ZAMAN TOZLARI – 2

0

“Karlofça Antlaşması, 26 Ocak 1699 tarihinde, Osmanlı Devleti ile Avusturya İmparatorluğu arasında imzalanmış olan bir barış antlaşmasıdır. Karlofça bugünkü Sırbistan’ın sınırları içinde yer alan küçük bir kasabadır. Antlaşma Osmanlı-Kutsal ittifak Savaşları’nı bitirmiştir.”

Metin yan gözle not alan Çiğdem’e baktı. Saçlarını eğildiği için önüne düşmüştü. Dünyanın en güzel kızıydı. Yanında oturan siyah saçları omuzlarında kıvır kıvır lüleli, beyaz ince kazağı göğüs hizasında iyice kabarık duran diğer kız gözü arkadaşının kağıdında birşeyler yazmaktaydı.

Tarih öğretmenleri Belma hanım yazılılarda yeni bir yöntem denemekteydi. Önce bir paragraf genel bilgi not ettiriyor, sonra o konuyla ilgili soruyu soruyordu. Bütün soruları bir kerede vermiyordu yani. Böylece hiç ders çalışmamışlar bile bir şeyler öğrenmekteydiler. Beş soruluk bir sınavdı. Şu anda ikinci soruyla meşguldüler.

Metin sol elinde heyecandan terlemiş olan topçuğa baktı. Arkada en sağda oturduğu için sağ eline geçirdiği incecik lastik eldiven dikkat çekmemekteydi. Ceketinin sağ cebini dışarıdan yokladı. Kronometreyi not aldığı kağıdın üstüne koydu ve düğmeye bastı.

“Sultan II. Mustafa döneminde Osmanlılar Avusturya İmparatorluğu üzerine üç büyük sefer düzenlediler. Ancak 11 Eylül 1697’de uğranılan Zenta yenilgisiyle ile…”

Bütün sınıf donmuştu. Metin yıldırım gibi harekete geçti. İlk olararak ceketinin sağ cebinden çıkardığı bir rujla sınıfın en maço erkeği, karateci Mesut’un dudaklarını boyadı. Kız hiç yüz vermediği halde Çiğdem’e çok sulanıyordu. Fizik gücünü kullanarak insan sindirmeyi çok seviyordu. Mesut’un Rambo’yu andıran gözleri belli belirsiz kıpırdayınca içine korku girdi. Delikanlının mengene gibi güçlü ellerine baktı. Pilleri bitmiş oyuncaklar gibi hareketsiz durmaktaydılar. Bir sorun yoktu. Zihinler yavaşlamıştı sadece. Bedenlerin bazı tepkileri vermesi doğaldı. Ruju adamın sırasının çekmecesine bıraktı. İki üç kişinin önlerindeki kağıtları değiştirdi. Çiğdem’in çekmecesine cebinde biraz deforme olmuş koyu kırmızı bir gül goncası koydu. Ve son olarak 8 gramlık minik bir hardal paketçiğini Meltem’in yazılı kağıdının üzerine bıraktı.

Kalbi yerinden çıkacakmış gibi atarak yerine oturduğunda 38 saniye geçmişti. Plastik eldiveni pantolon cebine tıkmıştı. Normal yazı yazıyor pozisyonuna geçerek kalan saniyelerin geçmesini bekledi. 43 saniyelik standart donma süresi bitince kronometreye baktı. Tam 121 saniye geri gitmişti. Demekki insan sayısı çoğaldıkça artan geri sekme kararlı bir yapıya sahipti. Bu muazzam bir şeydi. Sınıfta tahminin aksine toplu bir hayret nidası kopmamıştı. Ama büyük dalga yakındaydı. Hem de çok yakında.

“Hocam birisi benim kağıdımı değiştirmiş.”

Önündeki kağıtları inceleyen Belma hanımın alnındaki kırışıklık derinleşirken bakışı bunu diyen Hikmet’e yöneldi. “Kimmiş peki?”

“Bilmiyorum hocam. Bu kağıt benim değil. Ahmet Hancı yazıyor.”

