KELT MİTOLOJİSİ: SON FİANNA OSSİAN – 6

0

Eithne, yaşlı adamın anlattıklarını heyecan ile dinlemeyi sürdürdü. Sonsuz gençlik ülkesini gözünün önünde canlandırabiliyordu. İşte tam hayal ettiği gibiydi, kimsenin acı çekmediği, hayal kırıklıklarının ve ölüm asla olmadığı, her şeyin yıpranmadan sonsuza kadar genç ve taze kalabildiği güneşli topraklar.

Eithne, aslında çok uzun zamandan beri; yaşlı adam ile konuşmadan seneler önce bile bu ülkeyi bildiğini ve hayal ettiğini anladı. Daha ufak bir çocukken annesi, kızıl saçlarını tararken anlattığı peri hikayelerinde, daha sonra akşamları babasının eve gelmesini beklerken pencerenin kenarına oturup tepeleri izlediğinde, kilisede papaz vaaz verirken kendisinin dalıp kurduğu düşlerde, ormandaki sessiz açıklıkta eski dikili taşların arasında uykuya daldığında, hep Tir na n-Og diyarını ve onun sakladığı mucizeleri düşündüğünü anladı.

Biliyordu, bu anlatılanlar asla gerçek olamazdı, periler, sonsuz mutluluk toprakları, hayallerin ötesinde bir aşk, diğer mucizevi şeyler sadece bir düştü. Ama yine Eithne onlara inanmayı seçiyordu, belki diğer insanlara bu aptalca ve yararsız gözükebilirdi ancak onlarda Eithne’nin hissettiklerini anlayabilseler, ona hak verirlerdi. Niye, insan gerçek olmadığını bile bile bir şeye inanamazdı? Kim koymuştu bu kurallı; kim söylemişti bunu? Hayır, inandıkları bir düş, bir yalan olsa bile, eğer o bunları yüreğinde hissedebiliyor ve ona verdikleri pırıltı ile ruhunu doldurabiliyor ise hepsi gerçekti. Hatta bu acı dolu, gri ve üzgün dünyadan çok daha gerçekti.

Eithne, şimdi Yaşlı Ozan Connal’ı anlıyordu. Yaşlı Ozan bunca senedir, tüm köylülerin anlattıkları ile alay etmesine ve ona deli demesine rağmen; inatla öykülerini anlatmayı sürdürürdü ve Eithne hep bunun nedenini merak ederdi ama şimdi biliyordu ki ozan da pırıltıyı hissedebilenlerdendi. Eithne, önünde ki yatakta yatmakta olan yaşlı adamın gözlerinde ki garip bakışın nedenini anladı, bazen Ozan Connal’da öykülerini anlatırken aynı şekilde bakardı, hatta ölmeden önce annesinin gözlerinde de kızıl saçlarını tararken aynı bakışı yakaladığını hatırladı.

Adının Ossian MacCoul olduğunu söyleyen, yaşlı adam yattığı yerden Eithne’yi izliyordu. Sanki genç kızın düşündüklerini duymuş gibi gülümsedi ve elini tuttu, Eithne’de ona bir gülümseme ile karşılık verdi, ancak hüzünlü bir gülümsemeydi bu. Yaşlı adamın zamanından beri ne kadar çok şeyin değiştiğini ve ne yazık ki ne kadar çok şeyin unutulduğunu yaşlı adama anlatıyordu.

Yaşlı adam başını öne doğru eğdi, daha sonra ise derin bir nefes alarak ,umursamaz bir gülümseme ile tekrar anlatmaya koyuldu;
“Dediğim gibi kaleye yaklaştıkça, neşe içinde şarkılar söyleyen insanları gördüm, müzisyenler flütlerini çalıyordu ve dost canlısı güzel kuşlar onlara eşlik edip insanların arasında uçuyordu. Meydan boydan boya rengarenk çadırlarla doluydu, her birinin içinde sayısız mucize saklıydı. Trompetlerin sesleri havayı doldurdu, tatlı ve ilham vericiydiler. Aşkım Niav’a dedim ki; ‘Bir festival sırasında geldik galiba.‘ ”

