KELT MİTOLOJİSİ: SON FİANNA OSSİAN – 5

0

“Ve böylece ben ve biricik aşkım Niav Cinn-Oir, sisler ile kaplı gölün üzerinde ilerlemeyi sürdürdük.” Diye devam etti yaşlı adam , kendisini yatağının başında dinlemekte olan kızıl saçlı genç kıza hikayesini anlatmaya.

“Göl denize uzun bir nehir ile bağlanıyordu ve biz gümüşten nalları olan sihirli atın üzerinde nehirden denize doğru yöneldik. Bazen sislerin arasından çiçekler ile kaplı tepeler ve sık ormanların manzaraları görünüyordu. Ağaçlar gittikçe sıklaşırken bazen güneş ışığı onların tepelerine takılıp nehir kenarında sihirli küçük gölgelikler yaratıyordu. Kuğular ve yaban ördekleri bu gölgeliklerden çıkıp, akan nehir ile yarışan atımızın üzerinden zarifçe uçup altlarında ki suya iniyordu. Sonra bir grup insanla karşılaştık; bir adam, iki çocuk ve bir yaşlı kadın, nehrin kenarında dolaşıyorlardı ama bizi gördüklerine dair hiç bir işarete bulunmadılar. O zaman anladım ki Ben, Niav, gümüş nalları olan atımız onların gözlerine görünmezdik.”

“Bacalarında aheste dumanlar çıkaran ufak kulübelerin yanından geçtik. Çocuklar nehire yapraklar döküp, oyunlar oynuyordu. Sonra bir an şaşkınlık ve heyecan ile durup bize baktılar ve suyun üzerinde dinlenen ördekler havalandılar ve nehri terk ettiler. Gençlik ülkesinin atını sadece genç olanların ve doğanın yaratıklarının görüp, duyabildiğini anladım.”

” Daha sonra nehir genişleme ve kenarında ki ağaçlar azalmaya başladı. Deniz kıyısına varmıştık. Kıyıda, güneş daha aşağıdaydı ve daha sıcak. Dönüp arkama, geride bıraktığımız tepelere doğru baktım; denizin sisi bir cep gibi onları sarmalamıştı sadece güneşin dosdoğru ışıldadığı üstler tarafları açıktı. Sislerin arasında, gümüş nalların tekmelediği mavi-siyah dalgaları hissedebiliyordum. Niav, dimdik oturuyordu, hafifçe öne doğru eğildim, sımsıkı tutuğu ellerimi, belinin etrafına doladım.”

“Sonra birden sisler aralandı, hızlıca koşan siyah bir ayı tarafından kovalan bir geyik belirdi önümüzde. Bilinçsizce ikisini de avlamak ister gibi onlara doğru döndüm ama Niav tek eli ile dikkatimi yolculuğumuza doğru döndürdü. Solumuza doğru, uzun kulelerinden bayraklar sallanan kocaman bir kale belirdi. Bir grup atlı yanımızdan yavaşça geçiverdi, en önlerinde koyu portakal rengi saten kıyafetler giymiş çok genç ve güzel bir kız dimdik atı ile ilerliyordu ve elinde sanki bir kraliçenin asasını tutuğu gibi altın bir elma tutuyordu. Ardında iki genç ve bir kır saçlı yaşlı adam onu saygı ile takip ediyordu. Adamlardan bir tanesinin beyaz bir pelerini vardı ve altından bir kılıç taşıyordu; diğerinin ise siyah bir pelerini vardı ve kılıcı gümüştendi. Onlarda suyun üzerinde at sürüyorlardı, genç kadın hariç hepsinin kahverengi atları vardı, onun ki ise siyahtı. Bir başka geyik belirdi fakat bu sefer bir kulağı kırmızı diğer beyaz olan bir köpek tarafından kovalanıyordu. Ben bu görüntüler yüzünden şaşırmış ve anlamlarını düşünürken, Niav merakımı sezmiş gibi bana döndü, “Soru sorma, kendini Gençlik diyarına hazırla.”dedi.”

