ZAMANDA KUŞATMA – 5

4

8

2591 – Gentürk Karakol Destek Gemisi Başak-1

Kaptan Hürsu bir yandan kamara numaralarına bakarak gemisi Başak-1’in koridorları boyunca ilerliyordu. Aralarından birinin önüne gelip durdu, kapının üzerindeki düğmeye bastı. Dışarıdan bir şey duyulmadı ama kamaranın içinde yumuşak bir uyarı sesi, içerideki kişiye ziyaretçisi olduğunu haber verdi.

Kapı hafif bir kayma sesiyle yana doğru açıldı. İçerinin neredeyse karanlık olduğunu gören Kaptan Hürsu kaşlarını çattı. “Mekim?” diye seslendi. Yanıt gelmedi.

Hürsu içeriye doğru yürüdü, çevresine bakındı. Alçak sesle bilgisayara komut verdi, odanın hiç değilse loş bir ışıkla dolmasını sağladı.

Neden sonra gözü, kapıya en uzaktaki duvarın dibine sırtını dayayıp oturmuş olan Mekim’e ilişti. Genç kadın dizlerini kaldırmış, dirseklerini dizlerine dayamış, başını ellerinin arasına gömmüştü. Hızlı hızlı soluk alıp veriyordu. Göğsü, sırtı, saçlarının dipleri sırılsıklam olmuştu.

Hürsu aceleyle bir bardak su alıp Mekim’in yanına geldi, bir dizinin üstüne çömeldi. “Allah aşkına, ne zamandır bu hâldesin sen?” diye sordu, elini Mekim’in omuzuna koyarak.

Genç kadın irkildi, başını kaldırdı, ama bakışları Hürsu’nun yüzüne odaklanamadı. Sanki gözünün önünde başka bir sahne varmış gibiydi; görmeye dayanamadığı korkunç bir sahne. Kaptan bilekliğindeki haberleşme ünitesini çalıştırdı, gemi doktoruna çağrıda bulundu.

“Kimseyi istemiyorum,” dedi Mekim, boğulur gibi bir sesle. “Lütfen.”

“Ne yapalım peki?” diye sordu Kaptan. “Seni bu hâlde bırakıp, kapıyı üzerine örtüp gidemem ya?”

Mekim sanki bıçak yemiş gibi bir acıyla bağırarak elini karnına götürdü, gözlerini yumdu, dişlerini sıktı. Kaptan Hürsu asıl sorunun genç subayın karnında olmadığını tahmin ediyordu. Mekim’e bunları yaşatan şey, Grekoluların ektiği şu ceza çipleri olmalıydı.

“Ne kadar sürüyor?” diye sordu, duyulduğunu umarak.

“Bir-iki dakika,” dedi Mekim soluksuzca. “Yani her biri…”

“Ne görüyorsun?”

“Daha önce yaşadıklarımı… Yalnız bu kez silahın diğer ucunda olarak.”

Hürsu yüzünü buruşturdu. “Hay aksi… Peki sıklığı ne?”

“Gece arka arkaya patlıyordu… Şimdi… Kırk dakikada bir gibi…”

“Seyreliyor mu yani? Arası gittikçe açılacak mı?”

“Bi– Bilmiyorum.” Mekim derin bir soluk aldı, başını arkasındaki duvara yasladı. Sonunda gözlerini açabildiğinde, bu kez onları odaklayıp dosdoğru Kaptana bakmayı başardı.

“O çiplerden seni kurtarmamız gerekiyor,” dedi Hürsu. “Bu durumda yaşaman veya çalışman imkânsız gibi bir şey.”

