ZAMAN TOZLARI – 1

2

Metin kendinde bir gariplik saptayabilmek için uzun uzun aynadaki aksini süzdü. Günlerden pazardı. Pazartesi ile Perşembe günleri arasında komada yatmış biri için çok yanlış bir görünümü vardı. Yüzü yeterince soluk, gözlerinin altı mor değildi. Yürürken topallamıyordu. Hiçbir yeri ağrımıyordu. Karnı acıkmak üzereydi. Zihninde Kadıköy’de her zaman gittiği yerde yiyeceği bir sandviç hayali beslemekteydi. Ölümden kıl payıyla dönmüşlük bu kadar ucuz bir şey miydi?

“Anne, baba ben çıkıyorum.”

Annesi babası misafir uğurlar gibi hole gelmişlerdi. Babası eşofmanlıydı. Az sonra yürüyüşe çıkacaktı. Bakışları az önce kendinin de yaptığı gibi iyi görünümünün ardına geçmek istiyordu. Geçen pazartesi günü dört arkadaşıyla sağanak yağmur sonrasında bir su birikintisinden geçerlerken kopup suya düşmüş elektrik kablosunun kurbanı olmuşlardı. 4 kişilik masa tenisi grubundan tek o sağ kalmıştı. Gazetelerin birinci sayfasına çıkmışlardı.

“Çok geç kalma iyi mi?”

Metin gözleri tıpatıp kendine benzeyen kadına sevgiyle baktı. “Merak etme. Akşam yemeğine evdeyim.”

“Yaprak dolması yaptım sana.”
“Miyam miyam.”
“Harçlık durumu yeterli mi?”
Metin babasına bakarak başını salladı. “Yeterli ötesi bile denebilir.”

Hastahaneden çıkınca bir dizi şımartılma eyleminden geçmişti. Buna harçlık da dahildi.

“İyi. Dikkatli ol.”
“Merak etmeyin. Bu defa dikkat edeceğim. Suların içinden geçmek falan yok. Çişin üstünden atlarken de estafurullah diyeceğim. Dedem öyle tembih ederdi ya, ben küçükken.”
Annesi ve babası sessiz kalınca Metin kapıyı araladı ve geriye bakarak, “Hoşçakalın.” dedi.
“Güle güle oğlum.”

Merdivenleri inerek sokağa çıktı. Kapıda durumu bilen bir kimseyle karşılaşmadığı için memnun hızlı adımlarla ana caddeye doğru yürüdü. Geçmiş olsuna gelen misafirler, akrabalara ve arkadaşlarına ne olup bittiğini anlatmaktan gına gelmişti.

Az sonra Kadıköy’de gezinirken iki üç gündür hafiften hissettiği bir yanı güçlendi. Dışarıda insanları, eşyayı, gökyüzünü her şeyi yeni bir gözle görüyorum duygusu abandı üzerine. Buna ilişik sanki komadayken bildiği şimdi unuttuğu bir şey daha vardı. Bir hat. Farkındalık hattı eklemlenmişti hayatına.

Oradan birden koptu ve son üç gündür en çok düşündüğü şeylere geçti. Aklına Ferhat, Ali ve Semih gelince gözleri doldu. On yedi yaşında biten dört hayat yazmıştı gazetenin biri. Hayatlardan biri devam etmişti sonradan. Arkadaşlarının bir daha göremeyeceğini düşünmek suçluluk duygusunu depreştirmişti yeniden. Allahtan Semih hariç ikisi çok yeni arkadaşıydı ve ailelerini tanımıyordu. Her dakika yaptığı yeniden kurgulamaya daldı. Dört arkadaş o su birikintili sokaktan değil, diğerinden geçiyorlar ve az sonra buluşup masa tenisi oynuyorlar. Hepsi de geçen pazartesi gecesi aynı rüyayı görmüşler falan. O filmlerde olduğu gibi. Ani bir dürtüyle pazartesi öğleden sonra masa tenisi oynadığı yere yönelmek isterken diğer hat kendine acıma ve sahte suçluluk duygusu üreten jeneratörün düğmesini kapatıverdi.