” ‘Hayır, tüm bu insanlar seni, yeni prenslerini karşılamak için buradalar.’ ” Diye cevap verdi ve atımızı, küçük bir tepeden aşağıya, meydana doğru giden gümüş renkli yola doğru sürdü. Biz ilerledikçe, neşeli çocuklar öne çıktı ve ellerinde ki sepetlerden ayaklarımızın altına çiçekler serptiler. Herkes gülümsedi; çocuklar, parlak renklerin içinde ki delikanlılar, ipek elbiseler giyen genç kızlar, yaşlı insanlar.

Aşkım Niav ile birlikte meydanda geçip, kalenin asma köprüsüne vardık. Saf gümüşten yapılma parlak asma köprü, içinde siyah ve beyaz renkli kuğuların yüzdüğü kanallın üzerine doğru açıldı. Gökkuşağından bayrakların altından geçerek, beyaz kalenin kapılarından içeri girdik. Kalenin açıklığında, bir atın üzerinde, Niav’a çok benzeyen yaşlı bir adam duruyordu. Niav, onu büyük bir sevgi ve saygı ile selamladı;

‘İşte baba. Ödülüm ile birlikte geri döndüm, Ossian ile birlikte.’

Kral başı ile onayladı. ‘Gelin onu, tanıtmamız lazım‘ dedi. Ve beraberce içeri girdiğimiz kapıdan geri döndük ve gümüş asma köprünün üzerine geldik. Trompetler çalmaya başladı ve insanlar gülümseyerek öne çıktılar. Meydanın çimenleri üzerinde durduk ve Kral atından indi. İnsanlara doğru döndü ve dedi ki; ‘Bu gün yeni bir prensiniz oldu. Sevgili kızım Niav Cinn-Oir okyanusun ötesinden büyük bir avcı, aşık olduğu savaşçı-ozan ile geri döndü. Ayağını bu toprağa deydiği andan itibaren, O sonsuz gençlik diyarının efendisi olacak.’

O zaman Aşkım Niav, eğerin üzerinde bana doğru döndü, ve gözlerimin içine bakarak dedi ki; ‘Ayağın yere değdiği anda, bu toprağın yönetici olacaksın. Emrinde ki ulu savaşçılar ile avlanacaksın, benimle birlikte güleceksin, halkımız ile birlikte mutlu olacağız. Her bir cümlen sanki dünyanın en güzel müziğiymiş gibi alkışlanacak- ama tüm bunlar sadece bu ülkede sonsuza kadar sürebilir ve senin olabilir.’

Bu sözler üzerine ben başımı kaldırdım, Aşkım Niav’ın ellerini ellerime aldım ve bir kez daha yeminimi tekrarladım; ‘Buraya seninle birlikte geleceğime dair sözümü verdim. Ben bir Fianna savaşçısıyım. Ben, Sonsuz Gençlik Diyarı’nın efendisi olacağım ve sende benim karım olacaksın, ama ben hep Ossian olacağım; tepelerde ve göl kıyılarında ve büyük ovalarda babası ve dostları ile gezen; dağ rüzgarları kadar özgür; ozan ve savaşçı ve avcı. Hiçbir şey bunu değiştiremez.’ ve Niav daha tek bir kelime edemeden, gümüş nallı attan indim.

Ayağım taze çimenlere değer değmez, birden değiştim. Tenim rengi açıldı ve tıpkı Niav’in ki gibi genç ve taze oldu. Alımda ki kırışıklıklar yok oldu; gençleştim, saçlarım aydınlandı ve gürleşti. Omuzlarım daha da genişledi, endamım daha da uzadı ve benden çevreme sanki bir ışık yayılmaya başladı.

Av kıyafetleri giyiyordum, kalın kumaştan bir tunik, üzerinde kısa yün bir pelerin ve dizlerime kadar sağlam deri sandallar. Onlarda değişti. Tunik, damalı parlak mavi ipeğe dönüştü, pelerin canlı safrandan yakası altın tokalı bir hale geldi ve giydiğim sandallar saf altın oldu.