Mekim yorum yapmadan sessizce baktı bir süre. Sonra alnından süzülen teri giysisinin koluyla sildi. “Merkeze dönmeliyim Kaptan. Sizlerin uğraşacak benden daha başka işleriniz var. Bir başka koordinasyon subayı gönderip–”

“Hayır,” dedi Hürsu kesin bir sesle. “Kaptanın olarak başına bunun gelmesini engelleyemediğim için zaten rahatsızım. Bir de en kısa yoldan sıyrılıp seni başımdan atmaya razı geleceğimi sanıyorsan bir kere daha düşün derim.”

Gemi doktoru o sırada kapıda belirdi. Mekim’in hâli gözüne ilişir ilişmez yanına gelip çömeldi, tanı cihazını çıkarıp muayeneye başladı.

Kaptan Hürsu önce olup biteni doktora anlattı, sonra yine Mekim’e döndü. “Sizin bilimsel araştırma gemilerinden birinden, Guinan’dan bir çağrı aldık. Arayan senin kardeşlerinden biriydi.”

Mekim bir an için, kendisine yabancı gelen bir terim duymuş gibi baktı. Rehan ile kendisine “ikizler” diye isim takıldığını biliyordu, ama normalde XND klonları birbirini bir evin çocuklarıymış gibi düşünmezdi.

Hürsu sözüne devam edecekken genç kadının ifadesindeki ince nüansı fark edip durakladı. “Söylesene kuzum,” diye sordu. “Siz aranızda birbirinize nasıl hitap edersiniz?”

“Ne?” dedi Mekim şaşkın şaşkın. “Şey– hitapla filan uğraşmayız… Direkt konuya gireriz ve diğerimiz kendisiyle konuşulduğunu zaten rahatça anlar. Eğer çağrı Guinan’dan geldiyse arayan herhalde Arı’dır.”

“Hah, oydu, evet. Dawnianlar onun ismini bizim gibi telaffuz etmiyor ama. Her neyse, Arı’nın söylediğine göre koloni yerleşimlerinden birinde eski Türkçe konuşan bir kişiye rastlanmış. Bizden bölgeye Gentürk ajanı gönderilip gönderilmediğine dair bilgi vermemiz isteniyor.”

Mekim dikkatini olabildiğince toplamaya çalışarak duyduklarını düşündü. Galaksinin gezegen ve yerleşim halkları aralarında Standart Galaksi dilinde konuşurdu. Ama birçoğunun canlı tuttukları, atalarından kalma yerel dilleri de hâlâ mevcuttu. Örneğin eğer eski Slav dillerine rastladıysanız, kaynağını Odiar’dan arayabilirdiniz. Gırtlaktan konuşulan Ortadoğu dilleri, Zaccum gezegeninde kurulan pazarlarda dolaşırken kulağınıza çalınabilirdi. Equidnus gibi kırk bir gezegenden oluşan geniş bir sistemde ise üç, dört farklı arkaik dil ve kültürün yüzyıllardır geleneklerle yaşatıldığına tanık olabilirdiniz.

Aynı şekilde Türkçe konuşan birini duyduysanız, geldiği yeri araştırmak için Gentürk yetkililerine sormanız çok doğaldı. Ama Arı’nın direkt olarak Gentürk gezegeninin merkez yönetimiyle bağlantı kurmak yerine Başak-1’i ve Kaptan Hürsu’yu araması, Mekim’e farklı bir mesaj veriyordu.

Arı gördüğü kişinin bir zaman yolcusu olduğundan şüpheleniyor olmalı, diye düşündü Mekim.

“Gentürk Merkez’den yanıt aldınız mı peki?” diye sordu. O arada doktor muayenesini tamamlamış, çantasından bir jet enjektör çıkarmıştı. “Bu seni biraz rahatlatacak,” dedi ve jeti Mekim’in sol köprücük kemiğinin biraz üzerine bastırarak ilacı uyguladı.

“Teşekkürler doktor,” dedi Mekim, boynunu ovuşturarak.

“Ajan filan gönderilmemiş,” dedi Hürsu. “Arı’nın bahsettiği kişinin ya bizimle ilgisi yok, ya da koloni yerleşimi ile ilgili olay resmi kayıtlarda yer almıyor.”

