EVREN ASLINDA İŞTE BUNUN İÇİN KURULMUŞTUR

1

Uzay 1999 dizisinin kartallarını anımsayan var mı? Şekil değiştirip duran Maya isimli kızı? Kaptan König ile Doktor Helena Russell’ı? Acaba Ay’ı Dünya’dan kopartmakta acele mi etmişlerdi ne? Zira biz kendi “alternatif evrenimizde” onlarınkinin on sene sonrasına ulaştık, ama uydumuz Ay hâlâ Dünya yörüngesinde tıpış tıpış dönmeye devam ediyor… (Buraya gülme efekti yerleştirin.)

Uzay 1999‘u ve Zaman Tüneli‘ni izlediğimiz sıralarda henüz hepimizin televizyonları siyah-beyazdı… Zaman Tüneli‘nin çekildiği yıllarda görsel efektler henüz öylesine mütevaziydi ki, zaman yolculuğunu simgelemek için ellerinden gelenin en iyisi, ekranı birbirini takip ederek ileriye doğru daralan siyah-beyaz halkalarla doldurmaktı. Filmin kahramanları Doug ve Tony, kolları ve bacakları havada uçuşarak bu halkaların içinde savruluyordu.

25.Yüzyıl dizisinin Buck Rogers’ını da siyah-beyaz olarak izlemeye başladık, ama onun son sezonunda artık renkli televizyonlar neredeyse tüm evlerde belirmişti bile. Bir zamanlar siyah-beyaz izlediğimiz Galactica‘nın yıllar sonra yeniden ele alınmış versiyonu, cnbc-e ekranlarından bize ulaşıyor şimdi. Eskinin delişmen delikanlısı Starbuck’ın yerini, şimdinin delişmen kadın pilotu Starbuck almış durumda… Çünkü gün oldu, devran döndü, insanlar kadınları filmlerde artık süs olarak değil, etkin birer varlık olarak görmekten daha çok hoşlandıklarına karar verdiler. Cylonlar ise insana o kadar çok benzedi ki, arada neredeyse bir fark kalmadı…

Tabii arada Blake’in Yedilisi, Atlantis’ten Gelen Adam, Yıldız Adam gibi diziler de gelip geçti ekranımızdan. Zaman içinde hem kendileri gelişti, hem de izleyen bizleri geliştirdiler.

Hele bunların arasında bir Uzay Yolu fenomeni vardı ki, Gene Roddenberry’nin yarattığı aynı tema ve evren tasarımı üzerine ilki dört sezonluk, sonraki üçü yedişer sezonluk, sonuncusu da dört sezonluk olmak üzere beş ayrı film serisi çekildi. Ayrıca aralara serpiştirilmiş on adet Uzay Yolu sinema filmi mevcut.

Uzay Yolu serilerinden ilk ikisini ülkemizde de izledik. Kaptan Kirk ve Mr.Spock, Türkiye’de ilk tanıdığımız uzay maceracılarındandı. İkinci seri olan Uzay Yolu: Yeni Nesil, tüm bölümleriyle olmasa da epey bir miktarıyla ekranlarımıza konuk oldu. Kaptan Picard’ın nazik ama sağlam otoritesini; android Data’nın imkansız olduğunu bildiği halde sırf kendini geliştirmeye zemin hazırladığını düşündüğü için hedeflemeye devam ettiği insana benzeme çabalarını, büyük bir keyifle takip ettik.

Bunların dışında Uzay Yolu evreninin Deep Space 9, Voyager ve Enterprise serileri de çekildi ve neredeyse tüm dünyada sevilerek izlendi. (Halen bütün bu alt serilerin tüm sezon bölümlerini internetteki p2p paylaşım ortamlarından veya dosya paylaşım sunucularından bulup indirmek ve izlemek mümkün. Dvd’lere kaydedip arşivinizi bile oluşturabilirsiniz; her dvd’ye avi uzantılı dosyalar halinde yaklaşık 12 bölüm sığıyor…)

Ülkemizde yayınlanmaksızın gelip geçen bir diğer gelecekbilimci furya da beş sezonluk Babylon 5 olmuştu. Muhteşem İkili dizisindeki “Ajan Korkuluk” rolüyle tanıyıp sevdiğimiz Bruce Boxleitner, bu dizinin ikinci sezonunda Kaptan Sheridan olarak beliriyordu. (Babylon 5‘i merak edenler de internetten tüm bölümleriyle bulabilirler.)

