ZAMANDA KUŞATMA – 2

0

“Yanıma gel ve çantanı aç,” dedi Nesil, aniden kararını vererek. “Bana birkaç ders notu göster, hareketlerin sakin olsun.”

Delikanlı derin bir soluk alıp yutkundu. Çantasının kapağını çekiştirerek Nesil’e yaklaştı, küçük ve eski model bir elektronik defteri açıp tuşlarına bastı. Birlikte kenara doğru çekilerek bir süre notları inceler gibi durdular.

“Şimdi yavaş adımlarla, acelesizce kapıya doğru yürüyeceğiz,” dedi Nesil. “Şu yüzündeki korkmuş ördek ifadesini dağıtabilirsen ayrıca çok yardımı olur, tamam mı?”

Delikanlı bir an için gözlerini sıkıca yumdu, sonra hemen açıp önüne baktı. İçinden kendini fazlasıyla sıktığı belli oluyordu. Çehresine normal bir ifade takınmayı başardığında, “Tamamdır,” dedi. “Hayde gidelim.”

Kampüsün ana kapısına beş adım kalmıştı ki arkalarından yükselen bir sesle irkildiler. “Siz, ikiniz. Kapıdakiler. Durun orada.”

Nesil durdu, arkasına döndü. Kasklı ve zırhlı bir polis memurunun onlara doğru geldiğini gördüğünde yüreği adeta yerinden oynadı. Fazla belli ettik, dedi içinden. Böyle bir ortamda kim kenarda durup birbirine ders notu göstermeye kalkar? Gidip polislere omuz atsak daha az dikkat çekerdik herhalde.

“Kimlikleriniz lütfen,” dedi memur. Nesil kendisininkini hemen çıkarıp memura uzattı. Göz ucuyla delikanlıya baktı, onun da çantasının içinde kimliğini aramakta olduğunu gördü. Acaba kimliği var mı, yoksa arama numarasıyla zaman mı kazanıyor, diye düşündü içinden.

Polis memuru kol cebinden çıkardığı küçük bir cihazla Nesil’in kimlik çipini taradı. Tam delikanlıya dönecekti ki, kampüs içinde ani bir gürültü ve hareketlenme başladı. Birisi polis araçlarından birini ateşe vermişti.

Memurun kararsız kaldığı belli oluyordu. Hâlâ çantasını kurcalamakta olan delikanlıyı baştan aşağı şöyle bir süzdü. “Tamamdır,” dedi sonra, ikisine de dokunmaksızın, omuzlarından iter gibi bir hareket yaparak. “Lütfen kampüsü hemen terkedin.”

O dönüp yanan araca doğru koşar adım ilerlerken, Nesil ile delikanlı da aceleyle aksi yöne doğru yürümeye koyuldu. “Kimliğin var mıydı?” diye sordu Nesil, soluk soluğa.

“Yoktur,” dedi delikanlı. “Yanımda değildir. Hiç bir eşyam yanımda yoktur. Hepsi geldiğim zamanda kaldı…”

2

2591 – Gentürk Güneş Sistemi

Gentürk Güvenlik Teşkilatı karakol destek gemisi Başak-1 devriyesini tamamlamıştı. Sakin ve normal bir seyrin rahatlığıyla koltuğuna yayılmış olan nöbetçi subay, tarama cihazlarından birinden gelen uyarıyla irkilip doğruldu. Yaklaşan yabancı bir gemiyle ilgili veriler bir anda saldırı alarmına dönüşmüştü.

Nöbetçi subay direkt acil durum prosedürü başlattı ve gemi kaptanına durumu iletti. “Greko Birliği kruvazörlerinden biri üzerimize doğru geliyor Kaptan,” dedi şaşkınlığını hiç de saklayamayan bir ses tonuyla. “Silahları dolu ve ateşlemeye hazır. Mevcut rotaları bizi 15 dakika içinde karşı karşıya getirecek.”

“Haberleşme girişimi var mı?” diye sordu Kaptan Hürsu. Nöbetçi subay şaşırmakta haklıydı. Greko Birliği gezegenleriyle Gentürk Sistemi arasında son yüzelli yıldır hiçbir politik problem çıkmamıştı.