Mekim kendini zorlayarak davrandı, ayağa kalktı. Ani bir baş dönmesi geldiğinden duvara tutundu, geçmesini bekledi. “Hem Arı ile görüşmem, hem de Dawne ile bağlantı kurmam gerekiyor Kaptan,” dedi Hürsu’ya.

Bir sonraki nanoçip aktivasyonuna dek yaklaşık otuz dakikalık vaktim var, diye düşündü Mekim. O zamana dek şu işi araştırıp sonra kendime saklanacak yeni bir delik bulmam gerekecek… Bu şeylerin saldırısına insan içindeyken yakalanmayı kesinlikle istemem çünkü.

9

2019 – Yeşilköy Sahili

Doğay işten çıkar çıkmaz dosdoğru Nesil ile buluşmak için sözleştikleri küçük kafeye gitti.

Arkadaki masalardan birine çoktan oturmuş olan Nesil’in yüz ifadesini görür görmez kalbi hızla atmaya başladı. Genç kızın karşısına oturdu, soru dolu bakışlarını onun yüzüne dikti.

Nesil başını hafifçe iki yana sallayarak alçak sesle, “Gelmedi,” dedi.

Doğay içinin sıkıntı ve ürküntüyle kasıldığını hissetti. “Nasıl gelmedi?”

“Basbayağı. Bugün gelen yeni dönem öğrencilerinin arasında görünmedi. Listede de ismi yok.”

İkisi de ne yapacağını, ne diyeceğini bilemez hâlde bir an için birbirlerine baktılar. Olayların nasıl gelişebileceğine dair onlarca alternatifi düşünmüşler, ama buna pek ihtimal vermemişlerdi.

“Bir taksi tutup dosdoğru senin eski mahallene gittim,” diye devam etti Nesil. “Bir ipucu bulma umuduyla araştırdım. Genç hâlini, Küçük Doğay’ı uzaktan gördüm. Bir otomobil tamircisinin yanında çırak olarak işe başlamış. Tanıyanlara birkaç soru sordum. Üniversiteye girmekle ilgili her türlü hayalinden vazgeçtiğini söylüyorlar.”

“Olmaz be ablam!” dedi Doğay şaşkınlıkla. “Madem genç hâlim APB’den vazgeçmiştir, o deneyi hiç yapmamıştır, o zaman ben nasil buraya gelmişim? Nasıl seninle oturup bunları konuşuyoruz şimdi? Ben rüya mı görmekteyim? Yoksa ikimiz beraber mi üşüttük kafaları?”

Nesil’in aklında daha pratik konulara ait planlar dolaşıyordu. “Bilmiyorum kardeşim,” dedi. “Benim de aklım almadı. Elimizde yeterli veri yok, olana dek hiçbir şey anlayamayacağız. Ama araştıracağız, merak etme. Şimdi bana şunu söyle: Senin Doğay’dan başka ismin var mı?”

“Yoktur.”

“Neyse, fark etmez. Öyleyse ilk iş nüfus müdürlüğüne gidip bir kimlik çipi çıkarttıracaksın. Eskisini kaybettiğine dair verilmiş e-haber ilânı ve dilekçe isteyecekler.”

“Ee? Çıkaracağım kimlik genç hâliminkiyle çakışmayacak mıdır?”

“Bunu zaten çakışsın diye yapıyorsun,” dedi Nesil.

Doğay bir an düşündü. Orada önü boş oturmamak için söyledikleri bitki çayları geldiğinde sustu, garson gidene kadar bekledi. Elini alnına götürdü, sonra parmaklarını huzursuz bir hareketle geriye doğru, siyah saçlarının arasından geçirdi. “Şu anda bu dünyada iki tane Doğay vardır,” dedi sonra. “Kimlik tarama programı ters zamanda aynı kimliği iki ayrı yerde görecektir. Genç hâlimin de, benim de başımızı belaya sokarız.”