Bütün bakışlar hayretle sınıfın en çalışkan öğrencisi olan Ahmet’e yönelmişti. Kısa kahverengi saçlı, kopça gözlü biri olan Ahmet önündeki yazılı kağıdını alıp havaya kaldırınca ses kesilmişti birden.

“Burada da Hikmet Kıvılcım yazıyor.”

Kimse iki öğrenci arasındaki üç sıralık mesafenin farkında değildi. Hoca akıl erdiremediği bir şeyleri hatırlamaya çabalıyormuşçasına yavaş tepki vermekteydi. Ahmet tam ayağa kalkıp bir şey diyeceği sırada ikinci dalga patlayıverdi.

“Çocuklar Mesut’u gördünüz mü?”

Bütün bakışlar 1.92 boyunda, ince deri ceketiyle bayağı cool görünümü olan Mesut’a yönelmişti. Etli dudakları basbar bağıran bir kırmızı renkle rujlanmıştı. İri kahverengi gözleriyle güçlenen kırmızı boya bir yeraltı çağlayanı etkisi yapmaktaydı. Gizli kalmış duygular çağlayanı.

“Ne gülüyorsunuz lan..?”

“Makyajın biraz eksik kalmış.. Gözlerine de far sür istersen.” Bunu diyen Mesut’un adaşıydı. Yirmi santim kısa, yirmi kilo hafif olan diğer Mesut yakınlarda bir bahaneyle tartaklandığı için şimdi köküne kadar gaza basmaktaydı.

“Yakışır sana valla. Değil mi çocuklar.”
“Lan ibne gelirsem yanına.”
“Benim tercihim farklı. Sen Cihangir’e git.”

Mesut hışımla yerinden kalkarken duraklayıverdi. Dudaklarına değdirdiği parmaklarına bulaşan kırmızılık hızını kesmişti. Yüzü Belma hanımınkinden daha büyük bir şaşkınlıkla dolmuştu.

“Ulan bunu hanginiz yaptıysanız… Göstericem o kimse.”

“Çocuklar susun. Susun dedim.”

Hocanın sesi iyice yükselince sınıf sessizleşti. Belma hanım yerinden kalktı ve tam ortada durup sınıfı süzdü. Eflatun taba karışımı çok şık bir elbise vardı üzerinde. Kadının bir yanı çok şaşkındı. Diğer yanı da Mesut’un durumunu komik bulmaktaydı.

“Mesut dışarı çık. Yüzünü yıka. Ve zil çalana kadar kantinde bekle.”

Mesut’un kararsızlığı çok kısa sürdü. Omuzları çökük bir durumda kapıyı açıp dışarı çıktı. Gözleri yaşlıydı. Metin biraz üzülmüştü kıl tip olmasına rağmen.

“Allah bilir pantolonun altında külotlu çorap da vardır.” Dedi diğer Mesut.

Mesut’tan gıcık kapanların sayısı bayağı fazlaydı. Laf atmalar devam etti.

“Sonunda cevherini açığa vurdu. Cesaretini takdir ediyorum. Alay etmeyin o yüzden.” Dedi Hikmet.

Değişen kağıtlardan daha önemli bir konu bulmuştu.

“Sende de var mı o cesaret?”

“Cesaret değil, cevher dedim.”

“Anlayışsız hırtlar ne olacak.” dedi Hikmet yalandan bozulmuş gibi yaparak. Milletin, özellikle kızların sırıtma dozajından memnundu.

“Kimler kağıt değiştirdiyse not kırıcam.” dedi Belma hanım. Sesi inandırıcı değildi pek. Yüzünden olan bitenlerden bir miktar eğlendiği çok açıktı. Böylesi minik, ama düzeyli bir rezillik nadiren çıkardı ortaya.

“Benim kabahatim ne hocam?” dedi Ahmet. “Bütün soruları biliyorum. Neden böyle bir şey yapayım ki?”

Belma hanım tam bir şey söyleyeceği sırada Meltem elindeki hardal paketini kaldırınca bekledi. Kız diğer eliyle de arkadan kalçalarını yoklamaktaydı. Deneyimli bir öğretmendi. Sürprizlerin henüz bitmediğini sezmişti.