“Şimdi. İçeri gir.”

Metin kulağında çınlayan ses nedeniyle hiç irkilmediğine şaşamayacak haldeydi. Uysalca etrafına bakındı. Anahtar adlı bir internetkafenin önünden geçmekteydi.

“6 numaralı bilgisayar. Haydi. Gir içeri. Enter’a basman yeterli.”

Sesin sahibini sorgulayan yanı Andromeda gökadası kadar uzaktı sanki. Koma sırasında tanıştığın ses demekteydi iç kayıtlar. İnternetkafe yarı yarıya doluydu. Girişte altı bilgisayar daire şeklinde yerleştirilmişti. Kalan kısım tek sıra bilgisayarlarla devam ediyordu. Bunun için mi buraya anahtar ismini vermişlerdi acaba?

Metin yaltaklanan ses tonundan telefonda henüz yatmadığı bir kızla konuştuğunu tahmin ettiği yirmi beş yaşlarındaki delikanlıya 6 numaralı bilgisayarı işaret etti. Kıvırcık siyah saçlı adam başıyla tamam işareti verince gidip makinenin önüne oturdu. Sol yanı boştu. Sağında uzun boylu, lacivert cin pantolonlu kısacık saçlı kumral bir kız oturmaktaydı. Kafasında kulaklıkla fısıltı halinde konuşmaktaydı. Ciddi bir konu olmalıydı. Bu dünyadan kopup gitmişti sanki. ENTER tuşuna basınca internetkafe’nin tarifesi, logosu ve iki reklam fotoğrafı yokoluverdi. Ekranın karanlığı normal değildi. Üç boyutlu diyeceği geliyordu. Etrafına bakındı. İdareci telefonda konuşmaya devam etmekteydi. Kimsenin kendine dikkat yapıştırdığı yoktu. O bakarken içeri girip girmemek için tereddüt eden kısa boylu öğrenci tipli genç fikrini değiştirmişti.

“3’e kadar say ve avucunu ekranın tam ortasına koy.”

Metin hipnozda gibi her şeye boşvererek denileni yaptı. Ekran avucunun ortasını ittirmeye başladığında uzaktaki Metin küçük bir çığlık koyuverdi.

Olay yeri sessizdi ama.

“Onu al ve çok doğal bir hareketle cebine koy.”

Metin golf topu büyüklüğündeki tırtıllı beyaz topçuğa saatlerce bakmak istiyordu. Bu duygusunu güçlükle yenerek nesneyi montunun sağ cebine koydu.

“Hemen çıkma. Birkaç site ziyareti falan yap.”

Metin saniyelerdir tuttuğu nefesini koyuvererek etrafına bakındı. Asayiş berkemaldi. Herkes kendi işine dalmış durumdaydı. Dışarıdan cebine dokundu. Küresel sertliği hissedince içini bir sevinç kapladı. Delirmemişti. O topçuk gerçekti. İçi içine sığmayarak birkaç siteye girdi. On on beş dakika sonra 1 YTL ödeyerek dışarıya çıktı. İdareci hâlâ o kızla konuşmaya devam etmekteydi. Sesinde belli belirsiz bir yalvarma tınısı belirmişti. Metin henüz kadınları iyi tanımıyordu, ama adama pek şans vermemekteydi.

*

“Merhaba. Su içmeye kalkmıştım. Işığın yanıyordu. Bir bakayım dedim.”

Gece yarısını biraz geçmekteydi. Metin beyaz topçuğu masanın üzerine koymuş büyülteçle incelemekteydi. Üzerinde minik ve sarı bir düğme vardı. Bu düğmeye defalarca basmıştı haliyle. Eğer ekranın yüzeyinde belirdiğini gözleriyle görmeseydi çoktan çöpe atardı, ama bu kadar olağanüstü bir nesne ona boşuna verilmezdi.

“O da ne öyle?”
“Bu mu? Top.”
“Ne topu öyle?”

Tam topu adama uzatacağı sırada iç ses kulaklarında çınladı. “1, 2, 3 zaman tozları saçmaya başlıyoruz. Düğmeye bas.”

