretiydi. Morarmış gözaltları, sarkmış yanaklar, uzayın en zayıf yapıştırıcısıyla bir arada durmaya çalışır gibi görünen dudaklar, kırışmış bir alın ve ışıltısını kaybetmiş bir surat… Vural’ın cüssesine yakışmayan bebeksi suratı…

Yorgun bakışları gidip geldi etrafında. İri adam bir anlığına yeni doğmuş bir çocuk kadar zayıf göründü ve Slate bu süre içerisinde ne yapacağını şaşırdı. Vural’ın her zaman güçlü görünmesinin, dostluklarının temellerinde yatan bir gölge olduğunu o zaman farketti.

Neyse ki bu an çok kısa sürdü. Ancak Slate’in aklından “Rufus Cisimciği”ni (Bilim adamlarının yaratıcı olması gerekmez) uçurmuştu.

İri adam “Düş Kabuğu Sahilindeydim” dedi. Başka bir şey söylemedi, bu her şeyi açıklıyormuş gibi durdu. Haklıydı, her şeyi açıklıyordu. Sesi, duygularla boğuluyormuş gibi titremişti. Gözleri, ifade edemediği her damlayla patlayacakmış gibi bakıyordu.

Slate onu nasıl bir rüyadan kopardığını anladı, birgün önce bahçenizde suladığınız güzel çiçekleri o akşam koparan isimsiz –gölge- çocuk gibi davranmıştı.

Vural’ın ne hissettiğini biliyordu, Düş Kabuğu Sahili onun için de değerliydi, hatta daha değerli.

“Özür dilerim dostum,” ve Slate’in sesi bir anda zayıflamıştı. Vural ile sonu gelmeyecekmiş gibi görünen bakışmalardan birini daha yaşadı. Einstein’ın dediği gibi, zaman göreceliydi. Bu lanet evrende her şeyi değiştirebilen tek şey kütleydi ve ona zaman bile boyun eğmişti.

Özellikle “kütleli” birinin gözlerinde zaman bile karanlığa yuvarlanabilirdi.

Slate biraz geri çekilince, Vural’da koridora çıkabildi.

“Onu buldunuz mu?”diye sorabildi Vural. Konuşmaktan hala çekiniyordu. Kedi kadar cesareti yoktu, miyav!

Slate başıyla onayladı.

İri çocuk, kendi kendine konuştu, “Beklediğimden çabuk oldu bu….” Bir süre daha kocaman elleriye alnını ovuşturdu ve ardından iri iri açtığı gözlerle Slate’e baktı. “Sly? İyi misin? Berbat görünüyorsun.”

Sly’ın yüzü endişeliydi. Yoldunda gitmeyen bir şeyler var gibiydi. Vural bundan hiç hoşlanmamıştı.

Slate hafifçe gülümsedi. Çok içten değildi, ancak yine de bir sıcaklığı vardı “Aynaya bakmalısın. Bu arada, bu sefer de ben seniuyandırdım.”

“Önemli değil Sly; ama solgun gibisin,” Vural’ın yüzü annesi için endişelenen bir çocuğun ki gibiydi.

Vural hatırlatmasaydı o acının farkına varmayacaktı sanki. Soru karşısında hemen yüzü buruştu, sesi de çişini tutan biri gibi ızdırapla ıslanmıştı. “Lanet dürtücülerden olsa gerek. Hala midem yanıyor.”

Vural’ın gözlerine Sly’a tanıdık gelen sıcak bir parıltı yerleşti. Ancak iri adam onun bütün gerçeği söylediğine inanmıyordu.

“Phy’ın aramızdan biri o şeyleri yutarken midesini delmeden aklını başına alacağını sanmıyorum,” Vural biraz sonra Phy’ın karşısına dikilecekmiş gibi konuşuyordu.

“Bu hepimiz için geçerli,” diye cevap verdi Slate.

Vural sadece başıyla onayladı, hala gözlerini ovuşturuyordu. Uykulu bir çocuk gibi “Sly?” diye seslendi.

