DÜŞ GEZGİNİ – I

0

BİRİNCİ BÖLÜM

Herkes donup kalmıştı. Hera’nın korkutucu bakışları mı; yoksa verdiği acımasız karar mı havayı buz gibi yaptı acaba diye düşündü Morpheus. Tekrar çınladı kulaklarında o gür ses…

”Sen Morpheus, Rüyaların Efendisi öne çık! Yaptığın hata senin yıkımın olacak, seni lanetliyorum! Yeni bir bin yıla girildiğinde -bu zamandan tam bin yıl sonra- insanlar artık rüya görmeyecek ve sana ihtiyaç kalmayacak. Ey beceriksiz tanrı, bir tek insan bile rüya görmeyecek diyorum ve sen yok edileceksin. Sonsuza kadar!”

Bu zehirli sözleri söyledikten sonra, elinde asası ve kurban çanağıyla bir anda yok olmuştu tanrıça, arkasında bakışlarının donukluğunu bırakarak. Morpheus hala ayaktaydı ve diğer tanrılar aralarında fısıldaşmaya başladılar. Rüya Tanrısı olmazsa eğer, rüyalar da olmayacaktı. Bu fikir onlara Hera’nın bakışlarından daha çok dehşet vermişti. Tam bu sırada salon aniden aydınlandı. Herkes şaşkınlık içinde sağa sola bakınıyordu. Elinde garip bir şeyle kaçan kadını sadece Morpheus görmüştü…

* * *

Gözlerini açtı ve bir süre hareketsiz kaldı yatakta. Gördüklerini hazmetmeye çalışıyordu ama hissettikleri tarif edilemezdi. Bir düş müydü bu yoksa bir kabus mu karar veremedi kadın. Sanki o lanetli sözler kendi için söylenmiş gibi umutsuzluğa düşmüştü. Gözleri odasında dolaştı bir an. Alışmaya çalışıyor gibiydi. Uzanıp bir sigara yaktı ve dumanın havada çizdiği şekillere baktı. Rüyasını düşündü, koşarak o salondan uzaklaşmasını ve bir kuyuya düşüyormuş hissiyle uyanışını. Her zamanki kayıtsızlığı ile kalktı yataktan ve bir süre sonra bu düşü unutacağını umut etti. Stüdyosuna gitmek için aceleyle giyinip çıktı evden.

* * *

Hypnos, oğlu için bir şey yapamamanın çaresizliğini yaşıyordu. Odanın içinde dolanıp duran Morpheus sürekli aynı şeyleri tekrarlamaktaydı.

”Düş bir geçittir. Düş bambaşka bir boyuttur. Ve sen bile acımasız tanrıça, buna engel olamayacaksın!”

”Düş bir geçittir. Düş bir geçittir! Düş bir…”

Hypnos koşup giden oğlunun ardından bakakaldı sadece. Son sözlerini düşündü. “Baba işte cevap bu” demişti oğlu. Onun için endişelenmekten başka bir şey gelmezdi elinden ve öyle de yaptı.

Morpheus’un  harika bir düşler arşivi vardı. Bugüne kadar görülmüş ve bundan sonra görülecek tüm düşler orada saklıydı. Genç Tanrı durmak bilmeden çalışıyordu. Yapabileceği bir şeyler mutlaka olmalıydı. Bu laneti kıracak güce sahip olduğunu hissediyordu. O anda bir düş dikkatini çekti. 1999 yılında görülecek bu rüya dehşete düşürdü onu. “Düş değil, gerçeğin ta kendisi bu.” dedi. Çünkü o kadını kararın açıklandığı gece salonda gördüğüne emindi. Bu nasıl olabilirdi? Gelecekten bir misafir, onun geleceği için yapılan yargılamaya tanıklık etmişti. Morpheus elini neşeyle alnına vurdu ve mırıldandı. Düş-geçit-boyut ve çözüm!

* * *

Kadın stüdyosuna ulaşmak için her gün aynı yoldan giderdi. Evi ile işyeri arası normalde yarım saatten fazla sürmezken, yoğun İstanbul trafiğinde bu süre bazen bir saati bile aşardı. Yine o yoğun günlerden biri yaşanıyordu. Radyoyu açtı ve müziğin sakinleştirici etkisine bıraktı kendini. Araçlar o kadar yavaş ilerliyordu ki arabasını bırakıp uzaklaşmak istedi oradan. “Mutlaka yakınlarda bir kaza olmalı!” diye düşündü. On beş dakika geçtikten sonra, trafik yine o yorucu akıcılığına kavuşmuştu, Aklına gelen görüntü şimdi gözlerinin önündeydi. Tamamen paramparça olmuş aracın yanından geçerken, diğer insanların yanılgısına düşüyordu. Sanki tüm kötü olaylar başkalarının başına gelirdi. Stüdyonun önüne ulaştığında merdivenleri koşarak çıktı.  Çevredeki insanları görmezden gelip odasına girdi.

