ZAMAN TOZLARI – 3

0

“Saatlerin geri kalması olayını bizzat araştırdım Osman bey. Sınıfın üçte biri çelişkili konuşuyor. Sırlı havalar yaratmaya çabalıyorlar. Buluğ çağı. Hangi filmleri izliyorlar malum.”

Osman anlayışla başını salladı. “Haklısınız.” Kırk başlarındaki müdürün bu işten eğlendiğini belli etmesi iyiydi. Küçük ricasını kırmayacaktı. “Siz şahsen ne düşünüyorsunuz müdür bey?”

Şakaklarındaki birkaç tel hariç saçları simsiyah olan adamın gözleri çokbilmişlik ışımaktaydı. “İyi organize edilmiş bir şaka. Ve sinsice sırıtan bir grup.”

“Hizmetlilerden biri de olaydan etkilenmiş duyduğum kadarıyla.”

“Gazeteler… Hamza bey. Çok iyi, çalışkan biridir. Biraz havaya girmiş o da. Bu sabah televizyona bile konuşmuş. Diğer okullardan da bir sürü şaiyalar yayılmaya başladı. Bir duysanız. Astral ikizinden kopya alanlar, birkaç saniyeliğine kaybolanlar. Bilinen şeyler. Bizim zamanımızda da olurdu, ama o sıralarda anında görüntü nakledebileceğimiz cep telefonları yoktu tabii.

Osman “Anlıyorum.” Dedi ve Çantasından banka soyguncusunun kamufleli fotoğrafını çıkartıp adama uzattı. “Böyle birini tanıyor musunuz?”

Müdür baktı ve başını olumsuzca salladı. “Aranan biri mi?”

Osman adamla randevu alabilmesi için Milli Eğitim Bakanlığı’nda çalışan bir arkadaşının forsunu kullanmıştı. Bunu polis kanalıyla da yapabilirdi, ama hızla kokusu çıkar ve paparazilerin eline düşerlerdi sonra. O aşamaya zaman vardı henüz.

“Şakacıların başı.”

Müdür ilk kez yüzünden açıkça düşüncelerini sezmeye çalışırken kapı açıldı ve içeriye uçuk mavi önlüklü, kısa boylu, bıyıklı, elli yaşlarında bir adam girdi. “Beni istetmişiniz müdür bey.”

“Osman Demir bey bakanlıktan Hamza.” Dedi Müdür. Osman’ın karşısındaki sandalyeyi işaret etti. “Oturun ve lütfen bildiğiniz şeyleri anlatın.”

Adam ağırlığının tamamını vermiyormuş hissini uyandıran bir şekilde oturdu ve biraz mahçupça gülümsedi.

“Hamza bey tam olay anında sınıfın önünden geçmekteymiş. Bazı… garip şeyler yaşamış.”

Müdürün ses tonundaki alaycılık az öncesine göre epey azalmıştı. Yavaşça işin ciddiyetini hissediyor olmalıydı.

“Valla her bi şey çok garipti komiserim.”

Osman bozuntuya vermeden adama baktı ve “Sonra?” dedi. Müdürün dudaklarındaki sırıtma iyice belli belirsizleşmişti.

“Tam sınıfın kapısının ordan geçiyodum. Yemekhanede bardak mı kırılmış ne… İşte onu temizlemek için. Tam kapının yanında kulağım patlıcak gibi oldu. Sesler duymaya başladım. Hiç tanımadığım, bilmediğim şeyler. Sanki kulağıma o Embeüç mü diyorlar ondan takmışım gibi. Çok korktum.”

“Ne diyordu sesler?” dedi Osman.

“Valla korkudan hiç bi şey anlamadım. Yabancı dil gibiydi. Çok şeydi… Korkunçtu. Bi de şey gördüm. Bir yer. Duvarlar çok sıkışık. Küçük daracık bir yer. Eşyasız falan. O da çok korkunçtu Allah hepsini hayıra çıkarsın beyim. Bitince dizlerim kesildi valla. Hep korkuyla bekliyom. O sesleri. Her an, çıkıp gelecekler diye.”

Bu sabah televizyoncularla konuşarak idman yaptığından sözcükler ağzından rahat dökülmekteydi, ama adamın görmüş geçirmiş yüzünde gerçek şaşkınlık ve korku vardı.

“Hepsi bu kadar mı?”

“Evet komiserim.”

“Peki Hamza bey sizi daha fazla tutmayalım.” Dedi müdür. Yüzü ciddileşmişti iyice. Hademe çıkınca kocaman ceviz masanın arkasında oturan adam Osman’a baktı ve hafifçe içini çekti. “Benden ne yapmamı istiyorsunuz Osman bey?”

Zeki ve anlayışlı biriydi aşırı iri çenesi hariç yakışıklı denebilecek müdür bey.

*

“Anladım canım. Tamam. Akşama görüşürüz. Meltem gelicek.

Serap da ha. İnanmam. Ne kadar özledin? Ben de tabii. Birazcık. Hadi öptüm. Bakalım. Bakalım dedim ya. Evet. O kadar. “

Çiğdem sesindeki yarım yollu cilve ve şuhumsuluğu desteklemeyen dalgın bakışlarla telfonunu cebine koyarken Metin’in geldiğini gördü. Okulun arka bahçesinde, sokağa bakan yüksek duvarın dibinde durmaktaydı. Neden yavaş deviniyor diye düşündü. Sonra buna şaştı. Çoğunu unuttuğu bir rüyadan esinlenmiş bir fikirdi.