Dünyada üç, hatta belki dört nesil bunları seyredip etkileri altında kalarak büyüdü. İyi de oldu.

İyi oldu, çünkü bu tür filmlerin bünyesinde çok önemli ve güzel mesajlar barınmaktaydı. Galaksiye yayılmış çok çeşitli ırklar, birbirine çok farklı gelen görüntüleri, kültürleri, yaşam tarzları, dinleri, huyları, davranışları ve öncelikleri ile birlikte yaşamak durumundaydılar. Bu farklılıklar yüzünden birbirlerine anlayışsızlık edip aralarında kapışmaya başladıklarında hem kendilerine, hem de çevrelerine büyük zararlar veriyorlardı. Ancak bu yüzden ağızları fena yanıp akılları başlarına geldiğinde, barış içinde bir arada yaşamanın değerini anlıyor ve bu yönde çaba harcamanın daha sağlıklı bir öncelik olduğunu akıl edebiliyorlardı.

Uzay Yolu serileri zamanımızın görsel teknoloji imkânlarıyla çekilse, galaksi ırkları arasındaki farklılıklar herhalde çok daha zengin biçimde ortaya konabilirdi. Yoksa örneğin Yeni Nesil bölümlerini ilk izlemeye başladığımda, kol, bacak ve gövde yapıları tamamen insansı olup, sırf burnunun üstünde veya alnında fazladan kıvrımlar olduğu için, veya saç yerine çamur sıvanmış gibi görünen bir kafa derisi taşıdığı için farklı ırktan saymak zorunda kaldığımız tiplemelerin bana yetersiz geldiğini hatırlıyorum. Irk farkını vurgulamak için çoğunluğu kafa anatomisiyle sınırlanmış ayırımları, herhalde zamanın film setlerinin bütçesi ancak bu kadarına izin verdiği için olduğu kadarıyla bırakmak zorunda kalıyorlardı. Nitekim beş seri arasında görsel efekt imkanları açısından en şanslıları olan Enterprise’da, nihayet anatomisi böceğinkine, dinozorlarınkine veya su canlılarına daha yakın uzaylı ırklar tasarlanabilmişti. Örneğin bu kez ırklar arası bir meclis salonunda, yerden tavana uzanan cam duvar arkasındaki odanın su ile dolu olduğunu görebiliyordunuz. Cama yaklaşan zekâ sahibi bir su canlısı, bu mecliste kendi fikrini belirtmek üzere kendine has sesler çıkarıyor ve söyledikleri Evrensel Çevirmen cihazı ile diğer meclis üyelerine iletiliyordu.

Ancak Uzay Yolu evrenindeki bu ırklar arasında, görüntülerinden çok daha önemli bir “aynılık” daha vardı: Psikolojileri. Sınırlı bütçeye rağmen olabildiğince geniş bir hayal gücüyle tasarlanan anatomik farklılıkları bir yana bırakıldığında, tüm bu ırklar psikolojik olarak, hatta toplum sosyolojisi açısından, tıpkı insanlar gibi davranıyor, insanlar gibi düşünüyor, insanlarla aynı şeyleri özleyip hedefliyor, insanlarla aynı hatalara düşüyorlardı. Motivasyonları ve öncelikleri insanlarınkiyle aynıydı. Hâlbuki aynı dünya üzerinde yaşayan bir karınca ile insanın evreni algılama biçimi arasında bile bu kadar fark varken, galaksinin iki ayrı köşesinde belki bambaşka gaz atmosferleri soluyarak (ya da yiyerek) yaşayan farklı zekâ biçimlerinin, insanlarla aynı güdüler tarafından yönetilmemesi gerekirdi. Hatta belki zaman zaman onların davranış ve motivasyonları insanlara, insanlarınki de onlara pek saçma veya anlaşılmaz gelmeliydi… Tabii eğer tam anlamıyla gerçekçi bir evren tasarımı hedefleniyorsa…

