ZAMAN TOZLARI – 5

1

“Sonra dedim ki, nah geçersin. Cesedimi çiğnemeden bir adım attırmam sana dedim.”

Cevat başıyla arkadaşını onayladı. “İyi demişin lan.”

Battal Sermet gururlu gururlu sırıttı. Bir doksan beş boyunda, yüz yirmi kilo ağırlığında biriydi. Çok gözü pekti. Anlattıkları da doğruydu büyük bir ihtimalle ama nedense konuşurken gözlerini devirmesi ve gereksiz el hareketleri yapması nedeniyle palavra sıkıyor gibi görünürdü.

Zil çalınca Cevat kapıyı gören ekrana baktı. Mini etekli genç bir kadın ve öğrenci tipli gence alıcı gözle baktı.

Battal Sermet kaykıldığı sandalyede doğruldu ve “Bunlar da kim yahu?” dedi. Cüssesinden umulmayacak seri bir hareketle arkasına bastığı elli numara ayakkabılarını normal duruma getirmişti. “Şu kırığı gözüm bir yerden ısırıyor ama.”

Cevat kızı tanımıştı. Patronun eski manitasıydı. Adını unutmuştu. Belgin gibi bir şeydi. Temiz yüzlü delikanlıyı bir yerden tanımıyordu. Konuşma hattını açan düğmeye bastı. “Buyrun kimi aradınız?”

“Mahmut Beyzati ile randevum vardı. Adım Belga. Beni tanır.”

“Mahmut Bey şu anda yoklar.”

“Kendisine bir paket getirdim. Hüsnü Ağabey’den.”

“Bir dakika lütfen.”

Cevat bu gibi durumlar için kullanılan özel telefondan patronu aradı. Telefon beş kez çaldı. Kimse almadı. Saunada olduğu için normaldi. Ekrandan baktı. Bayağı fıstık olan kadının elinde küçük bir çanta vardı. Hüsnü Ağabey’den gelecek beyaz tozlar o çantaya sığardı. Kadının süveteri ilikliydi. Delikanlının anorağının önü ise açıktı. Silahlıya benzemiyorlardı. Tam birkaç saat sonra gelin diyeceği sırada buna patronun bozulabileceğini düşündü. Kadın üzerinde malla yakalanırsa bazı isimleri öksürebilirdi. Misafirleri, özellikle sarışın orospuyu iyi bir kontrolden geçirip içeri alabilirlerdi. Hattı açan düğmeye basmadan önce Battal Sermet’e baktı. “Ne diyorsun?”

“Bir çocukla üşüyen bir kız,” dedi alayla. Ayağa kakmış gerinmekteydi.

Battal üst arama, hızlı davranma konusunda çok deneyimliydi. Fizik gücü de müthişti. Ona çok güvenirdi. “Öyle, ama…” dedi. Bu iki kırılgan kimsede bir uyuşmazlık, sıradışı bir tehlike sezen yanı hafif bir alarm çalmaktaydı. Patrona ulaşmak için kullandığı telefona bakarak içini çekti ve kapıyı açan düğmeye bastı.

* * *

“Sence ne olacak?”

“Kartçı yok evde. Böylesi daha iyi. O şeyi cebine koy. Elin dikkati çekmesin.”

Metin denileni yaparken ses yükselticisi cızırdadı. “Kapıyı açıyorum. Biraz geriye çekilin.”

Yüksek demir parmaklıklı kapı yavaşça geriye doğru açılırken Metin ve Belga geri çekildiler. Kapıda izbandut gibi bir adam belirmişti. Üzerinde krem rengi takım elbise vardı. Ceketinin önü açıktı. Kemerinin sol tarafında tabanca taşıdığı belliydi. Arkasında kendi boyunda posunda dar omuzlu, kısa saçlı, tilki bakışlı diğer adam belirmişti. Siyah ceketli, lacivert kot pantolonluydu. Onun da ceketinin önü açıktı.

“Belga Hanım çantanızı verin lütfen.”

Kadın denileni yaparken kapı arkalarından kapanmaya başlamıştı. Metin heyecanı şakaklarında hissetmeye başlamıştı. Mantığı işi içeride bitir diyordu. Diğer adam kadının çantasını kontrol ederken krem takım elbiseli silahını çekmeye hazır bekledi. Sonra arkadaşından gelen bir işaret üzerine Metin’in üstünü aradı. Parmakları topçuğa değer gibi olduğunda Metin’in içi cız etti. Adamın yüzünde beliren tereddüt birkaç saniye sürdü ve silindi.