“Merhaba Metin.”

“Bu akşam boşsan beraber sinemaya gidelim diyecektim. Erken seansa.”

Metin göründüğünden farklı biri değildi. Birden… O kazadan sonra farklı görünmeye başlamıştı diye düşünen Çiğdem, “Bu akşam bir partiye davetliyim.” Dedi. Sinema teklifine çok sıcak bakan bir yanını keşfetmişti bu arada.

“Yarın akşam da olur.”

Çiğdem hızla etrafına göz attı. Meltem on metre kadar ileriden kararlı adımlarla onlara doğru gelmekteydi. Kızın olur demek isteyen yanı tutuklaşmıştı birden. “Metin biz seninle arkadaşız. İyi arkadaşız. Bazı şeyler.” Saçmalıyordu. “Belki böyle kalsa…”

“Seni hem arkadaş, hem de şey olarak beğeniyorum. Kadın olarak.”

Çiğdem, kararlı adımların tarafına bakmamak için kendini zorlamaktaydı.

“Metin bu konuyu…”

“Bir dakika bir şey soracağım. Merak ettiğim şey şu: bir kadın olarak kalbin bana kapalı mı? Yani şartlar biraz başka türlü olsaydı?”

Kız esas duygularının tutukluğuna içinden sövmekteydi. “Bunları başka zaman konuşsak. Bir yerde çay içer ve…

“Çiğdem ben ciddiyim.” Dedi Metin. Koyu kahverengi gözleri sevgi ve içini ürperten yabansıl bir enerji ışımaktaydı. Duruşu eski duruşundan çok farklıydı. O kırılgan, mahzun hali tamamen yokolmuştu. Abartısız fiziğinin altında kaplan kükreten bir şekilde yere sağlam basmaktaydı. “Sana kadın olarak kapalıyım dersen, bir daha asla rahatsız etmem.”

Çiğdem’in kararsızlığı hızla izale oldu ve ağzından kendinin de bir miktar şaştığı kelimeler döküldü. “Bu akşam ki parti öylesine. Geçe kalmam. Yarın okul çıkışı beraber … Sinemaya da gideriz istersen. Zamanım bol. Yarın.”

Yarın kelimesi Metin’i mutlu etmiş, zamanım bol sözcüğü de belli belirsiz sırıttırmıştı. Bunlar şu anda ki ortam nedeniyle uçucu bir şekilde kaydettiği ayrıntılardı. Sonradan zaman hakikaten epey bollaştığında tek tek hatırlamak üzere raflara kaldırılmışlardı.

“Az önce Selim aradı. Bu akşam geliyoz mu diye. Dokuzda bizde olun dedi.”

“Beni de aradı.”dedi Meltem mesajın yöneltildiği zata göz kırparak. Meltem’in bu ne samimiyet ya bakışlarını görmek çok hoştu. “Sonra konuşuruz hepsini.” Dedi Metin’e.

Metin başını sallayarak memnun bir şekilde gülümsedi. “Tamam.”

İki kız biraz erkeğin gidişini izledikten sonra Meltem, “Selim varken bu uyuza bakılır mı kız?” dedi. Çiğdem’de kendi yörüngesinden çıkma eğilimi keşfetmişti. İlk kez değildi. Bu kadar açık seçiğini ilk kez görmekteydi.

“Öyle deme ya.” Dedi Çiğdem her yöne çekilebilecek bir tonla.”

“Seni fizik çalıştırdı diye kendini borçlu mu hissediyorsun? Fiziğin için yaptı kız.”

Çiğdem’in daha önceden duyduğu bir espriydi. Başarısız bir masumlukla tebessüm etti. Meltem’in dur kız sende bir işler var bakışlarını görmek nedense çok hoşuna gitmişti.

*

“Geçen hafta bu sınıfta bir olay oldu biliyorsunuz. Maşallahımız var. Gazetelere ve televizyonlara bol bol konu olduk. Hakkımızda bir yığın dedikodu çıktı. Sağolsun bakanlıktan bir görevli bu konuyu araştırmak için geldi. Şimdi olayı canlandırmaya çalışacağız. Sözü Osman Demir beye veriyorum.”

“Sizin yaşınızda bir kızım var. Dünyanızı, hayallerinizi iyi tanıyorum. UFO’lar, kurt delikleri, zaman kaymaları, mutantlar vb. beni bu yaşta da ilgilendiren konulardır. İyisi kötüsü neredeyse bütün bilmkurgu filmlerini gördüm. Şimdi gelelim konumuza. Çok iyi organize edilmiş de olsa, her gizemli eylemde birkaç açıklayıcı nokta bulunmaması neredeyse imkânsızdır. Bu nedenle şimdi yapacağımız tatbikat çok öğretici olacaktır. Buraya kadar bir sorunuz var mı?”

“Ama müdür bey, bu olay için neden polis araştırması yapılıyor ki? Sonuçta hiç kimseyi aşırı incitmeyen bir şaka. Ve içimden bir ses bir daha tekrarlanmayacağını söylüyor. Böyle şeyler hep tek bir kez olur.”

Aylin adlı kızın söyledikleri sınıfı eğlendirmişti.

Arslan adlı bir öğrenci, ‘X dosyacısı Sıkali konuştu, Müldür bey nerede acaba?’ deyince takım halinde güldüler. Müdürle Müldür’ün ses benzerliği fazladan puan yapmıştı.