Metin topçuğun düğmesine basınca babası topuçuğu almak için uzattığı eli havada dondu. Ağzı da bir şey söylemek için aralandığı şekilde kalmıştı.

“Topu cebine koy çabuk.”

Metin söyleneni yapmak için harekete geçerken korkuyla adama bakmaktaydı. “Baba, baba iyi misin?”
“Topu sakla önce. Babanın bir şeyi yok.”

Metin topu masasının çekmecesinin içine tıktı. Adam hâlâ aynı şekilde durmaktaydı. Aradan buz gibi saniyeler gelip geçti. Babası birden donukluğundan sıyrılıverdi.

“Merhaba. Su içmeye kalkmıştım. Baktım ışığın yanıyor.”
Metin acaip rahatlamıştı adamın donukluğunun çözülmesine.
“İyiyim, baba merak etme. Hayallere dalmıştım. Sen birden içeri girince…”
Babası garip bir şekilde topun varlığını unutmuş gibiydi.
“Hayale devam o zaman. Çok geçe kalma.”
“Tamam.”
“İlerde senin de oğlun kızın olunca böyle laflar edeceksin.”
“Söz, edicem.”

Metin, masasının üst çekmecesini açıp beyaz topçuğa baktı. Babasının gitmesinin üzerinden yarım saat geçmişti. Yatak odasının kapısında kulak vermişti. Numara falan yaptığı yoktu. Babası kendine has horultusuyla uyku püfürdetmekteydi.

Metin, bir bilimkurgu kitap kurdu ve film sırtlanıydı. Lise üçteydi ve fiziği, matematiği çok iyiydi. Aklına ilk gelen şeyi denemek için topçuğu masanın üstüne koydu. Kronometreyi 0 yerine 10’dan başlamak üzere hazırladı. Gözü bileğindeki dedesinden kalma kol saatinin saniye ibresinde eşzamanlı olarak topçuğun ve kronometrenin düğmesine bastı.

Sonuç şoke edici olmakla birlikte beklentisini doğrular nitelikteydi. Kolundaki saat çalışmaya devam etmiş, kronometre donmuştu. Kronometre durduktan 42-43 saniye kadar sonra tekrar çalışmaya başlamıştı. Ama aynı yerden değil. 10. saniyeden 02. saniyeye gerilemiş sonra çalışmaya devam etmişti.

Deneyi dört kez yineledikten sonra bazı şeyleri kesin bildiği söylenebilirdi.
Güncesine şöyle bir not almıştı.

1 – 43 saniyelik donma sabit.
2 – Üzerime yapışık olduğu için saatim donmadan etkilenmiyordu. Kolumdan çıkarınca o da dondu.
3 – Kronometre her defasında 8 saniye geriye kaydı.
NOT: Babamın donma süresi 43 saniyeydi, ama zamanda geri kayma topun varlığını unutturacak kadar uzun olmalı. Sanki bu süreç 8 saniyeden fazla gibi.

Böyle bir aparata sahip olmanın hazzı, şaşkınlığı, korkusu muazzamdı haliyle.
Acaba beyinde bir hasara yol açıyor olabilir miydi? Aklında bin tane endişe dans etmekteydi. Gizli servisler böyle bir aparatı ona mal ederler miydi? Kimbilir belki şu anda kapıyı kırıp içeriye girmeye hazırlanıyorlardı. Diğer yandan kendini seçilmiş biri gibi de hissetmekteydi. Üç arkadaşı ölmüş kendisi komadan çıkmayı başarmıştı. Bu topçuk bunun mükafatıydı belki de.

1, 2, 3 zaman tozları saçmaya başlıyoruz Metin.