“Ne oldu Meltem?”

“Benim sıramın üstüne de bu… Bu hardalı koymuşlar.”

“Kim koymuş?”

Kız sessiz kalıp omuzlarını silkince sınıfta bu defa ilk mantıklı yöne dönük bir soru işareti belirmişti. Bu kimlerin işiydi. Tam o sırada Mesut’un sıra arkadaşı süslü Ayten çekmecede duran ruju keşfetmişti. Kız ruju kaldırıp gösterince gülüşmeler bir öncekine göre daha sönüktü. Çok organize bir işin belli belirsiz varlığını hissetmekteydiler.

“Peki, bu yazılıyı iptal ediyorum. Bir kereye mahsus olarak sizleri disiplin kuruluna vermeyeceğim.

Birkaç kişi çekmecelerini kontrol etmeye başlayınca bütün sınıfa sirayet etti. Çiğdem’in elinde beliren kırmızı gonca bir mini kara delik gibi bütün bakışları üzerine toplamıştı. Saatlerinin toplu olarak iki dakika geç kaldığını keşfetmelerine henüz zaman vardı.

* * *

Metin odasında yalnızdı. Saat gecenin ikisiydi. Adrenalin fazlalığı nedeniyle uyku tutmadığından yakın gelecek planları üzerine çalışmaktaydı. MP3’üyle müzik dinlemekteydi. Mor ve Ötesi’nden Küçük Sevgilim adlı parça çalmaktaydı. Zaman dondurmada deneye katılanların sayısı ile orantılı geri sekme müthiş bir şeydi.

35 kişiyle yapılan deneyde iki dakikalık sekme olmuştu. İki kızla 34 saniye, babasıyla da 15 saniye kadarlık bir geri sekme olmuştu. Sayı arttıkça sekme de artıyordu, ama artış düzgün değişmiyordu. Çizdiği yetkinlikten çok uzak grafiğe bakılırsa 10 kişiyle bir dakikaya yakın bir sekme beklemeliydi. Belki de sayının yanı sıra başka etkenler de rol oynamaktaydı.

Saatlerin iki dakika geri kaldığı ders zili çaldıktan hemen sonra keşfedilmiş ve bomba haber yıldırım gibi yayılmıştı. UFO ve uzaylıların işiydi haliyle. Mesut beni uzaylılar seçti demekteydi. Karizması fena halde çizilmişti garibanın. Artık onu uzaylılar da kurtaramazdı. Çiğdem’in elindeki gonca kızı uzay prensesi yapmıştı bir çeşit. Esas seçilen oydu.

Okulda bir daha kullanmayacaktı zaman tozutma makinesini. Acemilik devrini bugün noktalamıştı. Aletin son kullanma tarihi sandığından yakın olabilirdi. Bu nedenle dikkatini finans sektörüne çevirmesinin zamanı gelmişti. Orada başarılı olursa, okul, diploma, işbaşvurusu, askerlik gibi konularda hiç sorun yaşamayacaktı. Gelecek, yani henüz işlenmemiş olan zaman tarlası hükmüne tabiydi.