“Buna benzer bir olay daha yaşandı.” Dedi Osman Demir. “Son iki hafta içinde. Cürüm nitelikli. Bu nedenle sizin olayın diğerlerinle ilgisi olup olmadığını incelememiz gerekiyor. Ayrıca ben polis değilim. Burada bakanlığın ricası üzerine bulunmaktayım.”

Metin coğrafya hocasının derse girmemesinden, havalı müdürün aşırı uyumlu halinden ve Osman Demir denen kimsenin kendine güvenli delici bakışlarından tek bir anlam çıkarmıştı. Bu okulda suyu ısınmıştı. Banka vukuatıyla okul yan yana geldiğinden evdeki suyu da kaynamaktaydı şu anda. Bu er ya da geç beklediği bir şeydi, ama bu kadar çabuk olacağını ummamaktaydı. Hazırlıklı yanı inceldiği yerden kopsun demekteydi. Bu hayatta alıştığı yaşama bağlı yan tereddütlü ve üzüntülüydü haliyle.

“Osman bey yoksa bu süper şakacı içimizden biri mi?” dedi Sıkali esprisini yapan Arslan. Alnı sivilceli ince uzun boylu biriydi. Bilmeden en tehlikeli sözcüğün fitilini ateşlemişti. Sınıfta heyecanlı bir kıpırdaşma olmuştu. Metin soğukkanlı bir şekilde cebinden topçuğu çıkardı ve sol elinde kullanıma hazır bir şekilde tuttu. Birden Mozart’ın rondo Ala Turca’sının ana melodisi duyulunca gülüşmeler oldu. Müdür utangaç bir tavırla elini cebine atıp telefonu çıkardı, muhatabına bir şeyler söyledi ve hızlı adımlarla kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açıp dışarı çıktı.

“Bunu bilemeyiz henüz. Dışardan bir müdahale olması da pekala mümkündür.”

Osman Demir bunu dedikten sonra çantasından birkaç fotoğraf çıkartarak sınıfa gösterdi ve ön sıradakilere vererek herkesin bakmasını istedi. .

“Bu fotoğraftaki şahsı tanıyan biri var mı içinizde.”

Metin kopyalardan biri eline geçince o gözlük, saç şekli ve bıyıkla kimsenin onu tanımayacağını umdu. Baskı da çok net değildi. Ama fotoğraflardan bazılarında bıyığı ve gözlüğü fotoşopla silinmişti. Buna rağmen bu testten yırtma şansı büyüktü. Çiğdem onu biraz hissediyordu, ama diğer gözlere ciddi ölçüde kapalıydı. Bir ara Çiğdemle gözleri karşılaşınca kız dalgınca gülümsedi. Fotoğrafı daha yeni arka sırada oturana vermişti. Metin kıza göz kırpıncı Çiğdem dalgınlığından sıyrılarak aynı şekilde karşılık verdi ve başını çevirdi. Tekrar bakmaması iyi olmuştu. Üzerine dikkat çekebilirdi.

“Bon Jovi’ye benziyor.”

“Yok canım daha neler.”

“Seninki göz değil budak deliği.”

“Yok ya. Gözlük takan kim?”

Osman bey öksürünce sınıf birden sessizleşti. Fotoğrafların elden ele gezme işi bitince bakanlıktan gelen zatın çantasına girdi. Metin rahat bir nefes almaya korkuyordu. Çünkü Osman beyin yeni bir kart açmaya hazırlandığı çok belliydi. “Şu anda herkes o günkü yerinde mi oturuyor?”

Herkes başını sallayınca Osman bey kara tahtaya gidip eline bir tebeşir aldı ve ” Şimdi o gün başına bir iş gelenler ellerini kaldırsınlar. Ve öyle tutsunlar.”

Eller havaya kalktı. Osman bey hızla bir sınıf şeması çizdi ve kalkan elleri orada işaretledi. “Size ne oldu?” Kendine göre en sağ arkadakinden başlamıştı.

“Yazılı kağıdım arkadaşınkinle değişti.” Dedi Ahmet “Onluk cevaplarım yani.”

“Peki siz?”

“Benim kağıdım da bu arkadaşa gitmiş.” Dedi hikmet. “En az sekiz ederdi.”

“Hiç de değil. Dört bile alamazdın.”

Sözleri üzerine sınıftakiler gülüşünce Ahmet memnuniyetle sırıttı.

“Peki siz?”

Mustafa ilk günkü zayıflığını atlatmıştı. “Bana adinin biri ruj sürmüştü.” Dedi elden geldiğince aldırışsız bir tonla. “Dudaklarıma. Ruju da sıra çekmecesine koymuş.”

“Siz?”

“Bana bir hardal poşeti şey yapılmıştı. Daha önce de…” Meltem tereddütünü hızla yenerek anlatmaya devam etti. “Evde Çiğdem’le birlikteydik. Birden arkamda bir yanma… Kalçalarımda bir yanma hissettim. Banyoda baktım. Hardaldı. Acı hardal.”

Sınıfın tepki verme şeklinden Meltem’in rahat tavırlarından bunu daha önce herkese anlattığını hissetti. Olaylar yeniden halkalanacaktı yani. Kelek bir durumdu. Süper suçluyu bu sınıfa hapseden bir kanıttı.

“Az öncesine kadar arkadaşlarla bir kafedeydik. Onlardan birinden şüphelendim. Ama şimdi…”

“O kahvede olan kim var bu sınıfta şu anda?”

“Sadece ben. Diğerleri bizim okuldan değiller.”

Havada kalan son el Çiğdem’e aitti.

“Siz peki?”