Metin damarlarındaki adrenalin yüzünden o gece sabaha kadar uyuyamadı. Sürekli dışarıdan gelen sesleri dinledi. Perdenin aralığından sokağı kolaçan etti durdu. Topçukla iki kez daha aynı deneyi yineledi. Sonuç aynıydı. Ambulansla hastahaneye götürülürken kalbi iki kez durmuş ve ancak müdahale ile yeniden çalışmıştı. Doktor ‘ölümden dönmesi mucize’ demişti. Mucizeler ikizdi anlaşılan. Sabah beş civarında giyinik vaziyette yatağın üzerinde derin ve boşluksuz bir uykuya daldı. Sabah yedide çalar saat çaldığında sekiz saat deliksiz uyumuş gibi zinde hissetmekteydi kendini. Komadan ikinci kez çıkmıştım diyecekti sonradan bu anlar için.

*

Metin kimselerin ne işe yaradığını bilmediği topçukla sokakta gezmekten çok tedirgindi. Aradan bir hafta geçmişti. Eve döndüğünde zaman tozutan aparatın yokolduğunu ya da evin yandığını göreceğini düşündüğü anlar geride kalmıştı. Bunların hiçbiri olmamıştı. Kimse peşinden gelmiyordu, ama şu anda cebinde onun ağırlığını hissetmeyi hâlâ korkutucu bulmaktaydı. Sanki üzerinde bomba taşıyan bir teröristti.

Uzaktan tanıdık iki kızın geldiğini fark edince girdaplı düşüncelerden bir anda sıyrıldı. Kızlar onu görünce farklı yüz ifadeleri takınmışlardı. Kumral, uzunca saçlı olanı candan gülümsemiş, dolgun dudaklı, kabarık siyah saçlı havalı kız ise sen de nereden çıktın şimdi dercesine yarım tebessümle bakmaktaydı.

“Merhaba Çiğdem. Meltem.”
“Merhaba Metin.” Dedi kumral kız. Kahverengi gözleri samimi bir ilgiyle parlamaktaydı.

Metin içinin ılındığını hissetti. Çiğdem’i altı aydır tanıyordu. Sınıf arkadaşıydı. Kıza deli gibi aşıktı. Beyaz kısa anorağıyla dünyanın en güzel kızıydı. Meltem dar turuncu süveterinin önünü geren şeyleri daha bağırtık sergileyen dar bir kazak giymişti. Bir yetmiş beş boyunda uzun bacaklı, kendini beğenmiş havalı bir kızdı.

“Na’ber Metin. Şey… bizim biraz acelemiz var da. İyi akşamlar.”

Metin isteksiz adımlarla yürüyen Çiğdem’in arkasından bakarak içini çekti. Bir kere fizik dersinde Meltem’le yanyana oturmuşlardı. Metin kıza yardım etmediği için Meltem çok bozulmuştu. Hocanın gözü üzerlerindeydi. Yoksa kopya verirdi. Daha önce yaptığı bir şeydi. Aşırı gururlu kız bunu kabul etmiyordu.

Kararsızlığından hızla sıyrıldı. Yürüdükleri yönden Meltem’in evine gittikleri belliydi. Saat sekize geliyordu. Hava kararmıştı. Cumartesi akşamını birlikte geçireceklerdi herhalde. İçinde Çiğdem’i sürekli olarak ondan kaçıran Meltem’e karşı bir öfke büyümekteydi.

Bezgen apartmanın kapısı kapalıydı. Hiç tereddüt etmeden küçük bahçeyi geçerek zillere baktı ve kapıcının ziline bastı. İkinci basıştan sonra merdiven altında bir aydınlanma oldu. Bıyıklı kırk yaşlarında kısa boylu bir adam kapıyı araladı.

“Buyrun kimi…”

Metin adamı hafifçe kenara iterek içeri girdi ve asansör alt katta değildi. Bekleyecek zaman yoktu. Ayaklarının ucuyla basamakları çıkmaya başladı. Az sonra kapının kapanma sesini duydu. Kapıcı ne için kapıya geldiğini hatırlıyor muydu acaba?

Meltemlerin kapısına geldiğinde nabzı hızlanmıştı. 11 numaralı kapıya bakarak cesaret toplamaya çalıştı. Evde kaç kişi vardı bilmiyordu. Meltem tek çocuktu. Birkaç gündür her fırsatta babasının iş için Japonya’ya gittiğini anlatıp durmaktaydı. En fazla üç kişiydiler yani. Derin bir nefes aldı ve apartmanın ışığını yaktı. Kronometreyi ayarlayıp kapının eşiğine yere bıraktı. Sonra kapıyı tıklatıp kızın onu rahatça görebileceği şekilde durdu.