Kalabalık, neşe içinde kutlamaya başladı. Kral önce beni kucakladı, daha sonra ise Niav’in atından inmesine yardım etti. Niav, yanıma geldi ve gözlerimin içine bakarak gülümsedi. Bende onu kollarıma aldım ve öptüm; tüm ülke buna alkış tuttu. Trompetler çaldı ve kral halkına şölen için hazırlanmalarını söyledi.

Niav ve ben, gümüş asma köprüden geçerek tekrar şatonun içine girdik. İlk geldiğimizde sahilde bizi karşılayan atlıların lideri olan genç bizi bekliyordu, hala elinde cam kalkanı vardı.

Bana yaklaşıp, selam verdi ve dedi ki; ‘Ben sizin subayınızım. Tüm isteklerinizin yerine getirilmesi ile ben ilgileneceğim. Siz dinlendikten sonra nehrin aşağısında ki ahırlara gideceğiz ve atınızı seçeceğiz. Daha sonra yeni kılıcınızı ve mızrağınızı bitirdiğimiz cephaneliğe gideceğiz, sonra yüz kadının sadece sizin için dikiş diktiği terzihaneye. Sonra ise seçtiğiniz müzik aleti sizin için her bir teli saf altından ve kılıcınızın kenarı kadar kuvvetli olacak şekilde yapılacak.’

Genç adamın yanından ayrıldık ve şatonun meydanını süsleyen bin bir renkli taşların üzerinde yürüyerek, geniş salona girdik. Merdivenlere vardığımızda Niav bana döndü; ‘Bu gün, düğünümüzden sonra babam Sessizlikler Diyarına gidecek. Uzun zamandır bunu yapmak istiyordu ancak görevleri buna izin vermiyordu. Sen ve ben onun yokluğunda ülkeyi yöneteceğiz.’

Merdivenlerin tepesinde ayrıldık. Hizmetkarlar beni geniş odama götürdü; orada beni sıcak bir banyo bekliyordu. Gülen yüzlü yaşlı bir kadın dışında tüm hizmetkarlar çekildi, o ise ben istedikçe banyoma sıcak su dökmek için kaldı.

Yaşlı kadına sordum; ‘Neden Gençlik Diyarında ki herkes sürekli gülümsüyor?’
Bana daha da tatlı gülümseyerek; ‘Neden gülümsemesinler ki?’ diye cevap verdi.
Sonra tekrar sordum; ‘Eğer burası Sonsuz Gençlik Diyarı ise neden yaşlı insanlar var?’
‘Buraya geldiğimiz zaman çok daha yaşlıydık ve o günden sonra hiç yaşlanmadık. ‘ cevap verdi.
‘Peki gençler ve çocuklar – onlar da mı hep aynı yaşta kaldılar?’ diye sordum.
‘Onlar bizim gelecekte olacağımız haldeler. Bir zamanlar onlarda yaşlıydı ama gençleştiler ve gençleşiyorlar, bu sayede en genç olanlar bir yaşlının bilgeliğine ve bir çocuğun zekasına sahiptir.’ diye cevapladı.

Banyom bittikten sonra yeni kıyafetler giydim ve odamın penceresine doğru yürüdüm. Kilometrelerce görebiliyordum – bağlarda ki meyve toplayıcılarının düğün için şatoya döndüğünü gördüm; rüyaların yetiştiği çiftlikleri; Sessizlikler ülkesini saklayan mor dağların üzerinde değişen ışığı gördüm. Ama yine de yüreğime geride bıraktığım ülkemin yeşil tepelerinin özlemi çöktü. Gözlerimi geldiğimiz yöne çevirdim; kıyıdan şatoya olan yol uzun sürmemiş olsa da ne bizi Gençlik Diyarına getiren deniz, nede ona doğru giden bir yol görünüyordu. Sanki hepsi birden silinip gitmişti….

DEVAMI GELECEK SAYIYA…

Onur “Saphena” Süer

Paylaş

Yorum yapın