“Sıramın üstünde kurumuş bir papatya durmaktaydı.”

Neredeyse bütün sınıf sesli tepki verince kızın yanakları allandı. Osman bey çantasından bir dijital fotoğraf makinesi çıkartarak sınıfın görüntüsünü birkaç kez hard diske raptetti. Makineyi çantasına geri koyup sınıfı süzdü.

“Şimdi. Kim saatinin iki dakika kadar geç kaldığından eminse elini kaldırsın.”

Önlerde oturan kısa boylu kumral biri delikanlı hariç bütün eller kalkmıştı havaya.

“Sizin saatinizde bir sorun yok muydu?”

“O gün saat takmamıştım efendim. Cep telefonumu da evde unutmuştum.”

Bu defaki sırıtmalara Osman bey de katılmıştı.

“Geldik son aşamaya.” Dedi Osman bey. “İki gönüllüye ihtiyacım var.

Erkeklerden. Bunlar istedikleri sırayla hardal paketi ya da çiçek koyuyor, kağıtları değiştiriyor, ruj sürüyor gibi yapacaklar. Kurbanlardan biri değil tabii ki. “

Üç beş el hevesle havaya kalktı. Millet durumdan eğlenmeye başlamıştı. Kızların bazılarında Osman beye kesik bakışlar bile belirmeye başlamıştı.

Seçilenlerden biri dayak yiyen Mustafa’ydı. Tatbikatta az sonra yapacağı şey nedeniyle çok memnundu.

Osman Demir diğerini Kemal’i işaret etti. “Siz başla deyince başlayın. ” Adam saatine bakıp başıyla işaret verince Kemal hevesle işe koyuldu.”

“Önce ruj sür ve kutusunu çekmeceye bırak. Şimdi kağıtları değiştir. Bayanın çekmecesine çiçek, oraya da hardal poşeti. Dön ve yerine otur. İkinci bir kez yinelemeye gerek yok. “

Kemal denilenleri yapıp nefes nefese yerine oturunca sınıfta önce gerilimli bir sessizlik oluştu. Ardından laf atmalar başladı. Mustafa suratını asmıştı.

“Papatya öyle mi verilir. Hani aşk dolu bakışlar?”

“Ruj sürerken de lazım o bakışlar.”

“Bakışınıza da başlatmayın lan.”

Dayak yiyen Mustafa abartılı bir şekilde çıkçıkladı. “Adaşıma ruj sürmek benim için asil bir hizmetti, ama men edildim.”

Mesut yarısı sahte olan sinirle, “Arada konuşuruz senle.” Dedi.

“Ne yapacaksak burada göz önünde yapalım ayol.”

“Bu ayolları göreceksin.”

“Kesin ya. Ağız tadıyla bir tatbikat yapamıyoruz sizin yüzünüzden.”

Hikmet’in sözleri herkesi güldürmüştü. Osman Demir kronometre işlevi de gören saatini incelemekteydi. Bir kişi eğlence modundan başka yere kaymıştı. Ahmet’ti bu. Başını çevirerek Metin’e baktı. Gözleri karşılaşınca bakışlarını kaçırmadı. Metin çok zeki biri olan arkadaşının fotoğraftan ve tatbikattan bir sonuç çıkardığını, ama bunun henüz ihtimaller düzeyinde olduğunu hissetmişti. Parmağı topçuğun düğmesini iktiriverdi.

Metin roket gibi yerinden kalktı. En arkada oturan Ferhat’ın yanına gitti. Müdür tam bu sırada içeri girecek olursa reaksiyonu nasıl etkileyeceğini bilemiyordu. Eğer şansı varsa başaracaktı. Ahmet’in düşüncelerini başka yana eğecek bir şey yapmasının yeterli geleceğini düşünmekteydi. Futbol topu kafalı, kabağa yakın kısa saçlı arkadaşının çekmecesinde bu sabah gördüğü porno dergileri oradaydılar hâlâ neyse ki. İçlerinde kapağına en doğal fotoğrafı basmış olanını alıp Ahmet’in sırasının üstüne bıraktı ve yerine oturdu. Saniyeler aktı gitti. Hareket başladığında kağıda bir şeyler yazar ayağındaydı. Topçuk sol elinde kullanıma hazırdı.

43 saniye dolunca sınıf hareketlendi. Kağıda bir şeyler yazıyor gibi yapan Metin göz ucuyla Ahmet’i süzmekteydi. Biraz tekledikten sonra sınıfta laf atmalar iki dakika önce kaldığı yerden devam etmişti. Aynı sözlerin edildiğini duymak manyakça bir şeydi. Ahmet’in yıldırım hızıyla sıranın üstünde duran şeyi kaldırması birkaç kişinin dikkatini çekmişti, ama sorun olmadı. Tahmin ettiği gibi bu işlem Ahmet’in beyninde eğreti duran düşünce kıymığını arkalara itmişti. Saniyeler geçti. Başını çevirip ona bakmadı. Osman Demir bey bir şey farketmemişti. Yüzünde önemli bir noktayı unutmuş da hatırlamaya çalışıyor gibi bir ifade belirmişti.

Az sonra saatlerin yine iki dakika geç kaldığı farkedildiğinde Metin bu okulda son kez bulunmuş, eve varmış ve hazırlığını bitirmiş olacaktı. Bu noktaya sandığından hızlı gelinmediğini farketmişti bu arada. Elindeki eşsiz şeye rağmen saftiriğin tekiydi. Bir sürü hata yapmıştı. Bir daha bu sınıfta oturursa yakalanması pekala mümkündü. Evinde de kalamazdı artık. Topçuk sınırsız koruma sağlamıyordu büyük bir ihtimalle. Zaman sekmelerini kaç kez arka arkaya kullanabileceğini hiç test etmemişti. Yan etkisi çok korkunç olabilirdi. Daha da kötüsü topçuk işlev dışı kalabilirdi.

