ZAMANDA KUŞATMA – 3

0

3

2591 – Greko Gemisi Dolfin

“Bir dakika,” dedi Kaptan Serafin. Kollarını bağlamış, dimdik duruyordu yine. Acelesiz adımlarla Mekim’in önüne doğru yürüyerek görüş açısına girdi.

Eski Equidnus özel birlik askeri Mekim, Greko halkının ‘infaz masası’ diye adlandırdıkları yapıya yaslanmıştı. 15 derecelik bir eğimle dikine duran bir dişçi koltuğuna benziyordu bu yapı. Bağlanan kişi el ve ayak bileklerinden, dizlerinden ve göğsünün üzerinden geçen birer kayışla sabitleniyordu. Daha sonra mahkeme görevlisi cezalandırılacak kişiye hangi suçla infaza mahkum edildiğini resmi olarak açıklıyordu.

Serafin işte bu açıklamadan sonra araya girmişti. Öfke ve nefret dolu gözlerini Mekim’inkilere dikerek konuştu. “Yaptıklarının gerçek ve adilane cezasıyla karşılaşmadan önce senin bizzat özür dilediğini duymak istiyorum. Şu an için tek canlı tanığı Başak-1’in ve bu geminin mürettebatlarından ibaret de olsa, buradaki herkesin gözü önünde yaptıklarından pişman olduğunu ifade etmelisin. Haydi bakalım, görelim cesaretini!”

Mekim önce Serafin’e, sonra onun hemen ardında duran garip cihaza baktı. Ağzını açıp istenen özrü dilemeye niyetleniyordu, çünkü karşı tarafın bunu duymaya hakkı olduğunu kabullenmeye hazırdı. Ama… Onun anlayışına göre bu çok yanlış bir zamandı. Böyle tehdit altındayken, korkudan herşeyi yapmaya hazır bir zavallı gibi görünerek konuşma fikrini yediremedi kendine. Serafin’in gözlerinin içine sessizce bakmakla yetindi, hiç bir şey söyleyemedi.

Beş adım kadar ötede Kaptan Hürsu da bakışlarını Serafin’in yüzüne dikmişti. Hem mahkeme emri, hem de Mekim’in arzusu elini kolunu bağlıyordu, ama personelinin bir üyesini bu anlayışsız gezegen sistemi halkı karşısında yalnız bırakmayı da kesin bir dille reddetmişti. Onun anlayışına göre Mekim de, diğer kardeşleri de Equidnus’daki geçmişlerine sırtlarını dönmekle üstlerine düşeni yapmışlardı. Artık güç ve yeteneklerini daha iyi amaçlar için kullanma kararı vermiş olmaları Hürsu için de, Dawnianlar için de yeterliydi.

Ancak Greko vatandaşlarının köpüklü hiddeti kolay dineceğe benzemiyordu. Serafin istediği yanıtı alamayacağını gördüğünde eliyle başlama işareti vererek yana çekildi. Bir görevli Mekim’in başını alnından geçirdiği yeni bir kayışla bağlayıp sabitledi.

Mekim’in gözleri Serafin’inkilerden ayrılıp karşısındaki cihaza kilitlendi. Onun bir çeşit robot cerrah olduğunu farketmişti. Led ışıkları yanıp sönen alet yaklaştı, bir ameliyat masasını aydınlatacak kuvvetteki projektörünü yakıp Mekim’in başına odakladı. İki adet robot kol Mekim’in kulaklarının hemen üzerindeki hizaya yükseldi, kolların ucundan çok ince iyonize ışın demetleri uzandı. Taşıyıcı birer huzmeydi bunlar. Bir kaç azitron genişliğindeki iki nanoçipi Mekim’in kafa kemikleri arasındaki eklemlerden geçirip beynine yerleştirmek üzereydiler.

Mekim gözlerini kapattı. Müthiş, diye düşündü alayla. Gelişmiş ceza teknolojisi… Çok güzel. Bakalım bizimkiler yeni aksesuarlarımı görünce ne diyecek.