Bu noktada Uzay Yolu‘na ve benzerlerine negatif eleştiri getiriyormuş gibi görünebilirim, ama yapmaya çalıştığım kesinlikle bu değil. Çünkü bu filmlerin senaryo, tema ve mesajlarının iç dünyamıza verdiği büyük zenginlik, geri kalan tüm yetersizlikleri ve “idarelik” durumları affettirmeye bol bol yetiyor da artıyor bile… Sonuçta tıpkı film seti bütçesinin ve fiziksel imkânların getirdiği sınırlar gibi, bu serilerin insan seyircilere hitap etmek ve kendilerini ticari olarak idame ettirmek gibi yükümlülükleri de vardı, kaçınılmaz olarak… Bu yüzden sanatsal ve teorik ideale ellerinden geldiğince yaklaşmaya çalıştıkları halde yer yer kısa düşmelerini hoş görmek gerekiyor.

Ve bütün bu hengâmede gözden kaçırılmaması gereken en önemli “güzelliği” vurgulayalım şimdi: Uslanmaz maço Kaptan Kirk, güçlü ve centilmen Kaptan Picard, prensip sahibi ve müşfik Kaptan Sisko, kararlı ve anlayışlı Kaptan Janeway, yorgun savaşçı ve öncü Kaptan Archer, Uzay Yolu kaptanlarında nesillerdir görmeye alıştığımız önemli özellikleri hep birlikte sergilemekteydiler. Kendilerini ilkel insani güdülerin (saldırma, korkma, hakim olma, yönetme, sahip olma, başkasını harcayarak getiri sağlama gibi) kontrolüne bırakmayı reddediyorlardı. Kendilerine mukavemet edemeyecek durumdaki her canlıya karşı ilk refleksleri, müşfik ve hatır sayar biçimde yaklaşım sergilemekti. Güç gösterme biçimleri, eğer fırsat varsa, düşmanı ezerek değil, ihsanda bulunarak tezahür ediyordu. Onların bu tutumları mürettebatlarına da yansıyor, ortaya bulabilseniz içinde yaşamayı kesinlikle isteyeceğiniz bir topluluk yapısı çıkıyordu.

Uzay Yolu senaryolarında genelde, bireylerin çıkmaz görünen ikilemlerle karşılaşma ve bunları en az hayal kırıklığı üretecek şekilde çözme öyküleri anlatılıyordu. Sıradan şartlar altında fazla önem verilir hale geldiği için yolları tıkayan bazı tutumsal ve düşünsel gereksizliklerin, uzayda farklı önceliklerle yaratılan yaşam atmosferlerinde iyot gibi ortaya çıkıp ayıklanabilmesiyle, bireyler tamamen “insan yapısı” üzüntü ve hayal kırıklıklarının arasından yol bulma şansı yakalıyor, tercihlerini daha sağlıklı ve özlenir sonuçlar üretecek şekilde yapabiliyorlardı. Ülkemizde tüm dünya üretimlerini izleyemedik tabii… Ama iş seyircilerin çağrışımsal yetilerine daha isabetle seslenmeye ve yapıcı düşünce tarzı örnekleri sergilemeye geldiğinde, Uzay Yolu dizi senaryolarından daha güçlüsünü şahsen tanımıyorum.