Slate ilerlemek için arkasını dönüyordu ki durdu.

Vural’ın bakışları ranzadaki uğursuz saate hızlıca gidip geldi. Sadece dört saat uyumuştu ve bu teorik zamana Rufus’un boğaz temizliği dahildi.

“Neden beni uyandırdın?”

“Üzgünüm, Hal böyle istedi,” diye yanıtladı Slate ve Vural onun canını sıkan diğerkonunun bununla alakalı olduğunu hissetti; ama buna herhangi bir tepki vermedi ve Slate’in üstüne gitmedi. Sadece uzamış suratıyla bakmakla yetindi.

Sly, Vural’ın bebeksi yüzündeki değişimi ilgiyle izlediyse de bunu belli etmedi. “Onu bulmamızdan sonra bir süre dinlenmek için çekildi. Ancak bir saat olmadan geri geldi. Doğal olarak Rufus’un uyandırılmasını istedi. Bir süre sonra seni de uyandırmamı söyledi”

“Rufus’u anlıyorum da neden ben?” Vural gerçekten şaşırmıştı.

“Sanırım uzun bir aradan sonra ilk kez ‘yürüyüş’ yapılacak ve galiba artık sana kızgın değil,” Slate’in sesi bezgindi ve bunun onda endişe yarattığı apaçık ortadaydı.

“Ciddi olamazsın!” İri avucuyla küçük suratını sıvazladı. Elini çektiğinde uykudan eser kalmamıştı. Gözleri sevinçle parlıyordu.

Slate bu duyguyu iyi biliyordu. “Yürüyüşe” çıkmak her zaman için heyecan vericiydi; ancak bu sefer içinde, düşüncelerinin akıp gittiği şeridin üstüne, tuhaf ve davetsiz bir duygu gelip yerleşmişti. Dudakta, çıkıp patlamadan önce hissedilen uçuğun, yumuşak dokunun altında yarattığı tuhaf sertlik ve şişkinlik hissi gibiydi. Bu hiç hoşuna gitmiyordu. Son günlerde aklından fazla duygularına güvenir olmuştu. Bilimsel bir araştırma gemisinde tehlikeli bir oyundu bu. Korkunç olansa, duygularının son zamanlarda doğru çıkmasıydı.

Rufus Cisimciği’ni bulduğunda duygularına güvenmişti. Sadece haklı kalmıyorlardı, onun güveniyle gerçekliğe de kavuşuyorlardı. Korkunç olansa, hisslerinin bu sefer Vural’ın dışarıda tehlikede olduğunu söylemesiydi.

“Sly? Ne oldu?” Vural’ın alnında yine endişe çizgileri belirdi, biri sihirli değneğiyle onları çizmişti.

Slate aklına gelen ilk kelimeleri yuttu. Bunlar onun endişesiydi ve Vural’ın neşesini kaçırmak istemiyordu. Bu sırada gürültüyle yutkundu fakat bunlar iri adamın daha fazla üstelemesinden başka bir işe yaramadı.

“Ne oldu Slate?”

Slate, dostunu kaybetmekten korktu. “Bu bulutsunun içindeyken dışarı çıkma düşüncesi hoşuma gitmiyor. Bununla ilgili kötü bir his var içimde,”

Vural rahatlamış göründü. Sorunun çok daha ciddi olduğunu sanmıştı. Oysa Slate’in endişesinden –Vural’a göre kuruntu sayılırdı- fazlası değildi.

Az önce yüzünü ovuşturduğu iri elini Sly’ın omzuna koydu. Başını biraz eğdi.

Slate, Vural’ın uyku sonrası kokan nefesini duyuyordu; ama bunu önemsemiyordu. Tanrı’nın unuttuğu bir denizde salınan filikadaki bir avuç insandan farkları yoktu.

“Bence bu uzun süredir dışarı çıkmamış olmamızdan. Buraya kendimizi kapattıkça dünyamızın küçüldüğüne inanıyorum. Hem orasını, bilgisayarlarla konuşan insanların olduğu burasına tercih ederim!” Cümlesini gülerek bitirdi Vural. Gerçekten neşelenmişti, erken uyandırılmasına bile aldırdığı yoktu.