Alaycılığının içindeki ürküntüyü kapatmak için bir kamuflaj olduğunun farkındaydı elbette. Kendisine yönelen düşmanlığın havada adeta yoğunlaştığını hissedebiliyordu. Fiziksel rahatsızlıklara katlanmak o kadar problem değildi, ama geçmişinden gelen hayaletler karşısında ezik ve mahcup halde kalakalmak bambaşka bir hikayeydi. Buna katlanmaktansa beni doğru dürüst öldürmelerini tercih eder miydim acaba, diye düşündü içinden. Gerçekten, hiç de fena fikir değil aslında…

*Acele etme bakalım,* dedi içinden yükselen bir ses. *Bunu da atlatacaksın. Sabret.*

Mekim aklının ulaştığı derinliklerden kendisine uzanan yardım elini hissetti. En zor zamanlarında bile onun hep orada olduğunu hatırladı. Arkasının bu derece kollandığını farkedeli daha ancak birkaç yıl olmuştu…

Kafa eklemlerinden yol bulup geçen iki incecik steril ışın, taşıdıkları nanoçipleri genç kadının beyninde önceden hesaplanmış uygun noktalarda bıraktı. Görevini tamamlamış olan robot cerrah ışını kesip kollarını indirdi, Mekim’in başında hafif bir ağrı bırakmış halde eski yerine doğru hareket etti.

Resmi sağlık görevlisi hemen yaklaşıp Mekim’in bağlarını çözerken, mahkeme görevlisi de cezanın infazının tamamlandığını bildirdi. Yerleştirilen ikiz çiplerin görevi belli zamanlarda harekete geçmek ve suçluya geçmişte işlediği cürüm sahnelerini birer halüsinasyon berraklığında tekrar tekrar yaşatmaktı. Bu arada nöronlar da uyarılacak ve suçlu kurbanına yaşattığı bedensel acılara benzer duyumları görüntüler eşliğinde algılayacaktı. Greko toplumu bu cezayı gerek kendi vatandaşları, gerekse savaş suçlusu olarak gördükleri yabancılar üzerinde aktif biçimde kullanıyor ve yararına sonuna dek inanıyorlardı.

Serafin muzafferane bir edayla yaklaşıp Mekim ve Kaptan Hürsu’ya isterlerse gemilerine dönmekte özgür olduklarını belirtti. Hürsu dudaklarını birbirine sıkıca bastırmıştı. Hoşnutsuz ve onaylamaz bir yüz ifadesiyle Greko kaptanını şöyle bir süzdü, sonra Mekim’in yanına yürüdü. Onun “İyi misin?” dercesine baktığını farkeden Mekim, başını hafifçe sallayarak evetledi.

Kaptan Hürsu’nun kendisini muhatap almayı reddetmesinden hiç alınmamış olan Serafin, gemisinin güvenlik görevlileriyle birlikte her ikisini de takip ederek kalkış pistine dek peşlerinden yürüdü. Yolda bir ara Mekim’in başdönmesi geçirerek hafifçe sendelediğini görmüş ve özel bir keyif almıştı. Beter ol çakal, dedi içinden. Bir asker ile seri katil arasındaki farkı zamanında öğrenseydin, ne yapalım?

Başak-1’e doğru yola çıkmaya hazır olan mekiğe geçiş kapısının hemen önündelerken Mekim durakladı. Arkasına döndü. Serafin’i buldu, gözlerini onunkilere odakladı, vücudunu dikleştirdi.

“Şimdi söyleyebilirim işte,” dedi berrak ve rahatça duyulan bir sesle. “Burada bulunan ve ileride bu olayı kayıtlardan izleyecek olan herkesin huzurunda ifade ediyorum: Geçmişimde olup bitenler için samimiyetle üzgünüm. Yolumu değiştirmek için gereken farkındalık ve kuvveti daha erken bulmuş olmayı çok isterdim. Yapılanların telafisi olmayacağını biliyorum. Ama en azından bir daha tekrarına izin vermemek elimde. Kalan yaşamımı insanların yanımda korkmasını değil, güvende hissetmesini sağlamaya adadım. Aklım bende olduğu sürece artık kimse benim yüzümden zarar görmeyecek.”