Gelelim bütün bunların ışığında günümüz gerçeklerini değerlendirmeye…

Gene Roddenberry’nin vaktinde sırf izleyicilerini etkilemek için içgüdüsel olarak uzanıp yakaladığı Uzay Yolu temasına, filmlerin gösterildiği tüm ülke insanlarının yanıtı son derece pozitif olmuştu. Çünkü ülkelerin “yönetme taliplisi” zevatının düşünce tarzının aksine, insanlar farklılıklara rağmen ortak bir zemin bularak barış içinde birlikte var olma fikrine son derece sıcak bakıyorlardı. Aslına bakarsanız, dünyanın “böl ve yönet�cilerinin verdiği gazın etkisinden kurtulabildikleri normal zamanlarında hâlâ da öyle düşünüyorlar.

Şu sıra ülkemizde tüm toplumumuz adeta derin bir uykudan uyanır gibi, aslında yıllardan beri burnunun ucunda duran şeyleri fark ediyor ve yeni değerlendirmeler yapıyor. Yıllardır hayatın bir parçası sanıp doğal karşıladığımız birtakım verilerin, aslında kendi aramızdan çıkmış “yönetme hastaları” tarafından şekillendirilmiş ve bizlere öyle sunulmuş olduğunu görüyoruz.

Aslında bütün bunlarda da şaşılacak bir şey yok… İnsan toplumlarında daima birileri diğerlerinden daha kurnaz, hızlı ve kıvrak zekâlıdır. O birileri bu avantajlarını, diğerlerini boş anlarında gafil avlayıp rahatça yönlendirmek için kullanır ve bu yolla yönetme konumuna geçerler. Ancak diğerlerine fark atıp topluluğun başına geçmekte sergiledikleri kıvraklığı, yönettikleri toplumu barış ve huzur içinde idame ettirmekte gösteremeyebilirler, zira ikisi çok farklı yeteneklerdir. Bu iki tür yeteneğin aynı kişide tezahür etmesi ancak nasip ve şans işidir. İçinden böyle bir lider çıkarma talihine mazhar olan her toplum, o liderin etkisi altında kendi tarihinin altın sayfalarını yazma imkânı bulur. (Bilmem tanıdık geliyor mu?)

Hâlbuki yetisi sırf diğerlerini avucuna almaktan ibaret olup, geri kalan önceliklerini yalnızca ilkel tatminlerinin devamını garantilemek üzerine kuran lidercikler, malum itkilerin rüzgârına kapılır ve kendilerini de, yönettikleri toplumu da karartır, umutsuzluğa boğar, rezil rüsva ederler. Türk toplumu olarak geçtiğimiz seksen yıla şöyle bir baktığımızda görüyoruz ki, Atatürk’ümüzden sonra biz de genelde işte tıpkı böyle bireylerin etkisi altında kalıp toplumca kan kaybetmişiz.

Liderciklerimizin yaptığı en büyük hatalardan biri, millet olarak “çeşitliliğimizi” yok etmeye kalkışmak olmuş. “Tek tipleşmeye” müsait olmayacak kadar farklı kalanlarımızı aramızdan süzüp temizlemek için girişmedikleri rezillik kalmamış. Farklı dinlerine, farklı kültürlerine, farklı alışkanlıklarına rağmen pekâlâ barış ve keyif içinde bir arada yaşamayı başaran güzel bir toplum mozayiğini, tüm renklerini ve katmanlarını umursamazca ve acımasızca yok edip sap gibi, saman gibi, tatsız tuzsuz bir hale getirmişler.

Şimdi fark ediyoruz ki aslında böylesi “daha iyi, daha özlenir” olmaktan çok uzak. Kendi içimizden çıkan liderciklerin de aracılığıyla farklılıklara karşı öylesine tahammülsüz hale gelmişiz ki, kendi “toplu kabul ve takdir” kriterlerimizin dışında kalan herkesten büyük rahatsızlık duyuyoruz. Hatta sırf rahatsız olmakla kalmıyor, onlardan paranoyakça korkuyoruz. Farklılıklarını norm haline getirip bizi marjinal durumuna düşürürler ve boğarlar diye korkuyor, savunmaya geçiyor ve önce biz onları boğalım diye inanılmaz bir baskı uyguluyoruz.

Peki, ne mi yapalım?