*

“Zaman kaymaları eskiden de olmaktaydı.” Keten Hoca. Gür beyaz saçları ve keçi sakalı esmer teniyle hoş bir tezat yapan orta boylu biriydi. Sıkça olduğu gibi üzerinde gri kumaş pantolon ve tiril tiril ütülü bir uçuk mavi gömlek vardı. “Yedi uyurlar 309 yıl öteye atlamışlardı. Başka örnekler de mevcuttur. Rüyalarda zaman aşanlara da raslanır. Fuat şuranın ışığını kapatır mısın?”

Terra Fuat yüzünde soran bakışlarla denileni yaptı. Sadece 22 inçlik iki ekranın ışığı görünmekteydi.” Ön taraftaki satış yeri az önce kapandığı için etraf sessizdi.

“Aklıma bir şey geldi.” Diye devam etti Keten Hoca. “Bu iş büyük soygun amaçlı bir düzen değil. Yapan da tıfıl bir zat. Çocuksu şakalar peşinde. Belki araçtır daha ziyade.”

“Yaptıran bir merci mi var yoksa hocam?” dedi Osman. Bu ihtimal birden aklına yatmıştı. Hocanın dediği gibi bu süper imkânla yapılan şeyler bluğ bir çağındaki gencin imzasını taşımaktaydı.

“Bilemeyiz daha. Bir bakalım.”

Fuat sırıttı. “Z.T.Ş. Zaman Tırtıklatma Şirketi.

Osman sırıtışa iştirak etti Hoca’nın yüzü daha da ciddileşmişti. “Fuat zamanda kaymanın başladığı noktaya git. İkisinde de sadece o hücre gibi yeri görelim.” Fuat birinci ekranda güçbela tepeden ışık alan hücremsi yeri dondurabildi. İkinci bilgisayarın tuşlarına dokunmadan ekran aynı görüntüyle doldu. Fuat irkilerek arkadaşlarına baktı. İnce yapılı vatos kafalı yaratık eskisinden çok daha açık seçik görünmekteydi. Osman midesinde bir üşüme hissetmişti. Keten Hoca’nın yüzü sakindi hâlâ. Dudakları kıpır kıpır bir dua mırıldandı ve “Vakiteri bu.” Dedi. “Osman saatin hâlâ iki dakika geri değil mi?”

Osman hemen arkadaşının niyetini sezmişti. Saati bileğinden sıyırarak Hoca’ya uzattı. Keten hoca saati alıp ekrana yaklaştırdı. Vatos kafalı yaratığın sağ kolu kıpırdayınca Fuat kesik bir çığlık salıverdi. Çığlık ENTER düğmesine basış gibi bir işlev görmüştü sanki. İki ekranda da bankadaki görüntülere döndüler. Osman araya sıkışmış o korkunç yeri bir daha göremeyeceklerini düşünmekteydi. Fuat ışığı yakınca bakışlarını Hoca’ya çevirdiler.

“Kim bu Vakiteri yahu?” dedi Osman.

“Cann’ın insandan olan oğlu.”

“Cânn için bütün cinlerin babası derler. Bu görüşe göre babadan türeyen ilk cinlere çeşitli sıfatlar verilmiştir. Demek onun bir de insandan olma oğlu var. Bunu hiç duymamıştım.”

“Adı da anılırdı bolca bir zamanlar.” dedi Keten Hoca. “Kur’an nazil olmadan önceki devirlerde. Zamanda ileri geri hareket edebilmesi, vakte kumanda edebilmesi sayesinde her yerdeki isimlerini silmeye muvaffak olmuştur. Yalnız kibri tamamını imha etmeye elvermediğinden bazı bahislerdeki kripto varlığı ile ilgili bilgilere dokunmamıştır.”

Keten Hoca hem ilahiyat, hem de fizik bölümünü bitirmiş, Farsça, Arapça, İngilizce bilen alim bir zattı. Berlin’de fizik doktorasını yaparken tanışmışlardı. Adamın hem bilgisine, hem de sezgilerine çok güvenmekteydi.

“O görüntüdeki kimse bir cin miydi yani?” dedi Fuat. Sesindeki alaycı tonun karşılığı yüzünde mevcut değildi. Kıpırdayan sağ koldan biraz tırstığı belliydi.

“Soğuk ateşten yaratılmışlar.” Dedi Hoca.

“Bu işle ne ilgisi var acaba?” dedi Keten Hoca. “Vakiteri çok güçlüdür. Zamanı etkileyebildiği rivayet edilir. Uykularda akla nüfuz edip minik zaman anaforları yarattığı ve zaman tozları tırtıkladığı iddia edilmiştir.

“Benle dalga geçmiyorsunuz değil mi?” dedi Fuat.

“Elimizde çok garip teyp kayıtları var. ” dedi Osman. “Hepimiz açıkça gördük. Anlattığım gibi okuldaki Hamza isimli hizmetli de ilk zaman kaymasından etkilenmiş. O hücreyi adam da görmüş. Gün rüyası gibi.”