*

“Ne bulursun şu hayalci Metin’de bilmem.”
“Bir iki kelime konuşçaktım ya. Çocuk ölümden döndü.”
“Yapışkan bir tip.”

Anorağını portmantoya asan Çiğdem, Meltem’in Metin’den gıcık kaptığını bildiği için alttan alıcı bir şeyler diyecekti, ama kızın haksız davranışına dayanamayıp “Sana fizik dersinde kopya vermedi diye bozuksun.” Dedi.
“Hiç de değil.”
“Öyle, öyle.”
Meltem bu konuyu sündürmeye niyetli değildi. Omuzlarını silkerek,
“Hazır hamburger var.” Dedi. “Beş dakikada ısınır. Birazdan hazırlarız. Babam Tokyo’da, annem Kongkeng’de. Ev bizim yani.”
“Karnım hiç aç değil.” Dedi Çiğdem küçük dolaptaki terliklerden birine uzanırken.
“Bir şey içer miyiz? Bira falan?”
“İyi kızlar öyle şeyler içer mi? Hem de bu saatte?”
Meltem ayak uçlarında biraz yükselip yüzünü komikleştirdi. “Hangi iyi kızlar?”
Tam o kapı çalındı.
“Birini mi bekliyorsun?”

Çiğdem kapının gözetleme deliğine doğru seğirtirken, “Brat Pitt’i” diye fısıldadı. Gözden dışarı baktı. Yüzündeki gülümseme silinmişti. Hışımla kapıyı açtı.

*

“Sen misin Me…”

Kızlar holde donmuş kalmışlardı. Metin kapıyı örtüp hızla işe girişti. Bu eve geçen yıl Meltem’in 16. yaş gününde gelmişti ilk ve son kez. Daha sonraki partilerden hiçbirisine davet edilmemişti. Bunda Biraz Meltem’le yakınlaşmalarının da etkisi vardı. Kız aşırı kıskanç biriydi.

Mutfağa gitti ve etrafına bakındı. Ketçapı aldı ve yerine bıraktı. Meltem’in sık sık hardaldan nefret ederim dediğini hatırlamıştı. Acı hardal etiketli yarısı dolu plastik şişeyi alarak hole gitti. Meltem’in pantolon kemerini arkadan hafifçe çekerek bollaştırdı. Plastik şişeyi iyice içeri sokarak hardalı kızın iki karpuzunun ara yerine doğru bir kez sıkıp geri çekti. Koşar adımlarla mutfağa gidip hardalı yerine bıraktı ve geri döndü. 32 saniye geçmişti. Bitiştirdiği iki parmağının ucunu öpüp Meltem’in yarı aralık dudaklarına değdirdi ve sonra kapıyı açıp dışarı çıktı. Kapıyı örttü.

Yerden kronometreyi kapıp hızla merdivenlere hamle etti. Bir kat inip durdu. Karanlıkta bekledi. Umduğu şey oldu. Birisi üst katta kapıyı açtı. Işığı yaktı. Ve birkaç saniye sonra kapı kapadı. Kronometre tam 29 saniye geri kalmıştı. Buna kapı açılana kadar geçen beş saniye eklenirse 34 oluyordu. Topçuk 43 saniyelik standart donmalar yapmaya devam etmekteydi. Kendi tek başına olduğunda 8 saniye geri kalan kronometre, iki kızla beraberken 34 saniye geri kalmıştı. Babasıyla da bunun ortasında bir süre kadar geri sekme olmuştu.

Demek ki dondurduğu kimselerin sayısı arttıkça geri sekme de doğru orantılı olarak artmaktaydı. Çok manyakça bir şeydi bu. Hiçbir filmde böylesini görmemişti.

Metin apartmandan dışarı çıkınca camdan bakan var mı diye üst kata baktı. 11 numaralı dairenin camları kapalıydı. Sakin adımlarla sokağa çıkıp yürümeye başladı. Şimdi içeride olup ne olacağını görmek için neler vermezdi.