“Bu temiz.”

“Kadını da ara.”

Belga süveterini açınca eflatun renkli yakası çok cömertçe açık daracık bluzu çıkmıştı ortaya. Kadının üzerinde silah saklayabilecek çok az yer olduğu için arama kısa sürdü. Adamın iri elleri hiçbir yerde gereğinden fazla oyalanmamıştı. Siyah ceketli de profesyoneldi. Çantadaki beyaz torbayı bahçede çıkarıp bakmamıştı. Adamlar rahatlamışlardı. İri yarı olan kapıyı işaret edince Metin nezaketi falan boşverip öne geçti. Belga anlaştıkları gibi hemen arkasından yürümekteydi.

“Şöyle geçin.”

Metin’in eli anorağının cebine gidince Belga arkadan sımsıkı delikanlıya yapıştı.

“Ne oluyor?…”

43 saniye iki korumanın tabancalarını ödünç almak için bol bol yetmişti. Belga’nın tabancayı tutuş şekli ve yüz ifadesi çok caydırıcı olduğundan özellikle iri yarı olan bir atağa kalkışmamıştı. Gene de ellerini bağlarken bir sakatlık çıkmasın diye ikinci bir dondurma seansı uygulamışlardı. Şimdi korumalara ait olan odada elleri kalın sanayi bandıyla arkadan bağlı sandalyelerde oturmaktaydılar. Olup bitenlere akıl erdirememekle birlikte biraz toparlanmışlardı. Kadının onları vurmaması nedeniyle umutlu, hatta biraz cüretkârdılar.

“Bizi gazla bayılttınız. Mahmut Ağabey’im bunu yanınıza bırakmaz.”

Siyah ceketli daha kurnazdı. Belayı tahrik etmeden savmaya çalışıyordu.

“Çok geç olmadan çekin gidin.”

Evi kolaçan etmekten yeni gelmiş olan Belga, “Koro başladı yine,” dedi. Evin içi sıcak olduğu için ceketini çıkarmış ve tabancasını kemerine iliştirmişti. Nikita filmindeki kıza benziyordu. Daha dolgunuydu tabii. “Acaba ağızlarını da mı bağlasak?”

Adamlar birbirlerine bakıp susmak konusunda hızlı bir mutabakata varmışlardı. Gazla bayılma izahını komik bulan Metin sonunda kapıda durdukları anları kaydeden diski bulmuş ve üzerine youtube’dan bulduğu oyuncu kedilerle ilgili kısa bir filmi kaydetmişti. Bu arada iki dondurma işleminin aparatın zaman kodunda bir sorun yarattığını fark etmişti. Daha önceden tahmin ettiği bir gelişmeydi. Teknik bilgisi o sorunu çözmeye yetmezdi. Yüzlerinin görünmemesi fazlasıyla kafiydi zaten.

Kısa bir sessizlik anı siyah ceketlinin ceketinin sağ cebinden gelen telefonun sesiyle bozuldu. Belga böyle bir şeyi beklemekteydi anlaşılan. Adamın cebinden telefonu alıp baktı ve “Hemen geberecek ya da durumu idare edeceksin,” dedi. “Sizinle bir derdim yok. Sıkıntım Mahmut’la.”

Siyah ceketli hızlı karar alabilen biriydi. Mahmut iptal edilirse bu rezil durumun hesabını soran da olmayacağı sonucuna çabucak varmıştı. Diğerinin yüzündeki itiraz çizgileri derin değildi. Susacaktı besbelli. Belga telefonun açılış ve hoparlör düğmelerine bastı ve adamın sağ yanağına yasladı.

“Beni aramışsın Cevat.”

“Evet ağabey. Şey için aradım. Postacı… Bir paket getirdi. Biraz kalındı. Ucundan azcık yırttım. Sakat bir şey yok.”

“Kimdenmiş?”

“Cevat Korkmazer’den. Kayseri’den postalamış.”

“Ne yollamış?”

“İçine bakmadım. Normal matbuat. İadeli taahhütlüydü. Alayım mı diye soracaktım. Sizi bulamayınca imzaladım.”