“Elini kaldırdı, ve sisler önümüzden dağılıverdi ve önümde bembeyaz kumlardan oluşan bir sahil gördüm. Sahilde ki kum tepeleri o kadar yüksektiler ki, ardlarında neyin uzandığı görünmüyordu. Sahilde bir grup atlı bekliyordu ve biz, Niav ile birlikte onlara doğru yöneldik. Bizim gelişimiz ile atlılar yavaşça, tek bir kelime etmeden, kenara doğru çekildiler. Yüzlerinde içten gülümsemeler vardı ve hepsi beyazlar içinde altın ve mücevherler ile süslenmiş kıyafetler giyiyordu. Liderleri, sol kolunun üzerine güneş ışıklarını yakalayan ve onları parlak ışınlar halinde kumların üzerine yansıtan, cam ve değerli taşlar ile bezeli, altın ve bronzdan yapılma bir kalkan takmıştı.”

“İçerilere doğru at sürdükçe, ülke belirmeye başladı. İlerde önünde yeşil çimeler ile kaplı tepeler olan devasa bir kalenin görüntüsü gözlerimizin önüne serildi. Yüksek duvarlarının üzerinde yedi renkli bayraklar bir uçtan bir uça asılı duruyordu, fakat daha sonra anladım ki onlar bayrak değildi, onlar kalenin çatısından aşağıya doğru süzülen suların oluşturduğu gökkuşakları idi….” Eski anıları gözünde yeniden canlanan yaşlı adam, öyküsüne farkında olmadan ara verip, geçmiş zamanın düşlerine dalıverdi. Bu duraksamayı fırsat bilen Eithne, hemen sordu; “Tüm bunları gerçekten gördünüz mü? Yani o kaleyi ve ülkeyi; bunlar gerçekten oldu mu?”

Yaşlı adam başını, Eithne’nin şaşkınlık ile açılmış kocaman güzel gözlerine doğru çevirdi ve gülümseyerek “Evet,”diye cevap verdi. “Onların hepsini, şu an seni gören gözlerim ile gördüm ve inan bana hepsi şu an gözlerinin içinde uyanan pırıltı kadar gerçekti. Bunu sende biliyorsun öyle değil mi? Hissedebiliyorsun, bunu fark edebiliyorum. Belki de Erin’nin çocuklarının hepsi tüm harika şeyleri unutacak kadar körleşmemiştir? Bazıları hala hatırlıyordur.

Eithne, bu sözler karşısında şaşkınlığını açığa vurdu. Tereddüt içinde, “Ama bunlar doğru olamaz, yanlış; böyle şeyler sadece eski hikayelerde olur ve rahiplerde bunların yalan olduğunu söyler hep. Sihirli ve büyülü işler, Tanrının lanetlediği işler derlerdi hep.”dedi ama sözlerinde kendi ile çeliştiği ve bunu anlayamadığını sezdiriyordu. Bu kadar güzel ve harika şeyleri neden lanetliyordu Tanrı anlamıyordu.

Yaşlı adam “Bu bahsettiğin hangi Tanrı?” diye sordu. Eithne bunu duyunca, sanki bunu sözü kendi söylemiş gibi korkuyla kendi ağızını elleri ile kapadı. Ancak yaşlı adam bu soruyu o kadar içten ve safça sormuştu ki, hiçbir kötü niyeti olmadığı anlaşılıyordu ama yinede nasıl biri böyle bir soru sorardı ki?

Yaşlı adam devam etti, “Güzel ve iyi olanı lânetleyecek bir Tanrı tanımıyorum, çocuk. Seni yanıltmışlar, Tanrılar her ne kadar bazen anlaşılmaz ve acımasız olsalar da, en habis olanı bile böyle bir şey yapmaz. Ama görüyorum ki benim zamanımdan beri çok şey değişmiş, biz eskiden Tanrılardan korkmazdık, çocuk, onlara saygı duyardık. Çünkü ancak kötü ve çirkin olandan korkulur, sana istemediğini zorla yaptırandan korkarsın. Ve çocuk, benim bildiğim Tanrılardan hiçbiri bunu yapmaz.”

Eithne cevap veremedi, cevap verirse, ruhunun lânetleneceğinden korktu. Aklına rahiplerin anlattığı, günahkar ruhların sonsuza kadar alevler arasında yandığı cehennemin tasvirleri geldi.

Yaşlı adam yattığı yerden ona doğru hüzünle baktı, “Anlıyorum.” Dedi, sesinin zayıf bir notasında bir acıma ile karışık üzüntü fark ediliyordu. “Öyküme devam edeyim istersen, galiba hoşuna gitmişti.”