“Hayır Kaptan,” dedi subay. “Tüm haberleşme kanalları kapalı.”

“Onlara iletişim çağrısında bulunun,” diye emretti Kaptan. “Köprüye geliyorum.”

İki dakika sonra kayan kapılardan hızlı adımlarla içeriye girdi. Siyah düz saçları arkaya doğru taranmış, dikkatli bakışlı koyu renkli gözlere sahip, kırkbeş yaşlarında, atletik vücutlu bir adamdı. Nöbetçi subayın omuzunun üzerinden tarayıcı verilerini şöyle bir gözden geçirdi. “Son durum?”

“Henüz yanıt yok Kaptan.”

“Pekâlâ. Mesajımı iletin.” Hürsu derin bir soluk alıp söyleyeceklerini tasarladı, sonra sakin ve otoriter bir sesle konuştu. “Greko gemisi yetkililerinin dikkatine. Gentürk Sisteminden Başak-1’in kaptanı Hürsu konuşuyor. Mevcut rotanız ve silahlanma durumunuz tarafımızdan saldırganlık belirtisi olarak algılanmaktadır. Herhangi bir yanlış anlaşmanın sonuçlarına maruz kalmamak için lütfen tutumunuzun nedenini açıklayınız.”

Kaptan sözleri bittiğinde dönüp haberleşme konsolunun başındaki subayının yüzüne baktı. “Hala yanıt yok efendim,” dedi genç subay.

“Fikri veya önerisi olan?” diye sordu Hürsu. Aslında ne yapacağını, hangi adımları atacağını gayet iyi biliyordu. Yine de kriz anlarında zeki insanlardan alternatif fikirler dinlemeyi severdi. Önlerindeki ise oldukça tatsız bir durumdu. Greko ve Gentürk halkları arasındaki en son anlaşmazlık belki her iki neslin büyük-büyük ataları zamanında yaşanmıştı.

“Bizi bir Equidnus gemisi sanıyor olabilirler mi?” diye soruverdi alarmı ilk veren nöbetçi subay. Akla gelebilecek ilk sorulardan biriydi bu, zira kırkbir gezegenlik Equidnus Sistemi oldukça iddialı ve baskın hareketlere kalkışmayı seven bir kültür yapısına sahipti. Öte yandan Greko Birliği halkı, eski ana gezegen Arz’ın en köklü kültürlerinden birinden geldiğine inanır ve bu gerçeğe galaksi çapında saygı duyulmasını beklerdi. İki toplumun sık sık irade kapışmasına girmeleri neredeyse kaçınılmaz gibiydi. Equidnus ve Greko’ya ait askeri araçlar uzayda ne zaman karşılaşsa ‘it dalaşları’ yaşanır, karşılıklı gövde gösterilerine girişilirdi.

“Alıcı sistemlerinde arıza belirtisi görünmüyor,” dedi nöbetçi subay, tarayıcı verilerini bir daha araştırarak. “Kim olduğumuzun gayet iyi farkında olmaları gerek.”

“Uyarı ateşi yapmayı önerebilir miyim Kaptan?” dedi köprü güvenlik subayı.

“Torpidoları hazırlayın,” dedi Hürsu. “Emrimi bekleyin.”

Kaptan gözünü kumanda köprüsünün ekranına dikti ve Greko gemisinin tarayıcıların belirlediği görüntüsünü izlemeye başladı. Herkes soluğunu tutmuş, kaptanın emrini bekliyordu. Ancak iki gemi silahları birbirine doğrultulmuş halde burun buruna gelene dek Hürsu’dan ses çıkmadı.

Haberleşme subayının sesi gergin ortamda yankılandı birden. “Greko gemisinden iletişim çağrısı var Kaptan.”

“Ekrana verin.”