Söyleyecek başka bir şeyi kalmadığında dönüp geçide girdi. Koridorun kapısı onu takip eden Kaptan Hürsu’nun ardından kayarak kapandı.

Serafin’in kaşları çatılmıştı. Mekim’in söylediklerine az önceki teslimiyetinin de dahil olduğunu istemese de görmekteydi. Biraz önce hissettiği o katıksız tatmin, eski Equidnus canavarının özrünü bildirmekte tercih ettiği zamanlama yüzünden fena halde gölgelenmişti şimdi…

4

2018 – Ataköy

Nesil bilgisayarının ekranındaki deney teorisini ve formülleri baştan aşağıya bir kez daha gözden geçirdi. Belki yirminci tarayışıydı bu. Her şey Doğay’ın tarif ettiği profile uyuyordu. Belli koşullar uygun biçimde denk geldiğinde, yapılan deneyin zamanda beklenmedik bir kırılmaya yol açmış olması pekala mümkün görünüyordu.

“Dünya ve evren birden değişti mi Allah aşkına,” diye homurdandı Nesil. “Bu güne dek kuartron katsayıları hiç dikkate alınmadan binlerce deney yapılmış olsa gerek. Hiç birinde böyle bir sonuç yaşandığını duymadım. Bu seferkini farklı kılan ne? Ve eğer fark yoksa, daha önce niye hiç bir teorik atomaltı fizik öğrencisi zahmet edip zamanda kaybolmamış?”

“Bilmiyorum,” dedi Doğay. Koltuğun birine kendini gevşekçe bırakmış, başını önüne eğmişti.

Delikanlının duruşundaki ve ses tonundaki enerjisiz, bıkkın ve kendini bırakmış hava Nesil’in içini kasmaya başlamıştı. Genç kız önündeki ekranı bırakıp ona doğru döndü. Onun uzayıp kulaklarının üzerini örtmüş koyu renk saçlarını, esmer tenini, uzun siyah kirpiklerini, iyice zayıflamış yanaklarını adeta yeni bir gözle şöyle bir inceledi. Birden konuğuna hiç bir ikramda bulunmadığı geldi aklına. “Karnın aç mı?” diye sordu.

Doğay başını kaldırmaksızın iki yana hafifçe salladı.

“Hadi ama,” dedi Nesil. “En son ne zaman yemek yedin?”

“Bilmiyorum. İçim bir şey istemiyor.”

Depresyona kayıyor, diye düşündü Nesil. Her ne yaşadıysa beyin kimyasını hiç de iyi etkilememiş. “Sana bir şey soracağım,” dedi sonra, delikanlıyı harekete geçirecek bir fikir yakalamaya hazırlanarak. “Benim yanıma tesadüfen gelmedin, değil mi? Ne istiyordun benden?”

Doğay başını hafifçe kaldırdı. Siyahımsı kahverengi gözleri, Nesil’in açık kahverengi gözlerine dikildi. “Hiç değilse bir kişinin bana inandığını göresim vardı,” dedi hafif bir sesle. “Gerçekten beynimi sıyırtmadığımı kendime anlatmak için. Aklıma sen geldin.”

“Buralarda başka tanıdığın kimler var?”

“Daha kimse yoktur. Gelecek sene olacaktı.”

“Eski tanıdıklarına ulaşmaya çalışmadın mı?”

Doğay’ın yüzünde öyle bir acı ifadesi belirip kayboldu ki, Nesil’in içi sızladı. Bam teli burası galiba, dedi içinden. Dikkatli yaklaşsam iyi olacak.

“Denedim elbet,” dedi Doğay. “Önce evime gittim. On bir tane kardeşim var benim. Gittiğimde daha on birincisi doğmamıştı bile. Sonrası–” Ellerini gözlerine götürüp ovuşturdu. Sanki gözlerine inanmaya güçlük çektiği bir anıyı tekrar yaşar gibiydi.