“İyi yaptın. Ben şimdi yoldayım. On dakika içinde evdeyim.”

Hattan ses kesilince Metin kadına baktı. Yüzünde memnun bir ifade vardı. Mahmut’un zokayı yuttuğunu düşünmekteydi. “Bitti mi senin işin?”

Metin başıyla olumlayınca ensiz ama uzun masadaki gazetenin üzerinde duran seloteybi alıp iri yarı olanın ağzını bağladı.

“Söz verdin. Bize dokunmayacaktın,” dedi Cevat biraz paniklemiş hâlde.

Belga içini çekerek seloteybi aldığı yere bıraktı. Hemen yanında duran tabakta kıvrılmış portakal kabukları ve küçük bir bıçak durmaktaydı. Beyaz saplı bıçağı aldı ve “Şu ana kadar çok iyi idare ettin,” dedi. “Mahmut’u işkillendirmeden içeri alırsan söz veriyorum seni serbest bırakacağım.”

Adam gözlerini arkadaşından kaçırarak başını sallayınca bileklerini bağlayan bandı kesti. Bıçağı masaya doğru atarak belinden tabancasını çekti. Metin de aynı şeyi yapmıştı.

“Kalk şimdi ayağa. Normalleş. Patron gelince bir kıllık yapma. Yoksa ilk sen gidersin.”

“Anladım.”

“Adın ne senin?”

“Cevat”

Dakikalar çok yavaşça geçti. Mahmut Bey’in çelik rengi Mercedes-Benz SL 63 AMG 2009 model arabası kapının önüne geldi. Metin bilgisayarın sabit diskiyle uğraşırken arabanın yirmi kadar fotoğrafını ve teknik bilgi dosyalarını gördüğü için unutmamıştı.

“Kapıyı aç.”

Cevat, denileni yaptı. Kontrol panelinden pip pip sesi duyulmaya başladı. Adamın korunmak için bayağı masraf yaptığını düşünen Metin heyecanlanmıştı.

“Cevat, sizi nasıl faka bastırdığımızı gördün,” dedi Belga alçak bir sesle. “Bir numara yaparsan once seni vuracağımı biliyorsun değil mi?”

“Evet.”

Belga adamın ses tonundan memnun başını salladı. Metin topçuğu eline almıştı. Cevat kapıyı aralayarak patronunu karşılamaya hazırlandı. Kapının hemen arkasında Metin durmaktaydı. Belga elindeki silahı adamın sırtına doğrultmuş durumda holde durmaktaydı.

“Hoşgeldiniz efendim. Bagajda bir şey var mı?”

“Yok. Hanım yolda indi. Alışveriş yapacak. Telefon edince İhsan gidip alacak.”

Mahmut Bey kapının arkasındaki Metin’i ve holde elinde tabanca tutan kadını aynı anda gördü neredeyse. Saunadan aldığı sıhhat bir anda gözeneklerinden uçmuş gitmişti sanki. On yaş yaşlanmış gibi suratı çökmüştü.

“Cevat bu… Bu…”

Metin, Belga’nın işareti üzerine topçuğun düğmesine bastı. Hazırlıklı ve idmanlı oldukları için Mahmut Bey’i ve adamını 43 saniye dolmadan etkisiz hâle getirdiler. Kapının zamansız kapanışını arabanın ön tarafındaki bir kuş pisliğini temizlemek yüzünden fark etmeyen şoföre de aynı işlemi uyguladılar.

Mahmut Bey’i elleri arkadan bağlı durumda oturma odasına getirdiler ve bir koltuğa oturttular. Diğer üçü elleri, ayakları bağlı güvenlik odasında istirahat etmekteydiler.

“Belga her şeye yeniden başlayabiliriz. Bir hata yaptım. Telafi edebilirim.”

Belga alayla gülümsedi. “Bak sen.” Tabancasını kemerine takmıştı. Bir macera filmi aktristine benziyordu.

“Dinle. Tazminat ödemeye hazırım.”

“Ne kadar? İkimiz de teneşir kaçkınıyız malum. Diğer ölüleri de unutma. Babamın yüzünü hatırla.”

Adamın yüzünden buradan sağ çıkmaya pek umudunun olmadığı okunmaktaydı ama ikna etme çabalarına devam etmeye kararlıydı. “İki yüz. Adam başı.”