Adam boyu ekranda biri önde, ikisi onun iki tarafında duran üç kişinin görüntüsü belirdi. En öndeki kollarını kavuşturmuş, kısa kesilmiş sarı saçları fırça gibi dikili duran bir kadındı. Kadının kolları yıllardır ağırlık çalışmışçasına kaslıydı. Saç stili çekici görüntüsünü bozmuyor, tersine genel imajına göze ters gelmeyen bir katkıda bulunuyordu. Arkasında duran iki kişinin biri erkek, diğeri kadındı. Onun kadar iri yarı veya gösterişli tipler değillerdi, ancak onların duruşunda da yaptığı işi ciddiye alan bir hava hakimdi. Her üçünün de üzerinde Greko Uzay Güvenliği kuvvetlerine ait beyaz-gümüş renkli üniformalar vardı.

“Greko gemisi Dolfin’den Kaptan Serafin konuşuyor,” dedi fırça saçlı sarışın. “Sizinle bir kavgamız yok. Ancak sizi geminizde barındırdığınız tehlikeli bir katile karşı uyarmak zorundayız.”

“Neredeyse size ateş etmek üzereydik Kaptan Serafin,” dedi Hürsu. “Yok yere büyük bir tehlikeyi göze almışsınız. Gemimde bahsettiğiniz türden birinin bulunmadığına kesinlikle eminim.”

Serafin’in gözleri öfkeyle parladı. “Yaklaşım biçimimiz için üzgün olduğumu söylemek isterdim, ama o kasap ruhlu Equidnus askerini aranıza kabul etmekle büyük hataya düşmüşsünüz.”

Hürsu şaşkınlığını belli etmeden kimden bahsedildiğini anlamaya çalıştı. Gemide Equidnus ile uzaktan yakından ilgisi olan tek kişi orada doğup büyümüş, ancak orayı yıllar önce terketmiş olan koordinasyon subayı Mekim idi. Hürsu’nun bildiği kadarıyla genç kadın kardeşleriyle birlikte Equidnus yurdunu tam anlamıyla ardında bırakmış ve Dawne gezegenine göç etmişti. Hatta şu anda Gentürk ekibinde Dawnian Güvenlik Teşkilatını temsil eden bir konuk olarak görev almış durumdaydı.

“Onu ve onun cinsinden olanları gerekirse teker teker avlamaya and içtim,” diye devam etti Serafin. “Equidnitlerin alçaklıklarından dolayı muzdarip olan halkımın desteği arkamdadır. Aşağılık Equidnus generali Sinnon’un klonlatıp ürettiği XND genotipli ölüm makinalarından birinin geminizde iç koordinatör olarak görev yaptığına dair kesin istihbarat aldık. Galaksi Hukuku adına mahkeme emriyle verilen cezasının infazını gerçekleştirmek üzere onu bize teslim etmenizi talep ediyoruz.”

Hürsu kulaklarına inanamıyordu. Elini hafifçe kaldırarak “Orada durun bakalım…” diyecek oldu.

“Cezasının infazından sonra XND klonu size iade edilecektir,” diye devam etti Serafin amansızca. “Karşı koyduğunuz taktirde zor kullanmak mecburiyetinde kalacağız. Ayrıca mahkeme emrine karşı gelmekten dolayı siz ve tüm gemi mürettebatınız hakkında da yasal işlem başlatılacaktır.”

“Bana herhangi bir mahkeme emri ulaşmadı,” dedi Hürsu sükunetini bozmadan. “Bu konuda diplomatik kanallardan gelen en ufak bir talimat bile almadım. Bu şartlar altında personelimin bir üyesini elinize teslim etmemi nasıl beklersiniz? Hele de ‘infaz’ gibi bir sözcüğü telaffuz etmişken?”