“… Kendi genç halimi de gördüm orada,” dedi sonra. “Önce şaşkın şaşkın baktı, sonra düşman gibi baktı bana genç halim. Babam Mardin’den, annem Van’dan büyük şehire göçen Kürtlerdendir. Tanımadılar beni. Genç halim orada dururken, tanımak istemediler. Ürktüler. Bu ne biçim şakadır deyip kovaladılar, ardımdan kapıları kilitleyip evin ışıklarını söndürdüler. Ben uzaklaşana kadar beklemişler, sonra polisi aramışlar–“

Delikanlının sesi iyice çatallaşmıştı. Nesil onun gözlerinin ıslandığını, genzini zorlayan ağlama isteğinin sesini boğuklaştırdığını görebiliyordu. Anlat, dedi içinden. At zehiri.

“Polis beni buldu, kimlik neyin istedi. Veremedim tabii. Sorguya götürdüler, deli deli konuşuyor bu deyip psikolocik muayeneye gönderdiler. Bir baktım ki Bakırköy hastanesindeyim. Önce yalnız başıma tuttular. İlaç verdiler boyuna, her daim yarı uykuda gibiydim. Sonra diger hastaların yanına bırakır oldular. Hastalar garip garipti, çoğu kendi halindeydi, ama bazısı ara sıra dellenip saldırganlaşırdı. Zaman oldu kendimi korumayı bile başaramadım, hasta bakıcılar araya girip beni onların elinden zor aldı. Ama yavaş yavaş usumu başıma topladım, doktorlara duymak istedikleri neyse onları söylemeyi akıl ettim. Aylar sonra elime bir rapor verdiler, hastaneden saldılar beni.”

Doğay kollarıyla kendini iyice kucaklamış, hafifçe titremeye başlamıştı. “Raporda diyordu ki DNA testi de yapılmıştır. Götürdüm anneme, babama göstermeye. Bakın testte de yazıyor, oğlunuzum ben sizin dedim. Yan yan baktılar bana. Soğuk soğuk, sanki korkar da belli etmek istemez gibi baktılar. Kardeşlerim, hatta kendi genç halim de öyle garip, uzak, soğuk soğuk baktı suratıma. Sonra babam açtı ağzını, sordu. De hele, anlaşılmıştır ki bizim aşirettensin, ama kimin oglusun sen kurban, diye sordu bana. Dayanamadım artık. Kalktım, çektim kapıyı çıktım. Bir sene sonra genç halim, APB Fakülte binasından yittiğinde ne yapacaklar bakalım. Arasınlar, koydularsa bulsunlar beni de görelim…”

Bir an sessizlik oldu. Sonra Nesil usulca, “Eh,” dedi. “Hiç değilse merakla bekleyecek bir şeyin var.”

Ailesinin tavrının Doğay’a çok ağır geldiği belli oluyordu. Bu çocuğun hayatta bir amaca ihtiyacı var, diye düşündü Nesil. “Bak ne diyeceğim. Bir sene sonra genç halin, deney gözetmeni olacak olan benim yanıma gelecek. Mevcut durumda deney kazası onu geçmişe gönderdikten sonra, dünyada geriye Doğay olarak yalnızca sen kalacaksın. Yani yaşamına, ailene, kimliğine yeniden kavuşmuş olacaksın.”

Doğay başını iki yana salladı. “Yok. Bir daha dönmem oraya. Artık kimsem yoktur benim.”

“Hoppalaa…”

Bunu sonraya bıraksak iyi olacak, diye düşündü Nesil. “Aslında başka bir şey soracaktım sana,” diye devam etti. “Sesli düşünüp kafamda berraklaştırmaya çalışıyordum. Soru şu: Ya o deneyi senin genç haline yaptırmaz ve geri gitmesini engellersem?”

Doğay kaşlarını çattı, elini çenesine götürüp düşünceli düşünceli kaşıdı. “Engellemeyeceğin belli,” dedi, gözlerini yine Nesil’inkilere dikerek. “Yoksa ben geçmişe hiç gitmemiş olurdum. Şimdi bu halde, burada konuşmuyor olurduk.”

“Çevrim teorisini unutuyorsun,” dedi Nesil. Bir yandan televizyon yayınlarını alması için modifiye ettiği bir başka bilgisayarın ayarlarıyla oynuyordu.