Slate gülümseyerek karşılık verdi; ama gözleri gölgeliydi. Kalbi atarken ses ve kan dışında endişe pompalıyordu.

İçinde kötü bir his vardı ve hisleri bu aralar haklı çıkmak gibi kötü bir alışkanlık edinmişti.

Aksini diledi.

* * *

“Şu sivri uçlara bakar mısın Hal? Bu inanılmaz,” Rufus’un sesi heyecandantitriyordu.

Hal’in sesi ise sakindi “Baktım Rufus ve bu inanılır bir şey. Tam karşında duruyor.”

Ama Rufus duramıyordu.

Slate ve Vural geldiklerinde, köprüde Rufus ve Halias’dan başka Garwyn vardı. Garwyn, Slate’ın çalıştığı vardiyadaki projeleri yürütmekten sorumluydu. Bilgisi ve yeteneği Hal ile yaklaşık aynı kapasitede olmasına rağmen yaş ve deneyim yönünden kaybediyordu. Yine de en tepede oturamayan her prens gibi, kraldan fazla seviliyordu.

Rufus ve Hal’ın aksine camdan bakmıyordu. Onun yerine Rufus’un sorumlu olduğu konsoldan, büyük ihtimalle tutarsız olan verileri inceliyordu. İçeri giren Sly-Vural ikilisini farkettiğinde gülümseyerek onlara döndü.

“Merhabalar.”

“Merhaba Garwyn.”diye karşılık verdi Slate. Köprü kapağının girişinde bulunan parmaklıklardan destek alıp, kendini ileri fırlattı.

Vural uyku mahmurluğunu tamamen atamamış olmasına rağmen sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdi “Günaydın Garwyn.”

Garwyn’in beklenen cevabı biraz gecikmesine rağmen yine de geldi “Sana da düşaydın Vural” Gülümserken sakalını sıvazlıyordu. Ona doğru tehlike yaratacak şekilde gelen Slate’in, hemen karşısındaki parmaklığa seri bir şekilde tutunup durmasını izledi.

Garwyn, normal sayılırsa kırk iki yaşındaydı. Ancak buradaki herkes gibi “Kış Uykusu hesaba katılırsa” bir asır yaşamış sayılırdı. Yüzü zayıf ve çökgündü ama gözleri her zaman diğerlerinden çok daha canlıydı. Gülümsemeyi severdi ve sakallarının örttüğü gamzeler bunu daha da etkileyici kılardı. Geniş bir alnı ve arkaya doğru taradığı kahverengi parlak saçlarıyla her zaman bakımlı dururdu. Hafif kamburdu, yürürken (ki pek az yapılıyordu bu artık) ayaklarına bakan ve biriyle konuşurken bile aklından onlarca şey geçiyormuş izlenimi veren biriydi (ki genellikle doğruydu bu). Kimsenin kalbini kırmak istemezdi. Kendi anlatımıyla “Platon’dan daha fazla platon gibi yaşayan bir platonikti.” Her hafta başından geçenleri (Artık düşlerinde yaşayan bir sevgilisi olduğu söyleniyordu, tabii ona da bir iki satır karalanmadığını düşünmek, burada ‘Mozart’ın yeni bestesini beklemek’ kadar saçmaydı. Yine de kimse ona bunu soramamıştı) vericinin başına geçip yazar, ardından rastgele bir yere gönderirdi sinyalini. Slate ilk başlarda bunu çok sevimli bulmuştu, oysa şimdi ona korkunç görünüyordu bu. Uzayda düşlerin peşinden gitmek imkansızdı. Kendinden biliyordu bunu. Tuhaf bir karadelik onları çekip alıyordu.