“Size söyledim, Kaptan Hürsu,” dedi Serafin. Standart Galaksi dilini Greko aksanıyla konuştuğundan dolayı “ü” ve “u” harflerini ardı ardına sıralarken zorlanıyordu. “Mahkeme emri gerçekleştirildikten sonra kuzu postuna bürünmüş çakalınız size canlı olarak ve beden bütünlüğünden hiçbir şey eksilmeden iade edilecektir. İtiraz etmek için geçerli hiçbir nedeniniz yok.” Hürsu göz ucuyla köprü kapısından içeriye giren Mekim’i farkederek ona doğru döndü. “Görüntü alanının dışında kalın lütfen,” diye emretti koordinasyon subayına. Serafin’in bunca nefretle bahsettiği hedefini görüp odaklanmasını istemiyordu. “Zamanımız yok Kaptan,” dedi Mekim. Greko kaptanı kadar kaslı ve uzun boylu görünmese de, zamanında epey sıkı bir fiziksel eğitim aldığı belli olan bir kadındı. Şu anda çene hizasına kadar uzanan koyu renk dalgalı saçları belki vaktinde tıpkı Serafin’inkiler gibi alabildiğine kısaydı… Belki bir zamanlar çok farklı bir ifadeyle bakan yüzü şimdi inanılmaz bir yorgunluk yansıtıyordu. Hatta duruşunda bile karşı tarafın hakkını teslim etmeye hazır bir çökkünlük hissedilmekteydi.

“Serafin’i tanırım,” diye devam etti konuk koordinasyon subayı. “Zamanında generalimin emriyle onun erkek kardeşini ve birçok başka Greko vatandaşını öldürmüştüm. Beni ele geçirmek uğruna Başak-1’e saldırmaktan çekinmeyecektir.”

Kaptan Hürsu keyifsizce içini çekti. Ekrandaki Greko subaylarının kollarını kavuşturmuş halde sabırla beklediklerini görüyordu. Kendisine tanınan zamanı kullanmak üzere görüntü alanının dışına çıkıp Mekim’in karşısına geçti. Başıyla ekranda bekleyen Serafin’i işaret ederek sordu. “İnfaz derken neden bahsediyor?”

Mekim sıkıntıyla başını iki yana salladı. “Bilmiyorum Kaptan. Ama beni öldürmeden iade edeceğini açıkça belirtti.”

“‘Canlı ve tek parça halinde’… Bahsettiği tanıma seni bitkisel hayata sokmak da uyuyor. Bu gemi ve mürettebatın her biri benim sorumluluğumdadır. Böyle bir saçmalığa göz yummaktansa Equidnus-Greko çekişmesinde tarafsızlığımı kaybetmeyi yeğlerim…”

“Sizi anlıyorum Kaptan,” dedi Mekim. Koyu renk gözlerindeki ifade kendisinin yaratmadığı, ama içinden de çıkamadığı bir ikilemin acısıyla doluydu. “Yerinizde olsam ben de aynen böyle düşünürdüm,” diye devam etti. “Ancak benim yüzümden her iki taraftan da bir tek kişiye bile zarar gelmesi bana çok ağır gelecek. Eski defterleri kapattım ve artık tek bir ölümden dahi sorumlu olmak istemiyorum.”

* * *

2018 – Ataköy

“Tamam baba, merak etme,” dedi Nesil bıkkın bıkkın. “Gece kapımı kontrol etmeden yatmam. Anneme de söyle merak etmesin, beslenmeme dikkat ediyorum.”

“Yanaklarının nasıl içeri göçtüğünü görürse hayatta inanmaz,” dedi babasının cihaz ekranındaki görüntüsü. Sonra gözlerini kıstı, şakacı bir sesle devam etti. “Yahu, acaba fazla mı öğüt veriyoruz biz? Yoksa benim kızım büyümüş filan mı?”

“Aslında biraz öyle,” dedi Nesil gülümseyerek. “Ama ebeveynlere çocukları asla büyümüş gibi gelmezmiş, biliyorum.”

“Yaa, sorma,” dedi babası. “Biz de aynı dertten muzdaripiz işte. Sınavının iyi geçmesine çok sevindim. Kendine dikkat et, tamam mı? İstediğin bir şey var mı?”

“Yok baba, her şeyim tamam,” dedi Nesil. “Siz de kendinize dikkat edin.”

Odanın bir köşesinde, görüntülü telefonun menzili dışında oturan delikanlı, gözlerini kucağına koyduğu ellerine dikerek şöyle bir içini çekti.