“Hiç sanmıyorum,” dedi Nesil. “Senin hatan olmayan bu derdi başına kim getirdiyse, bırak bu karışıklığı da o çözsün.”

Doğay itiraza devam edecekti ama analitik kafası Nesil’in bunları bir şeye dayanarak dile getirdiğini algılamıştı. Sustu, gözlerini kısıp arkasına doğru yaslandı. “Ablam, Allah’ın aşkına ne diyorsun sen?”

Nesil gözlerini direkt olarak delikanlınınkilere dikip sordu. “İlk geldiğinde sana benden ne istediğini sormuştum, hatırlıyor musun? Sana inanabilecek birini aradığını, aklına benim geldiğimi söylemiştin. Eh, o deneyin içeriğini ancak yüksek atomaltı fiziği ile ilgilenen birileri anlayabileceğine göre… Ve deneyi birlikte yapacak olduğumuza göre… Dediğin şey bana gayet mantıklı gelmişti. Ama en az o kadar önemli bir başka soruyu unutmuşum.”

“Neymiş o?”

“Neden özellikle kampuste öğrenci olaylarının patladığı o günü seçtin?” dedi Nesil, gözlerini hiç ayırmadan. “Hastaneden aylar önce çıkmıştın. O günün üzerinden de on bir ay geçti. Neden daha önce veya daha sonra değil de tam o gün gelip buldun beni?”

Doğay’ın kaşları çatıldı. “Bilmem ki…” dedi duraksayarak. “O gün her şey zaten çok acayipti. Bir acayiplik de ben eklesem fazla gelmeyecektir diye umut ettim herhal. Anla işte, bizde kızlara öyle rahat yaklaşılmaz… Adetten değildir. Başka zaman olsa tersler misin, korkar mısın bilemedim, ama o gün–”

“Nasıl yani,” dedi Nesil. “Sen beni daha önce de uzaktan izliyor filan mıydın?”

Doğay bir anda kıpkırmızı oldu, başını önüne eğiverdi. “Yanlış anlamayasın,” dedi kısık bir sesle. “Kötü bir niyetim yoktu. Bizde kızla erkek öyle rahat rahat konuşmaz. Beraber gezmez. Alışmamışım. Nasıl yaklaşırım, ne derim bilememişim. O günlerde gelip sana danışmaya bir karar verirdim, bir vazgeçerdim. Hele başıma gelen bu işi anlayabilsem hiç rahatsız etmezdim zaten… Ama o gün… İçimde bir şey tık etti, yanına yanaşıverdim–”

“Tamam yahu, kasma kendini o kadar,” dedi Nesil, teselli etmeye çalışır gibi bir sesle. “Bizde kız erkek konuştu diye o kadar kıyamet kopmaz, merak etme. Benim o soruyu sorma sebebim farklıydı. Diyelim ki burada olup bitenleri zamanın dışından seyrediyorsun ve aradığın biri var. Onu süzüp ortaya çıkarmak için nasıl bir yöntem kullanırdın?”

Doğay için hiç de zor bir tahmin değildi bu. “Yer ile zaman belli eden ne kadar tarihi kayıt var ise onlara bakardım elbet… Birinden birine takılmıştır illa ki derdim. Sonra da kaydın dediği zaman ile yere inip karşısına çıkardım.”

“Aynen öyle. Daha sonra gelip bizi gözaltından kurtarmak için polis aracı yaktığıma göre, galiba ben de öyle yapmışım. O hareketle de bizim sorguya götürülmediğimiz ikinci çevrimi başlatmışım. Şimdi onu yaşıyoruz işte.”

“Onun ikinci olduğunu nereden bilirsen?”

“Ahh, müthişsin oğlum sen,” dedi Nesil, gurur ve hayranlık karışımı bir ifadeyle. “Haklısın, belki de ikinci değil on ikinci çevrimdir, nereden bileceğiz?”