* * *

Çiğdem bir düşün sarmalındaydı. Yaprak Dökümü dizisindeki Ferhunde Tekin olarak sınıfta oturuyordu. Aslında uzaylı olan Levent bey sırasının çekmecesine kırmızı bir gül bırakmıştı. Az sonra sınıfa girecek ve “O gül bana ait.” Diyecek ve ardından da misyonunu ifşa edecekti. Görünürde hiç kamera, ışık gibi şeyler yoktu. Uzaylılar işe müdahale etmişti. Bu nedenle gizili kameralarla çekim yapılmaktaydı. Yanında oturan Meltem elindeki bir dergide Hardal yemenin 16 hali adlı bir yazıyı okumaya dalmıştı. Tarih öğretmeni Belma hanım bugün çok süslüydü. Kürsüde oturmuş heyecanla görünmez rejisörün ‘Başla’ demesini beklemekteydi. Kapı aralanınca Çiğdem nefesini tuttu. İçeriye giren Levent bey değildi. Metin’di. Başını sağ arkaya çevirdi. Metin aynı zamanda herzamanki yerinde oturmaktaydı, ama içeri giren başkasıydı sanki. Yüzü kendine güven, güç ve iktidar ışıldayan yepyeni bir Metin’di. Tekrar arkaya baktığında rüyanın o sahnesinden koptu ve bir başka seyir alanına geçti. Meltemle bir yerdeydiler. Mesut da vardı. Bir parti veriliyordu. Sınıftan başka kimse yoktu. Kız daha sormadan, “Metin’i çağırmadım, çünkü sattığı hardallar bozuk çıktı.” Dedi. Çiğdem bu sözü komik bulmuştu. Tam birşey söyleyeceği sırada bir başka sahneye bağlandı. Yanında Metin vardı. Sokaklarda yürüyordu. Bir şey çok garipti. Neydi diye düşünürken gözlerini açtı. Yatağındaydı. Gördüğü şeyler belleğine kayıt edilmemişti. Tekrar gözlerini kapattığında rüyasız bir uykunun beşiğinde tıngır mıngır sallanırken, zihninde yanıp sönen bir düşünce lambası çok önemli bir şeyi unuttun diye fısıldıyıverdi. İyice hafiflemiş olan iradesi bir bebeğin yıldızları yakalamak için avucunu uzatması kadar etkili olmuştu hatırlama işleminde.

* * *

Metin Garanti bankası’nın Göztepe’deki şubelerinden birine girdi. Yüzünde sarı gözlük ve bir yıl önce bir tiyatro oyunu için satın aldığı hakiki kıllardan yapılmış takma bir bıyık vardı. bu kadar önlem kimliğinin saptanmasını yüzde yüz engellemezdi, ama eylem sırası kayıtları bulunmayacağından birinci derecede zanlı sayılmayacaktı. Peruka falan takmayı da düşünmüştü. Bunu satın alması gerekecekti önceden. Adam sonra yüzünü hatırlardı. Riskliydi. Saçlarını suyla yıkayınca çıkan bir boyayla siyaha boyamış ve iyice kafasına yapıştıracak bir jel kullanmıştı. Bu kadar tebdili kıyafet yeterliydi.

On biri iki geçmekteydi. Numara çekerken etrafı kesti. Bir koruma, üç memure, üçü işlem gören, ikisi oturan beş müşteri, arka bölmelerde çalışan göremediği iki üç kişi de dahil tahminen toplam bir düzine insan vardı.

Oturduğu yerde sırasının gelmesini beklerken planını doğru kurduğunu gördü. İçeride para çekecek ya da yatıracak tipler çoğunluktaydı. Daha poposu sandalyeye değerken sırası gelen adam uzun boylu, iyi giyimli, orta yaşlı bir adam 8.000 lira çekmek istiyorum demişti. Şanslı günündeydi. Kadın işlemi yaparken kalbi güm güm atarak bekledi. Kadın paraları saymaya başladığında sol elinde duran topçuğun düğmesine dokunuverdi. Hareket donunca ayağa kalktı ve adamın önüne geçip baktı. Saçları meçli, esmer kadın paraları makinede saymış olmalıydı. 80 adet yüzlüğe bir lastik geçirmekle meşgulken donmuş kalmıştı. Kolunu uzatıp paraları aldı. Ceketinin iç cebine koydu ve telaşsız adımlarla kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açıp sokakta her şeyin normal olduğunu görünce rahatladı. Tam o sırada içeri girmek üzere olan süslü püslü yaşlıca kadına gülümseyip yoluna devam etti. Metin hemen eve gitmedi. Bankadan yarım kilometre kadar uzaklaştıktan sonra bindiği bir taksiyle Kadıköy’e gitti. Sabah annesine kendini iyi hissetmediğini söyleyerek okula gitmeyeceğini söylemişti. Okulu kırma kredisi yüz üzerinden yüz olduğundan hiç sorun olmamıştı.