“Daha sonra kalenin ortasına doğru yöneldik, orada çiçek açmış ağaçlar ile süslü bir meydan vardı ve kocaman altında iki yanı olan ahşap bir kapı dikiliyordu, tıpkı bizi karşılayanların liderinin kalkanı gibi o da gün ışığını yakalayıp yansıtıyordu. Büyük bir kalabalık kale kapısının önünde toplanmış bizi bekliyordu. Niav bana döndü ve şöyle dedi; “Tüm bu insanlar, bir kez ayağın babanım kalesinin önünde ki toprağa deydiği zaman, senin sevgili kulların olacak ve sende onların kralları. Üzerinde durduğumuz bu ülke senin olacak. Burada hasat her zaman verimlidir ve yağmur sadece sen istediğin zaman düşer, toprak her zaman iyi, rahat ve verimlidir. Ve bunlarla istediğini yapabilirsin.”

O zaman ona sordum “Hiç bir şart yok mu?” diye. Niav bana cevap verdi, “Hayır, var aşkım. Bir kere ayağın yere deydi mi, bir daha asla eski zamanlarına geri dönemesin. Hiç yaşlanmayacaksın, akıp giden yıllar seni asla Sonsuz Gençlik Diyarı, Tir na n-Og’da yakalayamaz. Ama bir kez ayrılırsan bu diyardan, benim kutsamamla yada değil, bir kere terk edersen, seni Gençliğin koruması altında tutmam. Ve sonra ülkende geçmiş olan tüm o seneler, ki kaç sene geçtiğini asla bilemesin, omuzlarının üzerine ormandaki bir heyelânda yuvarlanan ağaçlar gibi çökeceklerdir.” Sebebini bilmeden birden tüylerim ürperdi ve Niav devam etti; “Şimdi, senin olacak olan bu ülkeye tekrar bak. Gözlerini onun üzerinde gezdir ve söyle bana bundan daha güzel bir diyar gördün mü?”

Bana dediğini yaptım. Her yeri saran bağlara doğru baktım, göz alabildiğine uzayıp gidiyorlardı. Hepsi kırmızı-siyah meyveler ile doluydu ve aralarında ki havayı, beyazlar giymiş neşeli çiftçi ailelerinin kahkahaları dolduruyordu. “Bu bahçelerden kaç tane var bu ülkede?” diye sordum Niav’a.

“Senin arzu ettiğin kadar. Ve bu meyveler asla ölmez yada hastalık kapmaz ve, toplandıklarında hemen yerlerine yenileri bitiverir.”diye cevap verdi. Sonra parmağım ile doğuyu işaret ettim ve sordum.”
“Orada, ne var? Tepelerin ilerisinde?”
Niav cevap verdi, “halkın yaşadığı, çiftlikler.”
“Ne yetiştiriyorlar?
“Rüyalar.” Diye cevap verdi Niav.
Batıyı göstererek tekrar sordum. “Bu dağların ötesinde ne var?”
“Orası Sessizlikler Diyarıdır. İnsan oraya kendi varoluşunun harikalığını düşünmek için gider.”diye cevapladı.
“Kimler gider bu Sessizlikler diyarına?
“Sessizliğin bir önemi olduğunu düşünen herkes oraya gidebilir. İnsanlar orada oturur, karanlık ve rengin akışını izlerler, Zihinlerini barış ile doldururlar ve düşünceleri ruhlarına yansır ve istedikleri şekilde ,seçtikleri sessizliğe biçim verir. İsterlerse toprağa, isterlerse havaya bakarlar ve güzel renkler ve şekiller onları mutlu eder. Orada zaman yoktur. Eğer gündüz olmasını istersen temiz bir şafak ışığının tatlı sıcaklığını hissedersin ve senin için sabah olur. Eğer bir akşamüstünün serinliğini istersen, öyle olur. Gecenin canlılığını arzu edersen, kadife bir karanlık iner ve gümüş yıldızlar gözükür ve gece olur.”

Sonra,”Bu Gençlik diyarı ne kadar büyüktür?” diye sordum.
“Ne kadar büyük olmasını istersen o kadar,” Diye cevap verdi. “bir okyanustan daha büyük ama bir orman açıklığı kadar küçük. Gökyüzünden daha geniş, ve bir karınca yuvası kadar ufak.”

Ve sonra beraberce kaleye iyice yaklaştık ve orada dans eden, müzik çalan ve neşe içinde eğlenen ebediyen genç insanları gördüm.

DEVAMI GELECEK SAYIYA…

Onur “Saphena” Süer

Paylaş

Yorum yapın