Doğay şöyle bir duraklayıp düşündü, iki elini “Eyvaah” der gibi, dikey bir hareketle birbirine çarptı. “Genç hâlim! Oraya gittiğimde ne hâlde olduğumu görüp korkmuştur herhal… Yüksek atomaltı fiziğine bulaşırsa başına bir acayiplik geleceğini bilmiştir. Onun için vazgeçmiştir APB’ye gelmekten–”

“Olabilir,” dedi Nesil. “Veya olmayabilir. Belki de bambaşka bir sebebi vardır gelmemesinin. Şu anda bilemeyiz. Bildiğim bir şey varsa, gelip şu polis aracını bulma işini herhalde tek başıma yapmamışımdır. Ve eğer birileri bize yardım edecekse, dikkatlerini çekmenin en iyi yolu kalıcı kimlik kayıtlarında açıklanamaz bir tuhaflık yaratmak… İşte bunun için gidip nüfus müdürlüğüne başvurmanı istiyorum.”

Ertesi gün yine buluşmak için sözleşip kafeden ayrıldılar. Nesil kafasında şekillenen bir başka planı Doğay’a açmamıştı ve kendini bu yüzden kötü hissediyordu. Evine gitti. Bütün gece deney ayrıntıları ve formüller üzerinde çalıştı. Sabah kampuse girebileceği en erken saatte gidip APB laboratuvarlarından birine doğru yöneldi.

Heyecandan ve korkudan içi içine sığmıyordu. Öğrenci kartını kullanıp parçacık yoğunlaştırıcı cihazı çalıştırdı, kuartron göstergesini tam Doğay’ın anlattığı katsayılar arasında bıraktı. Aslında varlığı henüz kanıtlanmamış, ama teorisi sağlam atomaltı parçacıklardan biriydi bu. Doğay’ın deneyinde tarif edilen etkisi, normal akıştan kopmuş ve kendi üzerine doğru kavislenmiş bir uzay-zaman baloncuğu oluşmasına yol açıyor olmalıydı.

Nesil gerekli yüksek voltajı oluşturmak için jeneratörü harekete geçirdi. Deney konteynerinin boşalmasını sabırsızlıkla bekledi. Hedeflediği etkiye dair ölçüm yapabilmesi için, bu konteynerin içinin tüm atom ve moleküllerden arındırılması gerekiyordu. Mutlak boşluk yüzünden oluşacak inanılmaz basınç farkı, manyeto-mimetik çekim gücüyle kompanse edilecek ve konteyner duvarları içeriye doğru göçmekten alıkonacaktı.

Meydana gelecek uzay-zaman çarpılmasının kaplayacağı etki menzilinin, konteynerin duvarları arasında kalmayıp daha geniş bir alana yayılabileceği Nesil’in aklına geldiğinde artık çok geçti.

Nesil jeneratörü durdurmak için elini uzattı. Cihazın düğmesine dokunduğundan emindi. Ama parmakları hiç bir şey hissetmiyor, düğme elinden etkilenmiyordu. Parmaklarının cildi ile düğmenin maddesel varoluşlarının farklı zaman dilimlerini işgal ettiğini, bu yüzden birbirlerine yaslanamadıklarını anladı Nesil. Paniğe kapıldı, içi buz gibi oldu, soluğu kesildi. Birden görüşü de bulanıklaştı, başı döndü.

Sonraki saniyeler boyunca olanları ise beyni kaydedemedi bile.

Paylaş

4 yorum

  1. avatar

    Ben de kendimi bilimkurgu fan’ı sanardım 🙂 Özlem Alpin’in kitaplarını okudum ama kayıp dünyada yazdığını bilmiyordum. çok sevindim. Özlem hanım, bu hikayenin devamı gelecek mi?

Yorum yapın