“Gelelim sana,” dedi Nesil, cihazın bağlantısını keser kesmez. “Ne oldu?”

“Bir şey yoktur. Babanla yaptığın konuşma hoş geldi.”

Nesil bir an için dönüp cihazın artık boşalmış olan ekranına baktı. “Ha, o mu? Beni özlüyorlar sanırım…” Sonra bakışlarını yine gence çevirdi. “Bak kardeş, seni aceleye getirmek istemem, ama konuşmamız gerekiyor.”

“Biliyorum.”

“Eğer sakıncası yoksa yanıtlamanı istediğim bir çift sorum var. Bir: Rüyamda ne işin vardı? İki: Kimliğinin nerede kaldığını sorduğumda bana ne demiştin?”

“Rüyanda mı?” dedi delikanlı şaşalayarak. “Ne rüyası?”

“Evet,” dedi Nesil. “Dün gece senin biraz daha genç halini rüyamda gördüm. Öyle hemen unuttuğun rüyalardan değildi, etkili bir şeydi, ter içinde uyandığın türden. Ve lütfen bana bilmiyorum deme, yoksa meraktan çatlarım.”

Delikanlı bir şey söylemek üzereymiş gibi ağzını açmışken durakladı, yutkundu, vaz geçip sustu. İkisi de sessizlik içinde bir an birbirlerine baktılar.

Nesil ellerini beline koydu, soluğunu sıkıntıyla dışarıya üfledi. “Hay Allah. Peki rica etsem bana adını söyleyebilir misin? Yoksa onu da mı bilmiyorsun?”

“Dalga geçmesen de olurdu,” dedi delikanlı. “Adım Dogay.”

“Dogay.”

“Yok. Do-ğay.”

“Hangi bölümdesin?”

“APB’denim.”

Nesil’in gözleri kısıldı. Kendi üniversitesinin Atomaltı Parçacık Bilimleri bölümünde okuyan herkesi aşağı yukarı tanırdı. “Peki ben seni daha önce niye hiç görmedim? Yeni mi başladın diyeceğim, ama birinci sınıfları da tanırım. Hepsinin deneylerinde gözlemcilik etmişliğim vardır.”

“Görmedin, ama göreceksin,” dedi Doğay. “Bunu anlatmanın daha kolay bir yolu yoktur… O yüzden zor yoldan deyivereceğim. Gelecek yıl sen son sınıfta olacaksın. Ben de fakülteye yeni gelmiş teorik fizik öğrencisi olacağım. Benim deneylerimden birinde gözlemci olarak seni verecekler. Bir kaza yaşayacağız. Ben kendimi dört yıl öncesine gitmiş bulacağım…”

“Nee?” diyecek oldu Nesil şaşkınlıkla. “Dur bakalım orada–“

Doğay elini kesin bir hareketle dur der gibi kaldırıp sözüne devam etti. “İzin veresin de bitireyim diyeceğimi. Orada bunu anlatmaya çalışacağım ama derdimi kimse dinlemeyecek. Beni bir akıl hastanesine tıkacaklar. İlaçlar verecekler, kafam karışacak, derken kendimi geri toplamam iki yılı bulacak. Onca korkumu, öfkemi, özlediklerimi, isyanımı filan bir kenara bırakıp, hastanedekilere kendimi iyileşmiş gibi göstermeye muvaffak olacağım. Beni rahat bıraktıklarında ilk iş, devletin beni yerleştirdiği yeri tepip ortadan kaybolacağım. Buraya dönecek, seni arayacağım. Yani işte şu anda yaptığım gibi.”

Nesil ağzını açık unutmuş olduğunu fark etti, kapatıp yutkundu. Delikanlıya öylece bakakalmıştı. Kaşları düşünceli bir ifadeyle yavaşça çatıldı. “Sana inanmamın bir tek yolu var,” dedi, parmağıyla odanın köşesindeki bilgisayar ünitesini işaret ederek. “Bana bahsettiğin deneyin içeriğini ve formülünü anlat.”

Paylaş

Yorum yapın