*

“Zil mi çaldı kız?”

Meltem arkadaşına baktı. Yüzü ciddiydi. Holde durdukları için duymamaları imkânsızdı. Yüzüyle ‘yooo’ anlamına bir işaret yaptı. Kız tatmin olmamıştı. Kapıyı açtı ve kat lambasını yaktı. Sonra içeri girerek kapıyı kapattı.

“Bir an… Neyse ne içiyoruz?”

Çiğdem tam bir şey diyeceği sırada kızın yüzündeki şaşkınlık ifadesi nedeniyle suskun kaldı. Meltem elini arkadan kalçalarına götürmüş pantolunun üzerinden yoklamaktaydı.

“Bu ne ya?”
“Ne oldu ya Mel? Ped mi lazım?”
Meltem’in yüzündeki şaşkınlık koyulmuştu. “Daha on gün falan. Gidip tuvalete bir bakayım. Sen geç otur.”
Meltem neredeyse koşar adımlarla tuvalete doğru giderken Çiğdem ardından bakakalmıştı.

“Kim yapmış olabilir?”
Meltem’in ağlamaktan gözleri kızarmıştı. Pantolonunu çıkarmış yerine uçuk mavi bir eşofman altı giymişti.
Çiğdem kıza acıyordu, ama burnundan kıl aldırmayan Meltem’in kıçının acı hardaldan yanması nedeniyle içinde gülme kabarcıkları fışkırıp durmaktaydı.
Daha eve yeni girmiştik. İkimiz yalnızdık. Hiç ayrılmadık birbirimizden. Senin kendi kendine yapma imkânın da yoktu.
“Kız öyle söyleme. Ben kafayı mı yedim ki, öyle bir şey yapayım.”
Çiğdem dayanamayıp sırıtınca Meltem de ona uydu.
“Belki biz buluşmadan önce oturduğun kafede bir şeyler olduysa.”
Meltem’in aşırı özenle inceltilmiş kaşları havaya kalkmıştı. “Bak bu olabilir.” Dedi.
“O Faruk adlı şaklaban. Evet. Yapsa yapsa … O’dur mutlaka. Bir ara sırtım ağrıyor demiştim de, Hint masajı yaptı. O sırada yapmıştır mutlaka.”
“Hint masajı mı?”
“O tarafı önemli değil şimdi. Yarım saat duş yaptım hâlâ popom yanıyo. Ben sana gösteririm Faruk. Aikidocu eski sevgilime bir dayak attırıyım da görsün gününü. İsmet. Bana yaranmak için ne yapacağını bilmiyor zavallı zaten. Faruk tabii. Başka kim olabilir. Görür gününü.”
Çiğdem dayanamayıp sırıtınca Meltem yalandan bozuluyormuş gibi yaptı.
“Senin kıçın yansaydı görürdük.”
“Haklısın valla.”

Aklına Meltem’in zil çalmadığı halde kapıyı açması gelince Çiğdem’in içindeki gülme hissi kayboldu. Farkında olmadan alnını kırıştırmıştı. Metin’le karşılaşmalarını düşündü. Meltem çocuğa çok kaba davranmış ve sonra felek onu hafiften cezalandırmıştı. Bu düşünce silsilesi çok uçucu bir durumdaydı. Belleğinde depolanmadan uçup gitti. Brad Pitt’i hatırladı ardından. Meltem hayrandı adama. Ne alakası vardı şimdi?

Paylaş

2 yorum

  1. avatar

    Oldukça güzel ve ilginç bir başlangıç olmuş. Kızların isimleri bir ara birbirine girmiş gibi geldi yalnız. Ya da birbirine giren şey benim beyin kıvrımlarım da olabilir 🙂 Hemen geri kalanını da okumaya başlıyorum

  2. avatar

    bu kitabın içeriği neyle ilgili muska yapımıyla alakası varmı yada büyü gibi bi kitapmı bana yardımcı olursanız sevinirim

Yorum yapın