“Teknik olarak bakalım.” Dedi Hoca. “Zaman ışık hızıyla hareket eder. Geçmişten geleceğe yıldırım gibi akar. Biz ölümlüler bunla kıyaslandığında yavaş ve donuk hareket eden kimseleriz. Bu hızla başa çıkabilecek bir teknoloji hayal et.”

“Zaman Tesir Makinesi mesela.” Dedi Osman.

“Diyelim Vakiteri bu gencin kılığına girdi, ya da… İşte nasıl oluyorsa… Bu teypleri geri bıraktırıyorsa. Bundan çıkarı ne olabilir?” dedi Terra Fuat. “Üç kuruş para ya da sınıf şakaları değil herhalde.

“Onlarca kişinin saatleri geri kaldı.” Dedi Keten Hoca.

“Benle beraber 36 kişiydik.” Dedi Osman.”

“Adam başı iki dakika desek. Ne eder? 70 dakika. Yapanı saymıyorum. Kaybolan 70 dakika kimin cebine girdi sizce?

Osman’ın ağzı Fuat gibi bir karış açık kalmıştı. “Demek benim iki dakikam Vakiteri’nin kumbarasında ha şu anda?”

Keten Hoca başıyla onaylayınca Fuat’ın yüzünde vay anasına sayın seyirciler bakışı belirdi. Saatlerin tekrar geri kaldığı Ahmet adlı bir öğrenci sayesinde çok çabuk belli olmuştu. Sınıftan çıkmalarından bir dakika falan geçmişti. Osman hemen sınıfı geriye çağırmıştı. Sınıfta sadece iki kişi eksikti. Biri çok uzun boyluydu. Diğer kayıp öğrenci ellerindeki fotoğraflara en çok benzeyen zattı. Osman, Metin Civerek’in bir daha okula döneceğini sanmıyordu. Hiç not bırakmadan, telefon etmeden akşam yemeğine gelmediğine bakılırsa evine de. Ama Vakiteri’nin kumbarasını doldurmaya devam edecekti kuşkusuz. Bir an önce derdest edilmesi gerekmekteydi.

“Bir dakika.” Dedi Terra Fuat. “Eğer saatler iki dakika geri kaldıysa, o iki dakikalık bölüm ikinci kez tekrar yaşanmış olmalı. Bu durumda neyi çalmış oluyor aslında?”

Osman da neredeyse aynı anda bu sonuca varmıştı. “Kopyasını değil.” Dedi. “İlk yaşanan iki dakikayı götürüyor olmalı. Kopya olan Metin Civerek’in eylemleriyle kirlenmiş olan iki dakika.”

Keten Hoca başıyla onaylayınca Fuat’ın alnı kırıştı. “Yani aslında kimin cebinden çıkıyor bu iki dakika?”

Keten Hoca, “Bayağı iyi bir soru.” Dedi. Geldiğinden beri ilk kez bir tebessüm belirmişti yüzünde.

*

Saat 20.32’ydi. Metin, Çiğdemlerin evinin yakınlarında konuşlanmıştı. Elinde bir plastik torba vardı bekliyordu. Okuldan gelir gelmez parasını ve birkaç önemli şeyi yanına alarak evi terketmişti. O sırada annesinin evde olmaması iyiydi. Böylece yalanlarına bir tanesini daha katması gerekmemişti. Bir yanı ağlıyordu evi, annesi, babası ve eski düzeni için. Diğer yandan içinde kükreyen bir yan da vardı. Denizcileri ıssız ummanlara savurtan gözükaralık. Merak ve gücün kullanana yaptığı baskı. Bu yan yeni serüvenlere atılacaktı. Eski düzen ipi inceldiği yerden kopmuştu.

Bu gece otelde kalamazdı. Bir arkadaşına da gidemezdi. Bu nedenle başka bir çözüm bulmuştu. Dayısının oğlu Bertan karısıyla birlikte şu anda Londra’da doktora yapmaktaydı. Annesi dayısı Istanbul’da olmadığı zamanlarda onların Kadıköy’deki evlerine göz kulak olmaktaydı. Dayısı aylardır Antalya’daydı. Orada bir marketi vardı. İyice yerleşmişti de aksini iddia etmesine rağmen. Metin evde duran anahtarı başka anahtarlarla değiştirmişti okuldan gelince. Annesi bir haftadan önce eve gitmezdi. Böylelikle barınma meselesine daha uygun bir çözüm bulana kadar en az iki gün sorunsuzca o evi kullanabilirdi.

Uzaktan Meltem göründüğünde Metin bakkalın sattığı gazeteleri inceliyor gibi yapmaktaydı. Göz ucuyla baktı. Kız içeri girmedi. Cep telefonunu çıkartıp Çiğdem’in numarasını tuşladı. İki dakika kadar sonra Çiğdem aşağı inince ana caddeye doğru yürüdüler. Metin caddeye vardığında kızlar bir taksiye binmekteydiler. Metin gidecekleri evi biliyordu. Acelesi yoktu. O da bir taksiye bindi ve adresi söyledi.

*

Metin Moda caddesindeki Fesleğen apartmanının önüne geldiğinde planı hazırdı. Bir yıl kadar önce ilk ve son kez Selim’in evine gelmişti. Sonra Meltem bunun bir daha yinelenmesini engellemişti. Kızın kendinden neden kronik olarak gıcık kaptığını hâlâ tam olarak anlayamamaktaydı. Bunu sırf fizik yazılısına bağlayamıyordu. Acaba gözlerinde fiziğine yönelmiş arzulu bakışlar görmediği için miydi? Kız topografik değerler olarak ilginç kabartılara ve vadilere sahipti, ama Metin daha sade manzaralı olan Çiğdem’i beğenmekteydi. Bir yerde insanların aşık olacakları kimsenin tipini, kalıbını 2-8 yaşları arasında oluşturduklarını okumuştu. Böyle bir şey olmalıydı. Çiğdem’i görür görmez içinden bir ses ‘Hah işte bu’ demişti.