Bir restoranda öğle yemeğini yerken banka soygununun ne kadar kolay olduğunu düşündü. Daha iyi planlasa çok büyük rakamlara bile ulaşabilirdi. Ama o zaman üst düzeyde ilgi çekerdi. Bundan çekiniyordu. Yemeği yarıladığında içeriye yirmili yaşlarda iki delikanlı girdi. Basketbolcü gibi acaip uzun boyluydular. Esmer olanın elinde gazete vardı. Az sonra adam gazetenin arka sayfasını okurken Metin önsayfayı gördü. Apışıp kalmıştı. Büyük başlık UFO’lar Liseyi Bastı‘ydı. Alt başlıklardan biri de Geri kalan saatler‘di. Birden içini bir sevinç ve endişe kapladı. Sevinç ülke gündemini saptayan eylem yapabilmesinden kaynaklanmaktaydı. Endişe de işin giderek büyümesi ve çok dikkat çekmesinden çok, bu küçük topçuğun marifetlerinin oloğanüstülüğünü bütün boyutlarıyla kavramaya başlamasındandı.

* * *

“Hesabımdan 8000 lira çekmek istiyorum.”

Saçları meçli, alt kat komşusu Şiraz hanıma benzeyen genç kadın ne dediğini anlamamış gibi bakmaktaydı yüzüne. Cevat Kiraz aynı sözleri yineleyince kadının donukluğu geçti ve bilgisayarın ekranına baktı. Önündeki notları inceledi. Alnı kırışmıştı birden.

“Burada size parayı verdiğim görünüyor.” Dedi.

Cevat bey, “Nasıl olur?” dedi ve elleriyle ceketinin ceplerini yokladı. Seksen adet yüzlük oralarda bir yerde olsa hemen hissederdi. “Bir yanlışlık olmalı.”

“Burada kaydı var.” Dedi kadın. Yanakları allanmıştı.

Avukat Cevat bey şeker hastasıydı. Karısı bu nedenle çabuk sinirlerlendiğini söylemeyi severdi. Şimdi kanın tepesine çıktığını hissediyordu. Bugün aksilikler günüydü. Bir müşterisi randevusunu iptal etmişti. Sabah da arabası çalışmamıştı zaten. Şimdi de başına bu iş gelmişti.

“Hamfendi ben kayıt mayıt anlamam. Lütfen paramı verin.”

“Ceplerinize iyi bakın lütfen…”

Kadın bunu derken önündeki kağıtları inceleyen yanı bir şey sezmiş olmalıydı. Yüzü bozulmuştu iyice.

Cevat bey ses tonuna hakim olarak, “Lütfen müdürü çağırın.” Dedi. Korumanın yanı başında bittiğini görünce, “Bir de polisi tabii.” Diye ekledi.

* * *

Metin eve girince onu mutfaktan gelen nefis kokular karşıladı. Sinemanın tuvaletinde saçlarındaki boyayı yıkamış ve bıyığı çıkarmıştı. Film gösterildiği sırada içeride kimsecikler olmadığı için kimsenin dikkatini çekmemişti yaptığı işlem. Annesi mutfakta yemek hazırlamaktaydı. İnce yapılı, orta boylu yaşını pek göstermeyen biriydi.

“Naber valde hanım?”

Kadının onun nasıl olduğunu tarayan bakışları içini cızlatmıştı. Oğlunun geçen haftadan bu yana neler yaptığını bilse şimdi burada düşer bayılırdı.

“İyidir. Nerden böyle grantuvalet?”

Kadın sabah erkenden bir arkadaşıyla Kozyatağı’ndaki Karfur’a gitmişti. Kendi tabiriyle dükkân pikniği yapacaklardı. Bu nedenle evden çıkışını görmemişti.

“Bir arkadaşın ablası evlendi de. Orada… Bir soyunup geleyim.”

“Olur.”