“İki adamın nalları dikti. Diğerleri içeride ambalajlanmış durumda. Kim yardım edecek sana ha? Kim? Aç kesenin ağzını.”

Mahmut’ta hemen yılacak adam tipi yoktu. “Yarım milyon sana. İki yüz delikanlıya,” dedi. “Evde daha fazla para yok.”

Metin adamın ikisini birbirlerine düşürmeye çalıştığını şöyle böyle sezmekteydi. Açıkça Belga’yı yedi yüz bini almaya teşvik etmekteydi. Bakışları karşılaşınca kadın ona göz kırptı. “Kurnaz değil mi? Mahmut Bey.” Adama döndü. “Zaman dar. Karın gelecek eve. Onu da tehlikeye atma.”

Grimsi parlak kumaştan yapılma çok pahalı takım elbisenin içindeki siyah gömlekli adamda ikinci sıhhat çekilmesi hâli belirmişti. “Başka para yok evde.”

Belga sırıtarak adama bakarken yüzü ciddileşti. “Dinle bak. Sen organizasyon adamısın. Sana zaman yok diyorum. Niye anlamıyorsun? Esas zulayı aç. Şu divanın altındakini.”

Adamın yüzü şaşkınlıkla sarsılmıştı. “Bir zamanlar biricik sevgilindim. Adım da Belga değildi. Bu eve çok geldim gittim. Unuttun mu verdiğimiz iki kişilik partileri? İnsanlar sarhoşlayınca neler anlatırlar sen çok iyi bilirsin.”

Metin bu malumatın böylesine gerilimli bir ortamda dahi kalbine kıskançlık pençesi indirebilmesini şaşırtıcı bulmaktaydı.

Adam içini çekti ve “Beni sağ bırakacağını nereden bileyim?” dedi.

Mahmut Bey bunu derken duygularının sol omuzunun arkasında duran pastel tonlu yağlı boya tabloyla özdeşleştiğini düşündü Metin. Bu şu anda cevabını kendisinin de bilmediği bir soruydu. Adam soğukkanlı bir şekilde öldürülmeleri için komut vermişti ama Metin aynı şekilde karşılık verebilecek bir yapıda değildi. Dizginler Belga Hanım’ın elindeydi zaten. Onun bir karar alması gerekmiyordu.

“Sadece sen değil. Karın, akşam eve gelecek oğlun ve adresini bildiğim büyük kızının hayatları da söz konusu. Kendini hayatını riske atıp parayı vereceksin ve bakacaksın ne olacağına. Başka hiçbir şansın yok.”

Mahmut Bey’in çok badire atlatmış ve insantanır yanı kararını vermişti. Adam başıyla olumladı. “Tamam. Bunun için ellerimi çözmen lâzım. Laptopla açabilirim ancak kasayı. Şifre çok karmaşık bir programla verilebiliyor. Bir de… Bir şeyi merak ettim. Beni neyle tesirsiz hâle getirdiniz?”

Belga, “Gazla,” dedi yan gözle Metin’e bakarak. “Teknoloji çok ilerledi malum. Şimdi işimize dönelim.” Kadın işaret edince Metin gidip içeriden küçük bıçağı getirdi. Ve Mahmut Bey’in ellerini bağlayan enli bandı kesti. Sonra gidip Mahmut Bey’in bürosundan içinde dizüstü bilgisayarın durduğu siyah çantayı getirdi. Belga çantanın içini kontrol edip başıyla onaylayınca adam önce üzerinde parlak gümüş küllük, sigara kutusu bulunan polyester sehpayı, ardından çok pahalı görünümlü, ipek kaplı, limon sarısı divanı geri çekti. Yerler tahta döşemeliydi. Divanın altında belli belirsiz bir bitişme çizgisi vardı. Adam onu kaldırınca metal bir kasanın tepesi göründü. Hidrolik bir sistem düğmesine basılınca fısıltımsı bir sesle çalıştı. Altmış santimetre kenarlı bir küp şeklindeki kasa yükselmeye başladı. Tabanı zemin hizasına gelince durdu. Adam bilgisayardan çıkardığı kablonun ucunu kasanın ön yüzündeki USB yuvasına yerleştirdi ve açılışı sağlayan işlemi başlattı.