“Çevrim mi?” diye sordu Doğay.

“Evet. CERN’deki zaman teorisyenlerinin lup dediği türden. İnsan beyninin kuantum evrenini algılama biçimine göre, çevrimin başlayıp bittiği uzay-zaman koordinatında bir yama oluşur. O yama koordinatını geçene dek, zamanda kırılma oluşmadan önceki gerçekliği yaşarsın.” Nesil istediği haber kanalını yakalamıştı. O gün üniversite kampüsünde neler olup bittiğine dair görüntüler ekranda belirmeye başladı.

Doğay oturduğu yerde dikleşmiş, yüzünün ifadesi canlanır gibi olmuştu. “Çevrim diye bir teorinin kanıtlandığını hiç duymamıştım?” diye sordu, adeta umutlanmaktan korkarak.

“Orası öyle,” dedi Nesil. “Ama teorinin yandaşı çok ve deneyler sürüyor. Kimbilir, belki de verileri biz tamamlayıveririz…”

“Ya teori yanlış ise?”

“O zaman seni göndermemeyi başaramayacağım demektir. Şimdi burada olduğuna göre o çıkarımı yapmak zorunda kalırız. Ama henüz bilinmeyenlerimiz çok. Deneyip görmemiz gerekiyor…” Birden durakladı Nesil. Gözleri kısıldı, kaşları çatıldı, ekrana inanamayarak bir daha baktı.

Nesil’in yüzünde oluşan ifadeyi görünce Doğay’ın da dikkati ekrana çevrildi.

O gün tam polis kapıda Doğay’ın kimliğini bulup çıkarmasını beklerken, kampüs içinde ateşe verilen polis aracının görüntüsü vardı ekranda. Kamera açısı, araca yaklaşarak gövdesine bir şey yapıştıran koyu renk giysili birini yakalamıştı.

“Allahım, şuraya bak,” diye fısıldadı Nesil. “Bu benim!”

“Ney?” dedi Doğay, dikkat kesilerek. “Emin misin?” Başını çevirip bir yanındaki kıza, bir de ekrandaki sabotajcı figüre baktı. Vücut ölçüleri, duruşları ve hareket ediş tarzları gerçekten birbirini tutuyordu. Ekrandaki, saçlarının üzerine bir kapüşon geçirmiş ve neredeyse burnuna kadar çekmişti, ama zorlukla görülebilen çene bölgesinin kemik yapısı ve açık tenli cilt rengi de Nesil’inkine uyuyordu.

“Eğer doğruysan,” dedi Doğay ağır ağır, “Senin şu çevrim teorisinin ilk kanıtını görmüşüz demektir.”

Nesil gözlerini ekrandan ayıramadan başıyla evetledi. “Bunu polisin dikkatini dağıtmak için yapmışımdır herhalde,” diye tahmin yürüttü. “Demek ki ikimizin de polis merkezine götürülmemizi istememişim. Dahası, demek ki kendimi geçmişteki bir koordinata nokta atışıyla gönderebilecek kadar ileri teknolojik imkanlara rastlayacağım.”

“Tabii o gerçekten sen isen,” dedi Doğay. Kısmen yanmaya başlayan polis aracı görüntüden çıkmış, yerini o gün kampüste yaşanan diğer olayların sahneleri almıştı. Ancak iki genç de gözlerini ayırmaksızın ekranı taramaya devam ediyordu.

“Haklısın,” diye kabullendi Nesil. “Bana sorarsan kesin eminim. İnsan kendini görünce bir şekilde tanıyor. Ama sırf bilim insanı olarak düşünme alışkanlığımdan dolayı, aksi olasılığa trilyonda bir pay tanımak zorundayım. Yine de eğer düşündüğüm gibi haklıysam ve o ben ise, önümüzdeki günlerde olup bitecekleri çok iyi analiz etmemiz gerekiyor. Çünkü bu durumda belki şu anda kaçıncı çevrimi yaşadığımızdan bile emin olamayacağız…”

“… Ama bir sonrakini bundan beter etmesek iyi olur,” diye ekledi Doğay. “Bak, bu dediğime inanasın: Hazırlıksız yakalanır da olanların insafına kalırsan, insanın başına gelecekler çekilecek gibi değildir…”

5

2591 – Koloni Yerleşimi

Dik dur, dedi Asteğmen Arı kendi kendine. İrkilme. Gözünü bile kırpma. Karşındakine seni okuyacak malzeme verme.

