ZAMAN TOZLARI – 5

1

TekinsizX Vakalar Hafiyesi Osman Demir’in Serüvenleri
Bilimkurgu, Paranormal ve Polisiye Türünde Tefrika

“Kimdi arayan?”

Latife Hanım göz pınarlarından yaşlar süzülürken içini çekerek kocasına baktı ve “Metin,” dedi. Adam kendi tabiriyle darmadağın olmuştu. Kötü bir haber duymak üzere olan biri gibi gözlerini kısmış ve ağzı aralanmıştı.

“Metin’in kız… Bir kız aradı. Metin yanımda, merak etmeyin iyi dedi.”

Kocası hemen sevinmeye korkan bir tavırla baktı ve “Osman Bey’den söz ettin mi?” dedi.

“Evet.”

“Neredeymiş?”

Latife Hanım omuzlarını silkti. Yanakları iyice ıslanmıştı. “Bilmiyorum. Kız söylemedi.”

Aklına Metin’in iki buçuk yaşındayken elinden kurtulup sokağa fırlaması gelmişti. Bir komşuyla birlikte alışverişe çıkmışlardı. Başını çevirdiğinde küçük Metin’i elinde yarısı yenmiş bir kekle iki arabanın arasında görmüştü. Yüzü korkuluydu. Ağlamak üzereydi. İki araba da zamanında durabilmişlerdi. Şoförlerden biri ona doğru yürümekteydi. Kendini inanılmaz derecede suçlu hissetmiş ve deli gibi o tarafa koşmuştu. Sonra oğlunu hastahanede ilk kez komada yatar görünce o günü hatırlamıştı. Az önce o kızla konuşurken yine o çift arabayı düşünmüştü. Neydi bilmiyordu, ama oğlu çok ciddi bir beladan sıyrılmayı başarmıştı. Komada kalması yüzünden cep telefonu kullanmıyordu. Bu yüzden kıza aratmıştı. İyiydi. Önemli olan buydu.

“Arayan numara çıktı mı ekranda?”

Latife hanım bunu görmüşse de stresten unutmuştu. Sağ elinde sımsıkı tuttuğu telefonunda arama yapan numaraları araştırdı ve başını olumlu anlamda salladı.

“Hemen Osman Bey’e bildirelim. Ne kadar hızla yakalanırsa o kadar iyi.”

Kadın da aynı fikirdeydi. Osman Bey’in kartı, ev telefonunun durduğu sehpanın üzerinde durmaktaydı. Kartı aldı ve biraz titreyen ellerle numarayı tuşladı.

Kocası yanına gelmişti. Telefon sağ kulağında sol yanıyla adamın göğsüne yaslandı. Kocası saçlarını okşarken biricik oğlumu bir daha asla göremeyeceğim duygusuyla sarsılmaktaydı. Hıçkıra hıçkıra ağlamak üzereydi.

* * *

“Burası bir arkadaşın dairesi. Bir süredir Avrupa’da takılıyor.”

Metin bir salon ve odadan ibaret küçücük dairenin dekorundan çok hoşlanmıştı. Biblo hastası olan ev sahibi duvarlara tutturduğu minicik raflara onlarca biblo yerleştirmişti. Limon sarısına boyalı duvarlar, uçuk mavi perdeler, bordo renkli iki koltuk, bir ceviz sehpa ve tavandan yansıtmalı ışık düzeni zevk sahibi birini işaret etmekteydi. Bu ince estetik beğeniyle, beli tabancalı genç kadın bir şekilde uyuşmuşlardı. Ne açıdan diye sorulsa hemen cevap veremezdi. Güçlü bir histi ama.

“Güvenli bir yerdir. Birkaç gün kalır bir plan yaparız.”

Belga kapıyı kapatınca hem arkasına sürgüsünü sürmüş, hem de emniyet zincirini takmıştı. Camdan görünen en yakın apartman elli metre mesafedeydi, ama genç kadın oturma odasındaki perdeleri sımsıkı örtmüştü.

“Ben… Ben duş yapıp üstümü değiştirirken dikkatli ol tamam mı?” Belga çantadan çıkardığı tabancayı Metin’e uzattı. “Bunu al.” Bakımlı tahta zemini olan oturma odasında ayakta durmaktaydılar. Metin tabancayı aldı. Bu defa ağırlığına hazırlıklıydı.

“Silah kullandın mı hiç?”

“Hayır.”

Genç kadın gülümsedi. “Bir şey olursa hedefe doğrult ve tetiği çek.”