Metin odasına girince takım elbisesini çıkartıp dolaba astı. Takma bıyığı her zamanki yerine, babasının eski Meydan Larouisse ansiklopedilerinden B harfini işleyenin içine koydu. Paraları dolabın en alt çekmecesinde duran çoraplardan birinin içine tıktı ve uçuk mavi eşofmanını giyerek mutfağa gitti.

“Çikolatalı cevizli kek yapıyorum.”

“Miyam miyam.”

Kadın yüzünü inceleyen bakışları daha yoğundu bu kez. “Metin iyisin değil mi? “

“Kötü mü görünüyorum yoksa? “

“Yok canım. Biraz fazla şey sadece…”

“Nasıl şey yani?”

Kadın sevgiyle gülümsedi. “Nasıl söylesem. Boş ver.”

“Söyle ya. Biraz canlı kanlı, biraz da çoşkulu muyum? “

Kadın başıyla olumlayınca Metin gidip kadına sarıldı. “Anne ben neredeyse öldüm unuttun mu? Daha on yedisine basmadan. Sonra geri geldim. Canım istemedi. Sabah okula gitmedim. Normal değil mi böyle olmam?”

Kadın dürüst izahatından dolayı rahatlamıştı. Abartılı bir telaşla oğlunun kollarından sıyrıldı. “Dur yoksa kek yanacak.”

Metin elinde mikrofon varmış gibi babasının Nuh nebiden kalma, eskiden LP denilen plaklarındaki bir şarkıyı sözlerini uyarlayarak söylemeye başladı. “Sus sus sus kekler yanmasın, Sus sus sus kimseler duymasın.”

Kadın eğilip fırının kapağını açtı ve keki kontrol etti. “Tam zamanında baktım.”

Metin’in içindeki çoşku ansızın sönmüştü. İçinde beliren bir his çok mutlu olduğu, normal hayat tarzlı evdeki günlerinin sayılı olduğunu fısıldamıştı. Kendisi bu evde barınma kekini yakmıştı çoktan. O beyaz topçuğun düğmesine ilk kez bastığında hem de. Tek basış yetmiş ve artmıştı.

* * *

Kapının zili ve cep telefonu aynı anda çalmaya başlamıştı. Osman Demir okuduğu kitaptan başını kaldırarak sağ yanında duran telefona uzandı. Özel numaraydı. Hattı açan düğmeye bastı ve “Merhaba.” Dedi.

“Osman benim. Fuat. İyi akşamlar.”

“İyi akşamlar.”

“Birazdan görüşebilir miyiz? Bugün Göztepe’deki Garanti bankası şubesinde bir şey olmuş. Hacker işi falan değil. Tam bizlik bir mesele.”

Osman Demir daire kapısı açılıp kızı Aygiz belirince ona oturduğu yerden el salladı ve “Tamam.” Dedi. “Onda senin büroda buluşuruz. Önce kızımla yemek yiyeceğiz.”

“Tamam. Keten Hoca’yı da aradım. Telefonu almadı. Mesaj bıraktım. Onda görüşürüz. Biliyor musun bankadaki on bir kişinin de saatleri bir dakikaya yakın geç kalmış. Bütün bilgisayar saatleri de dahil. Gittim ve gördüm. 57 saniye. Ne diyorsun?”

“İşi sana mı verdiler?”

“Bize. Bu hacker işi falan değil bana kalırsa. Daha derin ve boğumlu.”

“Anladım. Görüşürüz.”

“Merhaba peder bey.”

“Merhaba.”

Aygiz hızlı adımlarla yanına gelip yanağa bir öpücük kondurdu. Siyah muz çoraplar, üstüne gri etek ve siyah kazak giymişti. Uzun kumral saçları yeni yıkanmış gibi kabarıktı. İri kahverengi gözleri heyecanla ışıl ışıldı.

“Nasılsın?”

“İki ay kaldı üniversite sınavlarına. Çalış babam çalış. Dün Ahmet Haşim lisesinde olanları duydun mu?”