Öyle de yaptı, hem de rahatça, hiç zorlanmadan. Aklının erdiği en küçük yaştan beri eğitildiği şeydi bu. Alışkanlık yerleşeli çok olmuştu.

“Senin kabul edilmen için bakire olman gerekli,” dedi karşısındaki garip kılıklı adam. “Sen bakire misin?”

Haydi canım sen de, diye düşündü Arı. Ciddi olamazsın. “Evet,” diye yanıtladı kısaca.

Adam uzun ve özenti bir cüppe giymişti. Eski ve köklü Arz kültürlerinin ruhani görevlilerinin havasını yansıtmaya çalıştığı her hareketinden belliydi. Silahlı muhafızlarına iki ayrı işaret verdi. Diğer kurban serbest bırakıldı: Gençlik çağlarını geride bırakalı fazla olmamış bir bilimciydi bu. Hiç hazırlıklı olmadığı şekilde ölümle tehdit edilmek onu sarsmıştı, yüzü bembeyazdı. Endişeyle olanları izleyen diğerlerinin yanına doğru yaklaştı. Bir grup araştırmacı ve bilim insanıydı onlar. Zor şartlar altında çalışmaya alışkındılar, ama insan kurban etme geleneğinin canlandığı bir yerleşim hiç biri için hesapta yoktu doğrusu.

Arı önce kendisine yaklaşan iki muhafıza, sonra güvenliğinden sorumlu olduğu araştırmacı grubuna baktı. Orta yaşlı toplumbilimciyi kurban olarak seçilmekten kurtarmak için başkaca yol bulamamış, son çare olarak özenti rahibe onu bırakıp kendisini almasını teklif etmişti. Yapabildiği tek şey zaman kazanmaktı aslında. Yalnızca kurban edilme sırası değişmişti. Rahip gruptaki kimseyi sağ bırakmayacaktı.. yani en azından niyeti öyleydi.

Arı muhafızların arasında tapınak kapısından geçirildi, dosdoğru sunak taşına götürüldü. Sırtüstü yatırılıp el ve ayak bilekleri güç alanlarıyla bağlanırken içi ürperdi. Kolları başının üzerine kaldırılmış, giysisinin önü göğüs uçlarını açıkta bırakmayacak kadar açılmıştı. Rahibin elinde mücevher işlemeli bir hançerle yaklaştığını gördü genç asteğmen. Başını çevirip bakmıyordu, ama seslerden anladığı kadarıyla tapınağın içi gittikçe kalabalıklaşmaktaydı. Yerleşim halkı kurban törenine katılmak için işini gücünü bırakıp koşturmak zorundaydı anlaşılan.

Arı orada ne kadardır yattığını kestiremiyordu. Rahibin yükselip alçalan sesiyle okuduğu dualar onu adeta hipnoza sokmuştu. Devam et, biraz daha zaman harca, dedi içinden. Ana gemiden bizi aramaya mutlaka başlamışlardır.

Derken süre bitiverdi. Rahibin tepesine dikildiğini, hançeri iki eliyle tutup ucunu acelesizce göğsüne yaklaştırdığını gördü Arı. Elinde olmadan kendini kastı, ama sabit bakışlarını rahibin gözlerinden ayırmadı. Eninde sonunda bitecek, diye hatırlattı kendine. Tek yapmam gereken sona erene dek beklemek…

Hançer göğüs kemiğinin ortasından itibaren cildini deldi. Aşağıya, karnına doğru ilerlerken arkasında hafif kavisli, kıpkırmızı bir yol bıraktı. Rahip iç organları zedelememeye özen göstermişti. Kurallar böyleydi. Onların kurbanın gövdesinden birer birer, zarar görmemiş halde çıkarılması gerekiyordu.