Metin caddeyi elden geldiğince keserek Fesleğen apartmanının 7 numaralı dairesinin zilini çaldı. Kapı hemen açıldı. Gelen gidenin çok olacağı için kim o falan gibi soruşturmalarla zaman kaybedilmemekteydi. Asansör yerine merdivenlerden çıktı. Kapı yarı aralık durmaktaydı tahmin ettiği gibi. Topçuk sol avucundaydı. Tam içeri gireceği sırasında gözünün bir yerlerden ısırdığı yaşıtı birisi elinde bira şişesiyle geldi. Yüzünde onu tanımış bir ifade yoktu. İçeriden müzik sesi ve konuşmalar geliyordu. Meltem’in sesi herkesinkini bastırmıştı. Twilight filminden bir sahne hakkında görüş bildirmekteydi.

“Isabella ve Edward’ın o dev ağaçların tepesinde geçirdikleri sahneyi unutamayacağım. Ne harika görüntülerdi.”

İki film kahramanından yakın arkadaşları gibi söz etmekteydi.

“Sizi Selim abi mi davet etti?”

Metin dili şimdiden peltekleşmeye başlamış sempatik yüzlü delikanlıya baktı ve başını salladı. Bu arada düğmeye basmıştı. Hızla oturma odasına daldı. Dört erkek ve dört kız geniş divanlara oturmuşlardı. Ortadaki büyük sehpa içecek ve çerez doluydu. Çiğdem Mustafa ile Selim’in arasında oturmaktaydı. Yüzünde hiç makyaj yoktu. Saçlarına da kıyafeti gibi özel bir hava vermemişti. Kızın sehpada duran bardağını kokladı. Alkolsüz bir içecekti. Yarın adam gibi bir yarın olsaydı aralarında bir milat başlayacaktı, ama bu şimdilik ertelenmişti.

Yanında getirdiği torbadan çıkardığı gri renkli iki paspas püskülünü sanki perukmuşçasına birini Selim’in, diğerini de karateci Mustafa’nın başına geçirdi. Daha önceden diplerine suyla çözülen cinsten bir yapışkan sürmüştü. Saçlarını azıcık etkileyecek, ama saç derilerine bir hasar vermeyecekti. Ardından cebinden çıkardığı rujla Mustafa’nın dudakları boyadı ve kutusunu Selim’in pantolon cebine tıktı. Çiğdem’in avucuna bir papatya tutuşturdu ve dönüp hole çıktı. O genç hâlâ bıraktığı yerde duruyordu. Zamanda sekme bir dakika falan olacağı için hiçbir şey hatırlamayacaktı.

*

Herkes hevesle Alacakaranlık adlı filmi tartışmaktaydı. Selim pizza ısmarlamak için telefon etmekteydi. Çiğdem sıkılmaya başlamıştı. Öğleden sonra sınıfta yapılan tatbikatı düşünmekteydi. Saatler yeniden iki dakika geri kalmıştı. Bu çok manyakça bir şeydi. Korkutucu bir yanı vardı. Sade suya tirit bir sır perdesi çerçeveli heyecanı sona erdirmişti. Çok daha ciddi bir yanı vardı. Bakanlıktan gelen adamın bakışlarından bu sonucu çıkarmıştı. Sonradan sınıf tekrar bir araya getirildiğinde aralarında sadece iki kişi yoktu. Son ders olduğu için normaldi. Metin’in ve İsmet’in acelesi olmalıydı. Osman bey de bu konu ile ilgili bir görüş bildirmemişti. Ama kız Metin çevçeveli bazı şeyleri normal bulmamaya başlamaktaydı artık. Delikanlının bir şeyleri gizlediğini sezmekteydi.

Selim Prada marka havalı telefonunu sehpanın üstüne bıraktı. “Çocuklar sekiz pizza ısmarladım. Geçen seferkinden.”

Meltem film hakkında en hararetli konuşan kimse olduğu ve yeterince dinleyici bulduğundan pizza ısmarlama sürecini yeterince etkileyememişti. “Neli?” diye sordu. “Ben diyetteyim.”

Diyetteyim söz çeşitli anlamlara çekilebilecek bir sessizlik yaratmıştı. Meltem siyah bir tayt ve ince belini, kalça kavislerini sergileyen gül kurusu renginde dar bir tişört giymişti. Üzerine yönelen kıskanç kadın ve hevesli erkek bakışlarından çok memnundu. Pencere tarafındaki köşede duran yüksek sehpanın üzerindeki saksı kaldırılmış, yerine şu anda çekim yapan bir kamera konmuştu. Ev sahibi gururla çok sık yinelediği için 32 gigabitlik belleği olduğunu ve saatlerce kayıt yapabileceğini bilmekteydi. Meltem bir film artisti havalarındaydı biraz da bu nedenle. Saçlarını kabartmış, makyaj yapmıştı.

“Selimetta. Domates, peynir ve enginarlı.” Dedi Selim. Çiğdem son bir saatte ikinci kez delikanlının gözlerindeki aşırı samimiyet ışıltısı görmekteydi. Meltem’le açığa vurmadıkları bir ilişkileri vardı belki de. Şimdi de Meltem’in rızasıyla kendisi üzerinde çalışmaktaydı.