Osman kızının böyle motor gibi konuşmasına alışıktı. Kendisi de o yaşlarda düşünce hızıyla söz sarfetme hızını eşit düzeyde tutmayı çok severdi. Şu anda yeni kocasıyla Bodrum’da yaşayan annesi sessiz, biraz içten pazarlıklı denen tiplerdendi. Kızı genetik mirası babasından almıştı yani. Babası eve hergün üç gazete aldığı için haberleri görmüştü. Son iki günde Istanbul’un Asya tarafında birbirine yakın semtlerde saatler geri kalmaya başlamıştı.

“Şu UFO olayı mı?”

“UFO mu sence?”

“Daha teşhis koymadım bayan.”

Aygiz konuşmasından gazeteleri aşan bir şeyi bildiğini ya da sezdiğini hissetmişti. Gülümseyerek kazağını sıyırdı üstünden. Altına gri renkli bir kolsuz tişört giymişti.

“Dedem yok galiba.”

“Bu akşam olgun erkekler arası dama şampiyonası var. Semt çapında. Oraya gitti. Gece ikiden önce gelmez.”

“Son kupayı altı yıl önce kazanmıştı.” Dedi Aygiz.

Osman babasına güvenmekteydi. Bu akşam da bir kupayla dönmesi muhtemeldi. Son üç yarışmada ikinci olmuştu çünkü.

“Bakalım.”

“Ne yiyoruz?”

“Etli türlü ve pilav. Yanına da cacık.”

Aygiz yalanıyor gibi yaptı ve “O okulda arkadaşlarım var.” Dedi. “35 kişinin birden saati iki dakika geri kalmış. Sadece o değil. Mustafa diye karate şampiyonu bir gence ruj sürmüşler. Yazılı kağıtları karışmış.”

Osman’ın bu iki olay arasında ilişki hisseden yanı iyice güçlenmişti. Terra Fuat’ın sesindeki heyecan boşuna değildi.

“Bir de çoban salata yapsak.”

Aygiz bu aşamada ağzından laf alamayacağını hissetmişti. Ellerini teslim oluyorum anlamına yukarı kaldırdı ve “Salatayı ben yaparım.” Dedi.

* * *

“Buna alışabilmem mümkün değil.” Dedi Fuat. “Manyakça bir şey ya. Yüksek çözünürlüğe sahip renkli sabit kameralar bunlar. Yeniler bayağı. Kayıtlar 57 saniye geriden devam ediyorlar. Bütün kameralar aynı süre geri kalıyor.”

Fuat heyecanla yerinden kalkmış ayakta durmaktaydı. Red Kit’i andıran, orta boylu, ince yapılı, soluk benizli biriydi. Uçuk mavi gömleğini, siyah kot pantolonunun üzerine salmıştı. Traş olalı yirmi saat olduğu halde yüzü pırıl pırıldı. Bilgisayarla ilgili her şeyin satıldığı dükkânının arka tarafındaki tamirat alanı ve büro olarak kullandıkları yerdeydiler. Saat gece yarısına yaklaşmaktaydı. Keten hoca önemli bir işi nedeniyle gelemeyeceğini bildirmişti.

İki ekranda Garanti bankasından alınma görüntüler bulunmaktaydı. Birincide para çekmek isteyen Cevat adlı avukat banka memuresiyle konuşuyordu. Nüfus cüzdanı, banka kartını kadına veriyor. Kadın tuşlara basıyor. Yüzünde tamam sorun yok işareti. Saat 11.08 di. Birden bir başka sahneye geçiliyor. Adamın yüzü şaşkın. Memurenin de öyle. Saat 11.06. Diğer ekranda içeriye 11.00’den itibaren girenlere bakmışlar. Olay sonrasında bunların üçünün olmadığını saptamışlardı. Dışarıdaki kameranın zaman kodu durumdan etkilenmemişti. Sokaktan gelenleri kaydetmişti. İçeri giren yaşlıca bir kadın, dışarı çıkan sakallı bir adam ve bir delikanlı. Sakallı adam iki sokak ötedeki Mehtap apartmanının kapıcısıydı. Su ve elektrik paralarını yatırmak için gelmişti. İşlem yaptırmadan çıkan tek kimse 18 yaşlarında takım elbiseli, gözlüklü ve bıyıklı bir delikanlıydı.