Arı kendi gırtlağından yükselen acı dolu çığlığı duydu. Bekle, dedi kendi kendine. Geçecek. Ahhh, sıkkk dişini… Sonra kalabalıktan yükselen sesleri ayrımsadı. Araştırma ekibinin üyeleri yakınlardaydı anlaşılan; aralarından birkaçının dehşet içinde soluğunu çektiğini işitebiliyordu. Yerli halktan gelen sesler ise hem korku, hem heyecan, hem de basbayağı zevk yansıtıyordu.

*İnsanın tabiatı böyledir,* dedi kafasının gerilerinden gelen bir ses. *Kendisini ilkel güdülerine bırakmış insan acı ve kan görmekten doyum alır.*

Arı beyninin ulaştığı derinliklerden kendisine uzanan yardım elini hissetti. En zor zamanlarında bile onun hep orada olduğunu hatırladı. Arkasının bu derece kollandığını farkedeli daha ancak birkaç yıl olmuştu…

Kalabalıktan gelen seslerin değiştiğini duydu, kafasını çevirmeye çalıştı. Yakınlarda bir yerde kuvvetli bir enerji atlaması hissediliyor, havanın adeta çatırdadığı duyuluyordu. Dawne gezegenindeki LANCET sistemi geldi gözünün önüne. Daha önce buna benzer bir sesi, LANCET’in zaman projektörü iniş koordinatı oluşturmak için çalışırken duymuştu. Belki de buradaki bilim ekibini kurtarmak için zaman operasyonuna girişmişlerdi.

Yoğun acı karşısında XND beynini adeta bir sis kaplar, rahat düşünmesini engellerdi. Arı hareketlenen, hatta panik halinde dalgalanan kalabalığı gözleriyle taramaya çalıştı, ama beyin sisi yüzünden fazla bir şey ayrımlayamadı. Gözlerini yumdu, açtı, bir daha yumdu. Derken birinin yanına geldiğini, aceleyle bağlarını çözmeye çalıştığını fark etti. Hafifçe doğrulmak için bir hamle yaptı… Ama karnında boydan boya uzanan yaranın gerilmesiyle yeni bir acı dalgası patladı.

Arı yanına gelen genç kızın bir şeyler söylediğini duydu, bir yandan da kendisini kucaklamaya çalıştığını hissetti. Beyninin onun ne dediğini bile anlamayacak kadar bulanmış olmasına içten içe şaşırdı önce… Sonra duyduklarını anlamamasının beyin sisi yüzünden olmadığını fark etti. Kızın ağzından dökülen sözcükler Standart Galaksi dilinde değildi, Arı’ya hiç de yabancı gelmeyen başka bir dildeydi. Üstelik Arı’yı kucaklayıp kaldırmaya değil, elindeki malzemeyi gövdesinin çevresine sarmaya çalışıyordu.

Genç kıza iri geleceğini, onun kendisini taşıyamayacak kadar ince yapılı olduğunu hayal meyal fark eden Arı, yaslanarak da olsa doğrulabilmek için çaba harcadı, ama başaramadı. Kulaklarına garip bir uğultu dolmuş, çevresinde yükselen mücadele seslerini boğmaya başlamıştı. Derken görüş alanı da bulanıklaştı, çevreden merkeze doğru yayılan bir karanlıkla kaplandı.

Böyle mi ölünüyor acaba, diye merak etti son kalan düşünce kırıntısıyla. Bu sefer tamam mı? Yolun sonuna geldim mi şimdi ben?

Derinliklerdeki sesin, *acele etme,* diye yanıt verdiğini hissetti. *Kan kaybı XND’leri öldürmez.*

***

2591 – Dawnian Bilimsel Araştırma Gemisi Guinan

“Var Eden aşkına, Aree,” diye söylendi sağlık subayı, gerginliğini dalga geçerek atlatmaya çalıştığını belli eden yandan çarklı bir sırıtışla. “Kendin kaşınmışsın resmen. Bu yaşa dek bakire kalmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bilmiyor muydun? Üstelik de kafası bulanmış bir kabile rahibine sırrını açık etmenin sırası mıydı?”