Metin giderek genç kadının cazibesine kapıldığını düşünerek sırıttı. “Tıpkı filmlerdeki gibi konuştun.”

“Dua et filmin bu taraflarını çabuk atlatalım.”

“Atlattık ya?”

“Tam sayılmaz. Patronun adı Mahmut Beyzati. Kartçı Mahmut derlermiş bir zamanlar. Büyük kumarhanelerde kurpiyerlik yaparmış. Şimdilerde büyük mafya. Kartçı benim peşimi bırakmaz. Senin de öyle.”

Metin genç kadının yüzündeki ciddiyeti doğru okuduğunu düşünerek ürperdi.

“Yüzünü gördün. Evi ve adamlarını gördün. Hüviyetini biliyor. Senin de peşine düşecektir. İlk başvuracağı yer ailen olacaktır.”

“Ne yapacağız peki?” dedi Metin içinde büyüyen hınca şaşarak.

Belga, “Düşüneceğiz bakalım,” dedi. “Önce biraz kendime geleyim. Temiz bir şeyler giyeyim. Karnım açlıktan yırtılacak gibi.”

“Benim de.”

Belga ayağından ayakkabılarını ve çoraplarını çıkardı. Üzerinden kazağını sıyırdı. İçinde beyaz kolsuz bir tişört vardı. Çıkardığı eşyaları elinde yatak odasına doğru yürürken durakladı ve geriye baktı. “Sevgilin var mı?”

“Biri için çok çabaladım ama…”

Kadının yüzünde dalgın bir ifade belirmişti. “Bazen olmaz.”

“Öyle.”

“Omlet yer misin?”

Metin bu karın gurultuları eşliğinde her şeyi yiyebileceğini düşünerek başıyla olumladı.

Belga cam göbeği eşofman altı ve siyah kolsuz bir tişört giymişti. Ayakları çorapsızdı. Ev sahibinin bir sürü terliği olmasına rağmen böyle dolaşmayı yeğliyordu. Saçları yıkanıp kurulanınca daha gürleşmişti. Metin kadının cazibe dalgalarıyla gel git yaşamaktaydı. Çiğdem’in küskün yüzü ara sıra beyninde çakıp sönmekteydi. Kız şu anda ne yapmaktaydı acaba? Bir şekilde bütün dolapları onun çevirdiğini biliyor olmalıydı. Başı ciddi beladaydı. Ayrıca o Osman denen adamın papatya jestini değerlendirmesi hiç de zor değildi. Kızdan uzak durması gerekmekteydi artık.

“Peynir kalmamış. Bu salam da işe yaramaz. Saf omlet yiyeceğiz. Buzdolabı boş. Dört kutu biramız var ama neyse ki.”

Metin buzdolabını araştıran kadına bakarak içini çekti. “Ne yapalım.”

Belga ses tonundaki üzüntüyü hissetmişti. Elindeki tereyağı kutusunu eyveye bıraktı ve gelip sarıldı.

“Sen olmasaydın…”

Metin iki boş elinin birini ihtiyatlı bir şekilde kadının beline hafifçe dokundurdu. Sonra ikincisine de aynı işlemi uyguladı. “Benim için de öyle.”

Belga’nın gözleri dolmuştu. Koyu kahverengi gözleri gam ve keder yüklüydü. Tekrar sımsıkı sarıldı ve kollarını çözdü. Bir eliyle gözlerinin yaşını sildi. Tereyağını alarak ocağa yöneldi. İki adamı ne kadar ustaca vurduğunu gördüğü kadının yumuşak yanı Metin’in içini acıtmıştı. Aklına gelen hiçbir sözü sahneye uygun bulmadığı için sessiz kaldı.

“Burada uzun kalamayız,” dedi Belga yumurtaları kırarken. “Zaman aleyhimize. Kartçı eninde sonunda bulur bizi. Her yerde adamı vardır.”

“Bir planın mı var?”

“Evet. Önce zilliyi bir kıralım da.”

“Ne zillisi?”

Metin’in saf sözleri kadının yüzündeki üzüntüyü silmişti birden. Gülümseyerek baktı. “Babam öyle derdi. Rahmetli. Sekiz yaşındaydım öldüğünde. İşte o… O derdi acıkınca, zilliyi kıralım diye.”

Metin başını salladı. “Saf omlet ve azıcık küflenmiş ekmek.”

Kadın başını salladı. Gözlerinde eskilere daldığını belli eden bir ifade oluşmuştu. Metin kendi babasının da bu tabiri ara sıra kullandığını hatırlamıştı. Ama bunu söylemeyecekti. Kadın travmalı bir dönemi hatırlamışa benziyordu.