O sinyallerin birilerine ulaşması yüzyıllar alacaktı, çoğu ulaşamayacaktı zaten, ancak yine de şövalyesel bir disiplinle her hafta gönderiliyorlardı. Slate bunu çok acı verici bir deneyim olduğunu tahmin ediyordu. Kendisi bunu asla yapamazdı, zaten kelimelerle arası iyi değildi.

Vural yaklaşıyordu.

Slate, yüzüne gülümseyen yaşlı adama acıdığını farketti. Aslında, hepsi acınacak durumdaydı. Hepsinin içinde bir özlem vardı ve çıktıkları bu ‘tek yönlü’ yolculuğun ne anlama geldiğini anlayamamışlardı. Üzücü olsana bunu kimsenin yaşamadıkça anlayamayacağıydı. Sadece adımınızı atıyordunuz. Sonrası düşüş ya da basit bir düş. Bu açıdan bakınca tercihini zaten yaptığını düşünüyordu. Düşlemeye başlamıştı, artık son daha yakındı. Üstelik onun kendini avutacağı sinyal yayınları ya da düşlerden fırlama bir sevgilisi yoktu. Sadece Düş Kabuğu sahili vardı aklında. Orada bir kızın var olduğunu biliyordu ama onunkiyle aralarındaki aşk değildi. Zorunluluktu, ya da rastlantı… İkisi de uğursuzdu. Şansız bir talihleri vardı. Bu yüzden yaşadıkları tuhaflık önemli sayılmazdı. Sadece birbirilerine sarılabiliyorlardı. Bu yüzden önemli olan Düş Kabuğu Sahiliydi.

Garwyn ile bu “rutinlik” problemi üzerine tartışmışlardı bir defasında ve adam ona bambaşka bir örnek vermişti. “Beni asıl üzen şey, burada harcadığımız ve uyuduğumuz zaman içerisinde, Dünya’daki bir çılgının ışınlanmayı keşfetmesi olurdu. Düşünsene! Biz artık son derece demode olan aletlerle keşif yapmaya uğraşırken sıradan bir uzay gemisi bizi bulup, diesel motoru nispetindeki teknolojimizle dalga geçecek ve binbir zahmetle yaptığımız araştırmaları birkaç yıl önce yaptıklarını söyleyecek!

Korkutucu bir düşünceydi.

Yaşlı platonik, neşesizce gülümsemeye devam ediyordu.

Garwyn’in selamlaması sırasında Rufus ve Halias, derin tartışmalarını bırakıp onlara dönmüştü.

Vural, Slate’in yanına gelmişti. Rufus, Slate’e bütün dişlerini gösteren bir gülümsemeyle “Harika bir iş çıkardın Sly, bu kadar çabuk bulacağınızı tahmin etmiyordum,”dedi.

“Doğrusunu istersen, ben de tahmin etmiyordum,” Slate samimiydi.

Halias’ın suratı asıldı. Slate, asi davranışından dolayı pişmanlık duymuyordu; amaoynadığı tehlikeli kumarda kazandığı için de mutlu olamıyordu çünkü bir tarafı Halias’a hak veriyordu. Burası saç ve damar gibi organik şeylerle bağlanmış ve bir arada zor duran basit bir saldı. Kişisel risklere herkes dahil oluyordu.

“Ben yokkenbir şey oldu mu Hal?” Klasik, ezik soruydu Slate’in sorduğu. İnsanın tepkisinden korktuğu birinin, onun hakkındaki düşüncesini öğrenmek için sorduğu, cevabı önemsiz onlarca problemden biri…

“Pek değil…”dedi Halias. Söylediği soğuk ve doğruydu.

“Selam Hal, Selam Rufus…” Vural, Slate’in yüzündeki endişeyi görmüştü. Birkaç saat önce de kendisi üzerinde dolanıyordu bunun gibi kara bulutlar. Şimdi rollerin değişmiş olduğunu görmek ne kadar şaşırtıcıydı! Gerginliği dağıtmak için araya girdiğindeyse kendisinin de gerildiğini farketti. Heyecanlıydı da üstelik. Aklında asılı kalan kelime “yürüyüş”tü.