“Ona yalan söyledim,” dedi Arı. “Fazla özel sorular sormasaydı, ne yapayım?” Gözleri yarı kapalıydı, sesi kesikli bir fısıltı halinde çıkmıştı. Artık ağrısı dindirilmişti, ama yaşadığı travmanın etkisinden henüz sıyrılamadığı belli oluyordu.

“Ah, çok güzel,” dedi genç adam. “Herifin tanrısı fena halde kızmış olmalı.”

Arı’nın yarasının üzerini boylu boyunca derma-plast ile kapatmış, canı yanmadan kıpırdanabilmesi için malzemenin kanallarını anestezik sıvı ile doldurmuştu. Organik polimer yapısındaki bu malzeme ayrıca hem sterilite sağlayan antiseptik etkiye, hem de altındaki hasarlı dokuların iyileşmesini teşvik edici özelliğe sahipti.

Pansumanı bittiğinde hastasının test sonuçlarına son bir göz gezdiren sağlık subayı, diyagnostik tarama cihazının Arı hakkında ilettiği veriler karşısında başını hayretle iki yana salladı. “Bu kadar kan kaybından sonra hâlâ hayatta kalmaya utanmıyor musun sen?”

“Efendim?”

“Yok bir şey. Sana şaşmakla meşguldüm. Siz XND’lerin genetik tasarımında ciddi bir tutarsızlık var cicim. Doğuştan asker dediğin, normale göre yüzde 30 ila 45 oranında daha duyarlı sinir sistemi bulguları taşımaz… Çünkü belki bu seni uyanık bir veri toplayıcısı haline getiriyordur, ama aynı zamanda acıya duyarlığını da arttırıyor. Yani bir daha sen sen ol, bir koloni rahibi ile kurbanı arasına girme.”

“Tamam, bir daha sefere burnumu sokmam öyleyse,” dedi Arı halsiz halsiz. “O zaman elinde palavracı bir XND yerine ölü bir bilimcin olur.”

“Bu kadar uzun derma-plast harcamamış olurdum fena mı?” dedi subay, hiç istifini bozmadan. “Pekala. Şimdi dinlen. Seni ayakta görürsem bu kez yatman gereken yere bizzat ben mıhlarım, anlaşıldı mı?”

“Bak ne soracağım,” dedi Arı. “O genç kızın durumu iyi mi? Kimdi o?”

Kapıdan çıkmak üzere olan sağlık subayı, vazgeçip döndü ve kaşlarını çattı. “Hangi genç kız?”

“Bağlarımı çözüp yaramın çevresine o malzemeyi saran… O olmasaydı iç organlarımı yolda bırakıp öyle gelecektim herhalde. Ama genç kızı tanımıyorum. Kim olduğunu öğrenebilir misin?”

“Aree, sen neden bahsediyorsun? Her şeyin üstüne bir de halüsinasyonunla mı uğraşacağım şimdi?”

“Halüsinasyon değildi. Basbayağı bir insandı. Standart Galaksi dili kullanmıyordu. Konuştuğu dili daha önce bir yerde duyduğumdan kesin eminim. Oralarda birinin mutlaka onun hakkında bir bilgisi vardır. Ya sen sor, ya da kalkıp ben araştırayım, olur mu?”

“Sakın kımıldayayım deme,” dedi sağlık subayı. Arı’nın ifadesinden hiç de dalga geçmediğini görebiliyordu. “Hiç değilse bir süre dinlenmen gerekiyor. Senin için Kaptana gidip bunu ben soracağım. Anlaştık mı?”

Arı başıyla evetledi, rahatlayıp kendini yastığına bıraktı. O kızın konuştuğu dili, yıllar önce General Sinnon’dan kaçmak için geçmiş zamanda saklandığı Arz ülkesinde duyduğundan emindi.

Var Eden aşkına, Türkçe konuşan genç bir kızın o koloni yerleşiminde, hem de öyle bir anda ne işi vardı ki?

Paylaş

Yorum yapın