* * *

Düş transferinin böylesi zor olacağını düşünmemişti Morpheus. Bazı şeyleri başarmak için rüyaların efendisi olmak bile yetmiyordu. Belki de, dedi kendine, Hera yapmak istediğini anlayıp ona engel olmaya çalışıyordu. “Yok, hayır” diye düşündü sonra, bir tanrıça olmasına rağmen yine de pek zeki bulmazdı Hera’yı. Herşeye rağmen onu hafife almak gibi bir hataya düşmemeliyim diye uyardı kendini ne de olsa bir kadının zalimliği söz konusuydu. Nerede hata yaptığını bulmaya çalışıyordu Morpheus.Birçok rüyayı birleştirerek o zamanın gerçekliğine dokunmayı başarmıştı ama istediği yerde değildi henüz. Kendini yılgın ve ümitsiz hissediyordu. Geçiş yapmaya çalıştığı boyutta bir kaç dakikadan fazla kalamamıştı. Neredeyse bir felakete yol açıyordu. Tam olarak nerede cisimleneceğini ayarlayamadığı için, çılgınca hareket eden araçların ortasında belirivermişti. Onu gören insanlar dehşete kapılmışlar ve kullandıkları şeylerle birbirlerine çarpmışlardı. Bunlar yetmezmiş gibi kendisi de o garip yaratıklardan birinin tam üzerinde duruyordu. Tüm vücudu parçalanıyormuş gibi bir acı duydu ve kendine geldiğinde, odasında yerde yatıyordu. Tanrılar acı çekmez yalanını kim uydurduysa ona lanetler yağdırdı. Başarılı olmak için daha çok çalışması gerektiğine karar verdi ve o gizemli kadının rüyalarına bakmak için ayağa kalktı.

* * *

Son günlerde ne kadar da dağınık olmuştu. Kendisi dışında hiç kimse masasının üstünde herhangi bir şeyi bulamazdı. Son derece stratejik noktalara yerleştirilmiş özel eşyaları dışında her şey, bir savaştan çıkmış izlenimini veriyordu masaya. Ne uzun ne kısa olan saçlarıyla yeni bir kavgaya girişmişti ki, kapı çalındı.

”GİRME!” diye bağırdı.

Bu uyarıyı hiç dikkate almayan ve sanki bu bağırış olağanmış gibi davranan genç bir adam içeriye girdi.

”Hey Dirke, ne bu halin? Bütün gece uyumamış gibisin.” dedi Cem. Üzerinde gayet rahat kıyafetler vardı ve her zamanki gibi saçları karmakarışıktı. Kıvır kıvır saçlarını yakışıklı yüzünden uzaklaştırarak gülümsedi arkadaşına. Karşılığında bir gülümseme ya da günaydın gibi hoş bir kelime beklemediği açıktı.

”Bedenin uyurken, zihnin hiç nöbet tutmamış galiba senin!  Ne varmış halimde? Birazcık yorgunum o kadar !” derken üzerindeki gömleğini sağa sola çekiştirdi ama bir düzene sokamayacağını anlayınca olduğu gibi bıraktı.

”Ooo gerginiz yine” dedi genç adam ve Dirke, o anda adamın elinde bir fincan olduğu halde ayakta dikildiğini fark etti.

”Hadi, hadi gevezelik yapma da çayımı ver.” diyerek eliyle onu başından savmak için bir hareket yaptı. Yalnız kalmak istiyordu.

Cem, yapmacık bir reveransla odayı terk etti. Bilgisayarını açan kadın, bir cd’yi sürücüye yerleştirdi. Hafif müzik odayı doldururken, çayını yudumlayıp düşünmeye başladı. Yorgunluğu yüzünden tüm günün berbat geçeceğini hissetti. Neydi peki dün geceyi bu denli huzursuz kılan? Neden sonra aklına fotoğraf makinesi geldi. Uzanıp sırt çantasından onu aldı ve Cem’e seslendi.

”Makineyi al ve benim için filmleri banyo et.”

”Oldu bil.” dedi ve makineyi kaptığı gibi aynı hızla dışarıya çıktı Cem.

Paylaş

Yorum yapın