Hal, Vural’a kısa bir bakış attı. Rufus’sa sararmış dişlerini bütün ayrıntılarıyla göstermeye çabalıyordu “Selam Vural, senin yattığını farketmemişim. Uyandığımda buraya gelmen gerektiğini bilseydim uyandırırdım ama….”

“Önemli değil Ruf.” Vural’ın aklında boğaz temizlemesini andıran horultular yankılanıyordu. Ancak yürüyüş düşüncesi yüzünden bunların moralini bozmasına izin vermedi.

Garwyn neşeli sesiyle ortalığa seslendi “Pekala Hal, Rufus Cisimciği için çalışacak ekip bu mu?”

Hal bir süre durdu “Radjeck’i de ekleyeceğim bu gruba, ama onun önce Alaaddin’in geçen haftasını arşivlemesi gerekiyor. Kısacası onsuz başlayacağız.” Alaaddin bir teleskoptu ve çektiği resimler her hafta arşivleniyordu.

Rufus’un gözleri parlıyordu. Öyle ya! Dünya’dan görülemeyen (Ama Horsehead’den daha güzel olan) bir bulutsunun içinde, tır kadar olan bir şeye kendi adını vermişlerdi!

Halias, açıklamasına devam etti. “Her zamanki rutin şeyler. Aslında alıcılarımız delirmemiş olsaydı buradan bayağı bir şey incelerdik, ondan sonra da örneklere başvururduk; ancak bu sefer önce örnek toplayacağız. Sonra incelemelere başlayacağız,” dedi ve diğerleriyle göz teması kurdu

Slate, pilot olarak ne halt edeceğini düşünüyordu. Aslında pek bir şey yapacağı yoktu, bunu o da biliyordu.

Yüreğindeyse Vural’ın dışarı çıkacağını biliyordu ve şimdiden endişesini taşıyordu. Elbette bütün bunlar bir kuruntudan fazlası olmayabilirdi. Belki de Vural haklıydı,

Buraya kendimizi kapattıkça dünyamız küçülüyor.

“Vural, Slate anlattı mı bilmiyorum. Dışarı çıkıp cisimden örnek alabilir misin?”

Vural bunu bekliyordu zaten “Elbette!” sonra kocaman bir gülücük saçtı ortalığa “…zaten hava değişimine ihtiyacım var.”

Halias’da gülümsedi “Ben de öyle düşünmüştüm.”

Slate ikisinin arasındaki bakışmada bir tuhaflık sezdiyse de bunu önemsemedi. Onun aklında daha önemli sorunlar uçuşuyordu. “Bunun tehlikeli olduğunu düşünüyorum” diye aralarına girdi.

Vural dışında herkes buz gibi havadan etkilenip Slate’e döndü.

“Bunun tehlikeli olduğunu düşünen tek kişi ben miyim?” Slate’in alnı yine çizgilere gark olmuştu. Soğuk rüzgar, uğuldamadan önce birkaç saniye daha esti. Sonra Halias’ın ağzından ilk sesini verdi “Bunun tehlikeli olduğunu hepimiz biliyoruz. Burada yaşadığımız her saniye tehlike dolu.”

Slate, Hal’ın sözlerinde saklı olanı anladı.

Hal’se yorgun sesiyle, embesillere konuşur gibi ağır ağır ilerledi cümlesinde “Bu işin bir parçası; ancak tehlike yüzünden korkumuza esir düşüp her şeyi bir kenara fırlatamayız. Buraya ne için geldiğimizi hatırlayacağız ve işimizi yapacağız.” Her kelimesini kinayeli bir şekilde vurguluyordu.

Garwyn buna cevaben mırıldandı, “Tamam Halias, Slate sadece endişesini söyledi. Biri yere kaçtığımız da yok öyle değil mi?”

Yaşlı adam, yaşlı platoniğe kısa bir bakış attı. Rüzgar esmeye devam etti; ama konu kapanmıştı.

Garwyn, endişeyle gruba bakıyordu.

* * *

1 2 3
Paylaş

Yorum yapın