“Yedi – sekiz dakika sürecek.”

Tam o sırada adamın ceketinin sağ cebindeki telefonu çaldı. Akıcı bir samba melodisiydi. Adamın yüzünde yarım saat önceki hayatını özler bir ifade belirmişti. Ses ikinci bir kez yinelendi ve sonunda sustu. Dakikalar çok yavaş aktı bitti. Bir sinyal sesi duyuldu. Kapak aralanmaya başlamıştı.

“Geri çekil.”

Belga sadece birkaç saniye geç kalmıştı bunu demekte. Adam çevik bir hareketle kendini arkaya doğru atarak divanı siper aldı. Metin elindeki küçük tabancayı ancak görebilmişti. Silah kadına doğrulduğunda Metin elinde hazır beklettiği topçuğun düğmesine bastı.

“Vay puşt! Silah kasanın içinde değildi. Sağ yanına iliştirilmiş. İyi ki bu topçuk var. Yoksa karnımda bir delik açılacaktı.”

“Şimdi ne yapacağız?”

“Şunu paketleyelim önce.”

Bant hazırdı. Adamın ellerini arkadan bağladılar. Sonra ayak bileklerine ve ağzına aynı işlemi uygulayıp koltuğa oturttular.

Kasanın içi avro ve dolar istifleriyle doluydu. Belga yüklükten bulduğu bir spor çantasını banknotlarla doldurdu. Sonra ikinci bir çanta daha bulup ona da döviz yükledi. Kendince bir nedenden kasada bir çanta daha çıkartabilecek kadar paraya dokunmamıştı.

“Saymadım, ama sanırım adam başı üç çeyrek milyondan fazla. Türk lirası olarak.”

Metin bundan sonrasını düşündüğü için para onu yeterince heyecanlandıramıyordu. Belga bunu hemen hissetmişti.

“Dinle. Sen şimdi al payını ve git. Gerisine karışma. Tamam mı?” Eğilip çantasını aldı ve içinden çıkardığı anahtarları uzattı. “Bunlar o kaldığımız evin anahtarları.”

Metin otomatik olarak anahtarları alıp pantolon cebine tıktı. Bir yanı hemen tabanları yağlamak istiyordu ama diğer yanı kalıp bazı şeyleri engellemek niyetindeydi. Bunun artık mümkün olmadığını da çok iyi bilmekteydi diğer yandan. En iyisi kadını dinlemekti.

Birlikte holde yürüdüler. Kapının ağzına geldiler. Kadının hafifçe çekik kahverengi gözleri karmaşık duygularla yanmaktaydı âdeta. “Dinle, eğer başka türlü…” dedi. “Başka türlü bir dünya mevcut olsaydı. Puşt yeri olmasaydı böyle… Senle beraber takılırdık. Ama ikimiz için de iyi olmaz artık. Haydi sen yoluna, ben yoluma.”

Kadının dudakları dudaklarına değince Metin’in gözleri doldu. Arkasında bir felaket bırakarak gidiyordu. Kadın sarılınca o da sımsıkı sarıldı. Pürfümünü derin derin içine çekti. O kadar gerilime rağmen kadını arzu eden yanı şımarıkça gerinmekteydi.

“Hadi benim uzaylı sevgilim,” dedi Belga. Karmaşık düşünceler perdesi birkaç saniyeliğine aralanmış seven ve kırılgan kadın yanı belirmişti. “O Moda’daki eve geri dön. Bir kere alışveriş yap. İki gün dışarı çıkma. İyi düşün taşın. Üçüncü günün gecesi arazi ol. Giderken anahtarları posta kutusuna at. Anladın mı? Haydi… Zaman dar.”

Metin o evden üç yüz beş yüz metre ötede bir taksiye el salladığında Belga’yı bir daha asla görmeyeceğini derinden hissetti. İnşallah hayatındaki ilk sevgilisi, içinde dans ettiği ölümcül çemberden sağsağlim çıkabilecekti.

1 2 3
Paylaş

1 Yorum

  1. avatar

    Gerçekten de son derece başarılı bir öykü. Okuma fırsatını bize sunduğunuz için Sadık Yemni’ye saygılarımı sunar, Kayıp Dünya ekibine de teşekkür ederim. Dilerim devamını görme fırsatını da buluruz.

Yorum yapın