“İnsanın aklına ünlü Philedelphia deneyi geliyor.” Dedi Fuat. “Üzerine manyetik alan uygulanan destroyer bin kilometre ötede görünmüştü. Tayfaların bazıları görünmezleşmişti deniyordu. Delirenler olmuştu. Birisi, ya da birileri belki de bu tür bir manyetik alan oluşturup zaman-mekân dengesini bozuyorlar.”

“Daha 1943’de o tür şeyler yaşandıysa, şimdi haydi haydi diyorsun yani?” dedi Osman. “O zaman dev jeneratörler kullanılmıştı. Eğer işi bitiren bu delikanlıysa bunu nasıl yapmış olabilir?. Yanında çanta bile yok.

Fuat başıyla olumladı. “O da doğru. Bir diğer konu da çalınan paranın komikliği. Ben de böyle bir durum yaratma gücü olsa milyarları devirirdim.”

Osman gülümsedi. “Merkez bankasını mı soyacaktın yani?”

Fuat’ın yüzü ciddileşmişti. “Borsa.” Dedi sır verir gibi. “57 saniyede neler yapılabilir.”

Fuat otuz iki yaşındaydı. Yirmi altı yaşında Istanbul’un bir numaralı hackeri sıfatına sahipti. Lakabı Terra Fuat’tı. Şimdilerde dükkânın yanı sıra banka ve şirket bilgisayarlarını, sistemlerini hackerlara karşı koruma işi de yapmaktaydı. Dört yıldır beraber çalışmaktaydılar.

Osman, “Haklısın.” Dedi ve parmağıyla ekranda sureti donmuş delikanlıya dokundu. “Sırrın anahtarı bu kimsede.”

Fuat içini çekerek başını salladı. “Bence de.” Gelip yerine oturdu. “Bir şey daha var.”

Fuat tuşlara dokunarak bankanın içini gösteren görüntüyü yavaş çekimle geriye doğru oynatmaya başladı. Durdurdu. İstediği şey olmamıştı. İleriye doğru hareket ettirdi. Osman arkadaşını iyi tanırdı. Yüzünde beliren ciddiyetten olağandışı bir şey yakaladığını hissediyordu.

“Bak şuraya.”

Ekranda eşyasız, tepesinden ışık alan bir yer görünmekteydi. Kapısı aralıktı. Kapı ağzında hatları seçilemeyen biri duruyordu. İncecik yapılı uzun boylu biriydi. Yüzü loşluk ve çözünürlüğün azlığı nedeniyle seçilemiyordu. Yalnız kafasının çok garip bir şekli vardı. Vatosa benziyordu. Belki kafasında şapka vardı.

“Bu kim sence?”

“Çok garip. Eski kayıt olmasın?” dedi Osman.

Fuat alnını kırıştırdı. “Yeni kameralar bunlar. Sadece iç mekânda olan bitenleri kaydediyorlar. Ayrıca ne kadar yavaş ileri geri de gidilse her seferinde yakalanmayan çok uçucu bir sahne bu. Tam yerini bile saptamak mümkün değil. Çünkü yer değiştiriyor.”

“Hoca burada olsaydı.” Dedi Osman. İçinde bir kuşku uyanmıştı. Okült uzmanı olan arkadaşı Keten Hocanın bir görmesini istiyordu.

“Bir korku filmine ait sahne gibi değil mi?” dedi Fuat. “Makinedeki hayalet temalı bir film gibi.”

“Gibisi fazla gibi.” Dedi Osman ve boşalmış kahve fincanını işaret etti. “Bir kahve daha içiyor muyuz? Konuşacak çok şey var. Dün bir lisede 35 kişinin birden saati iki dakika geri kalmış.” Gazeteyle, haberlerle ve televizyonla işi olmayan Fuat’ın şaşkınlığı çok hoşuna gitmişti. “Gazeteler UFO başlığı attılar. “diye ekledi. “Bankayla lise arası kuş uçuşu taş çatlasa üç kilometre falan.”

Paylaş

Yorum yapın