“Ben yarısını yerim.” Dedi Meltem.

“Kalanı Fehmi temizler.” Dedi Selim. “Merak etme.”

Fehmi, Meltem’e kesik olmasıyla ünlenmişti son zamanlarda. Bu şakalara ve bahtsız, ama kararlı aşık rolüne alışıktı. Yüzünü hiç bozmadı. “Meltem’in hatırı için her şeyi yaparım.” Dedi.

“Çok hatır biriktirmişsin karnında.”

Meltem’in bu sözü yüzünden Fehmi abartılı bir şekilde karnını içeriye çekti ve bıraktı. “Sahi mi?”

Fehmi’nin göbeği yoktu. Sadece beli biraz kalındı ve bu duruma da aldırmadığı belliydi.

Meltem, “Yarı sahi, yarı gerçek.” Dedi.

“O zaman yemiyorum ben de yarı pizzayı. Arkandan ağlasın işte.

Meltem fettanca dil çıkarınca hemen herkes sırıttı.

“Çiğdem ne oldu? Uyuyor musun ya?”

Çiğdem, buram buram Sante traş losyonu kokan Selim’e zoraki gülümsedi.

“Uyanıkım. Düşüncelere dalmıştım bir ara.” “Papatyacıyı düşünüyordur mutlaka.”

Herkes merakla Meltem’e bakınca kız havalı havalı sırıttı.

Selim, “Papatyacı mı?” dedi. “O da kim?

“Çiğdem’in uzaylı sevgilisi.”

“Uzaylı sevgili mi?”

“Tabii.” Dedi Meltem. “Bugün okulda saatler yine iki dakika geri kaldı. Yarın televizyondan gelecekler yine. Üç dört farklı kanal hem de. Bizim okul UFO kapısı oldu artık. Çiğdem’i de çok seviyorlar.”

Bütün bakışlar üzerine çevrilince Çiğdem bir an orada olmamayı diledi. Duası neredeyse kabul edilmek üzereydi.

Adını unuttuğu sarışın kız, “Isabella ve Edward gibi mi?” diye sordu.

“Zil mi çaldı ya?”

Kimse Selim’e cevap veremedi. Özellikle karşı divanda oturanlar. Çiğdem iki yanında oturan erkeklerin kafalarına peruka gibi oturmuş püskülleri ve Mustafa’nın dudaklarını görünce gülmek yerine korkuyla ayağa kalktı. Arkadaşlarının ne zaman makyaj yenilediklerini hatırlamıyordu. Sağ elindeki papatyayı farkedince gözleri hayretle açıldı. Yine olmuştu. Saatler… Saatler geri kaldıysa tekrar… Bu ne demekti?

“Ne oluyorsunuz ya… Mustafa bu ne hal len”

Mustafa otomatik olarak ellerini önce dudaklarına götürdü. Eline bulaşan ruja kanmışçasına bir dehşetle bakmaktaydı. Ondan sonra kafasındaki püsküllere dokundu ve “Geldiler.” Dedi.

Meltem korkuyla ayağa kalkmış üstünü başını kontrol etmekteydi. Yüzü ağlamaklıydı. Sınıfta olan biteni yaşamamış olan bir kız ve iki oğlanın yüzündeki sırıtmalar hızla yerine endişeye bırakmıştı. Gülünecek yeri geçmişlerdi çoktan. Selim kafasındaki püskülü çıkartırken saçları biraz direnince yüzünü buruşturdu. “Lan bunu kim yaptıysa…” Sövgüsünü tamamlamaya cesaret edememesi çok ilginçti.

Sert delikanlı Mustafa’nın gözleri yaşlıydı. Çiğdem bir daha bu eve gelmeyeceğim. Meltem’i de bir süre görmesem iyi olacak. Metin bey de sanırım yarınki randevusuna geç kalacak diye düşünmekteydi.

Papatyayı burnuna götürüp kokladı. Kokuda zihin genişleten bir hassa vardı sanki. Osman beyin sınıfta gösterdiği fotoğrafın kime ait olduğundan artık hiç şüphesi kalmamıştı.

*

Metin apartmandan çıkarken yaptıklarına biraz pişmandı. Bir daha ne Mustafa’ya, ne de okuldan bir tanıdığına bu tür şakalar yapmayacaktı. Zaten bir daha ne zaman yüzlerini görebileceği de belli değildi. Çiğdem için bir formül düşünecekti haliyle. Onun hayatındaki yeri bayağı müstesnaydı.

Metin cadde boyunca taksi bakınırken önünde kobalt mavisi bir minibüs durdu. Şoförün yanında oturan genç ve sakallı biri, “Özür dilerim. Dilek apartmanı nerede biliyor musunuz?” diye sordu. Metin tam bilmiyorum diyeceği sırada minibüsün yan kapısı açıldı. Birden iki yanında birileri belirmişti. Güçlü kollar abanınca kendini minibüsün içinde buluverdi. Sol kolu topçuğa ulaşmak için boşuna çabaladı. Izbandut gibi olan adamlardan biri burnuna ağır kokulu bir üstüpü tıkamıştı. Diğeri kollarını tutuyordu. Çok güçlüydüler. Çırpınması işe yaramıyordu. Sürgülü kapı kapanınca minibüs hareket etmişti bu arada. Metin düşünceleri bulanırken belamı buldum diye düşündü. Profesyonellerin eline düşmüştü. İşi işti valla.

(devam edecek)

Paylaş

Yorum yapın