“Ne kadar vaktimiz var?”

Belga ayaklarını toplamış durumda koltukta oturmaktaydı. İkinci biralarını bitirmişlerdi. Saat ikiyi beş geçmekteydi. Metin çok uzun ve heyecanlı geçen güne rağmen kendini aşırı yorgun hissetmiyordu. Ölümden kıl payıyla sıyrılmanın diriltici etkisi sürmekteydi.

“Kesin bilemem,” dedi Belga. “Bu gece bir hareket beklemiyorum. Bu ev güvenli şimdilik. Kartçı Mahmut iki adamının safdışı edilmesini dıştan yardım şeklinde okuyacak. Bekleyecek ve araştıracak. Bu bize zaman kazandıracak. Çok değil ama. İki gün falan.”

“Sonra ne yapacağız?”

Suzan elindeki boş bira kutusuyla kollarını iki yana açarak gerindi. “Bunu yarın sabah salim kafayla düşünelim. Dün gece hiç uyumadım.”

“Yatıyor musun?”

Belga belli belirsiz sırıtarak ayağa kalktı. Bira kutusunu sehpanın üzerine bırakıp yeniden gerindi. “Hemen şimdi.”

Metin başıyla onaylayınca kadın oturma odasından girilen yatak odasına doğru yürüdü ve kapıda durup arkasına baktı.

“Gelmiyor musun? Orada rahat edemezsin. Yatak büyük. İkimize de yeter.”

Metin kararsızca kadına baktı. Belga içeride eşofmanını ayağından sıyırdı ve gidip yorganın altına girdi. Metin ne yapacağına karar veremez durumdaydı. Heyecandan kalbi yerinden çıkacakmış gibi atmaktaydı.

“Gel haydi, naz yapma lan.”

Metin oturma odasının ışığını kapattı ve gözleri karanlığa alışınca yatak odasına gitti. Yatağın ayak ucunda durdu.

“Ayakta dikileceğine gelsene.”

Metin durumunun gülünçlüğünün farkındaydı. “Bir dakika pantolonumu çıkartayım” dedi.

“Konuşacağına çıkar o zaman. Müzik çalsın diye mi bekliyorsun yoksa?”

* * *

Çiğdem uykuya dalmak üzereydi. Hayali eli başucu lambasına uzanmıştı çoktan, ama lanet lamba sönmemekte direniyordu. Gözlerini araladı. Sağ yanına yatmıştı. Beyaz boyalı komodinin üzerinde kol saati, üç beş adet antep fıstığı kabuğu ve iki papatya durmaktaydı. Clark Kent yani Metin Şehir bey numarasını yapmış, gitmişti.

Metin’in görünmez olmanın sırrını bulduğunu düşünmüştü önce. Ama görünmez olmak yetmezdi yaptığı şakalara. Saatleri iki dakika geri kalmıştı. Bu çok açıktı. O hâlde… Zamanla ilgili bir şey yapıyordu. Neyle acaba? Ölümcül kazadan sağ çıktıktan sonra değişmişti. Film ve roman kahramanı gibileşen bir yan kazanmıştı. Bu nedenle cazipleşen ama gene o nedenle elde tutulamayan bir değişim geçirmişti.

Bu akşam Mustafa ve Selim’i kafalarında paspas püskülüyle gördüğünde ve elindeki papatyayı fark ettiğinde içine doğan şeyi bu yarı uyku durumunda keşfediverdi. Metin’de o elle tutulamayan yan çok uçucu, tehlikeli ve elegeçmez bir şeydi.

Bu akşam parti ansızın sona erip erkenden evlerine gidince Meltem telefon etmiş ve uzaylı papatyacıyı görüp görmediğini sormuştu. Kızın sesindeki merak ve korku bezeli saygı hoşuna gitmişti.

Mustafa’yı ikinci kez dudakları rujlu olarak görmek komikti, ilginçti, acıklıydı hatta, ama en çok da aşılmaz bir uçurumun habercisiydi. Bir daha Metin’i rüyaları dışında bir yerde göreceğini hiç tahmin etmiyordu. İlk ve son randevuları yarındı. Yarın çok yakındı. Metin çok uzaktı. Ay’dan bile daha ıraktı.

* * *

1 2 3
Paylaş

1 Yorum

  1. avatar

    Gerçekten de son derece başarılı bir öykü. Okuma fırsatını bize sunduğunuz için Sadık Yemni’ye saygılarımı sunar, Kayıp Dünya ekibine de teşekkür ederim. Dilerim devamını görme fırsatını da buluruz.

Yorum yapın