Her şeyden önce, “liderciklerin” içimizde farklılıklara karşı yarattığı şu engin korkuyu bir inceleyelim. “Toplu kabul ve takdir” kriterlerimizi, farklı olanları yok ederek zararsız hale getirmeye değil, farklarına rağmen birlikte huzurla ve mutlulukla yaşayabilmeye göre yenileyip, daha insancıl ve müşfik bir yapıya kavuşturalım. Ne Hıristiyan’ın, ne Müslüman’ın, ne Yahudi’nin, ne diğerlerinin huyu suyu, giysisi, davranışı, konuşma tarzı, yaptıkları ve yapmadıkları bize garip gelmesin. Bütün bunları hayatın normları arasına katıp doğal karşılayalım, birbirimize içinde rahat edeceğimiz alanlar bırakıp omuz omuza huzur içinde yaşayalım. Tıpkı Uzay Yolu veya Babylon 5 evrenlerindeki, dış görüntüleri ve fizyolojileri bile birbirini tutmadığı halde, aynı ortamda birbirlerine saygı duyarak, iş ve güç birliği içinde yaşayıp çalışmayı başaran farklı ırklar gibi.

Ha, aralarından huzuru sarsacak bozuk niyetlisi de çıkmaz mı? Çıkar elbette. Her ülkenin, dinin, kültürün, ırkın mensupları arasından iyisi de çıkar, kötüsü de çıkar. Hatta iş iyiliğe-kötülüğe geldiğinde tek bir insanın bile günü gününe uymaz; kendini ilkel güdülerine kaptırıp başkalarını ezmeye kalktığı da olur, aklını başına toplayıp daha sağduyulu davranmaya çalıştığı da olur.

Zaten işin sırrı da burada… Kimseye söylemeyin, hep beraber aramızda kalsın. Bu dünyanın sırrı iyileri kötülerden korumak değildir… Onun yerine insanların kendi iyi tarafını, kendi kötü tarafından korumaktır.

Bu nasıl mı olur? Her olaya, her duruma bu açıdan yaklaşıp değerlendirme yaparak ve duruma göre bir yolu bulunarak… Kulağa karmaşık geldiğine bakmayın, değildir. Böyle düşündüğünüzde öncelikleriniz bir parça değişir. Prensiplerin insana hizmet için kurulduğunu hatırlar, prensip adına insan harcamayı doğru bulmamaya başlarsınız. Daha doğrusu, sırf yarın bir başkasının prensiplere daha kolay delik açmasından korktuğunuz için bugün haketmeyen birini prensip ağırlığı altında ezmezsiniz, çünkü vakti geldiğinde gerekli ayırımı yapabileceğinize dair içinizde cesaret olur. Çekinmezsiniz.

Aynı cesaret, sizin de gücünüzü ihsanınızda göstermeyi daha doyurucu bulmanıza zemin hazırlar. Karşınızdaki hasımın kötü tarafını ezip geçerek değil, iyi tarafıyla ittifak kurarak ilişkiler geliştirmeyi öne koyarsınız. O zaman iyi tarafına ulaşamadığınız bir saldırgana hakettiği dersi verdiğinizde hem sizin vicdanınız kendini güçlü ve rahat hisseder, hem de çevrenizin itirazını değil desteğini görürsünüz. Hatta siz bu hüsnüniyeti ortaya koyduktan sonra, düşmanınız daha dişli çıkıp size zarar vermeyi başarsa bile, hem sizin kendinize olan saygınız, hem de çevrenin size olan saygısı, hiç bir kuvvetin uzanamayacağı güvenli ve güçlü bir noktada korunma imkânı bulur.

Dünyaya bu gözle baktığınızda, karşınıza çıkan her şeyi inanılmaz bir belirginlikle göreceğinizden hiç kuşkunuz olmasın.

Paylaş

1 Yorum

  1. avatar

    teşekkürler,konu il eilgili alakanıza,bazı şeyleri görebilmenize.çok önemli dizilerdi bunlar.Kung-fu Colombo-Bonanza-Kaçak gibi.

Yorum yapın