KADERSİZ

0

“Ben kaderimi backup yaptırmak ya da yeni, kısa metrajlı bir kader çizgisi yükletmek istiyorum, ama cüzdanım tamtakır.” dedi Cem. “İşgüzar memur robotlardan biri farkına varıp, hayatımı anında delete eder diye korkuyorum.”

“İş oraya varmadan bir çözüm bulalım sana, ama mangır olmadan zor bu işler biliyorsun.” dedi hologram Zürafa. Eski hologramlarından biriyle cevap vermişti telefona. Kızıla boyalı keçi sakalını sıvazlayıp, olmayan bir çözüm için kafa patlatıyormuş pozu takındı. Jestler kodlanalı, kişinin karakter haritasından kopya çalmak epey zorlaşmıştı. Bir haftadır Zürafa’ya ulaşmaya çalışmış, sayısız mesaj bırakmıştı. Adam acil olduğunu bildiği halde bugüne kadar bekletmişti. Sol yanağında irili ufaklı, sütlü kahve renginde bir düzine beni bulunan Zürafa’nın bir klonu olduğunu sanmıyordu, ama o an içinden gelen en ağır küfürü bastı: “Klonuna koduğum sadede gelsene, ne geveleyip duruyorsun. Suç senin gibilere muhtaç olanda zaten!”

Cem yirmi beş yaşındaydı, anne ve babası iki yıl önce ardlarında ne mal ne mülk, ne de bir köşede kara günler için bozdurulabilecek yeni kader kırpıntıları bırakmadan bir trafik kazasında yaşama elveda demişlerdi.

Para karşılığı elden düşme kader satan Zürafa kişiliği beş para etmese de zor durumlarda işe yarardı. Bir yıl önce Cem’in tek yakın arkadaşı Zürafa sayesinde yırtmıştı yokolmaktan. Yeni çip sonrası yaşamına kim bilir nerede, kim olarak devam ediyordu. Başlarda kendisini Deja-vu yoluyla Cem’e hatırlatıyordu, ama zamanla tamamıyla çıkıp gitmişti hayatından. Çevresindekilerin bugün var yarın yok olma özellikleri yüzünden kimseyle sıkı fıkı bir ilişkisi kalmamıştı. Ömür boyu dostluklar ve kaderler arası seyahatse parası olanlara mahsustu. Cem en son ne zaman bu kadar çaresiz bir duruma düştüğünü hatırlamıyordu, ama köprüyü geçene kadar ayıya dayı formülüne devam etmeye karar verdi.

“Abi, siz bir şeyler ayarlasanız fazla uzun olmasına gerek yok, ben orada bir çaresine bakarım söz,” dedi. “Gelecekten umut kesilmez.”

“Bu gelecek elden düşme yalnız, dikkatini çekerim. İyi bir kader olsa elden çıkarılmazdı herhalde.”

“Bu dediğiniz bence göreceli,” dedi Cem. “Hem intihar edenlerin kaderi de satılık değil mi, onun beğenmediğini ben yaşarım belki ne malum?

Karşısında duran gali beladan kalma aynada yüzüne baktı. Bugüne dek yaşadığı, içinde çocukluğuna, anne babasına dair saf hatıralar barındırdığı geçmişine dijital bok sürecekti. Yoksa devam edemezdi. Yoksulluğu, yalnızlığı yüzünden, ama en çok da sırf son kullanma tarihi yaklaştığı için istop etmeyi kabullenemiyordu. Babası yirmi altı yaşına kadar ödemişti kader çizgisini, o yaşına kadar bir iş tutacağından, hayatının devamını kendisi satın alabileceğinden yola çıkmış olmalıydı. Ama Cem yapamamıştı. Küresel kriz, savaşlar, yeni model insansılar, kapasitesi sürekli artan çipler filan derken yeni hayatların fiyatı da fırlamıştı, yarım hayatlarınki de, ikinci el olanların da. Çok değil bir buçuk gün sonra yirmi altısına basacaktı.

“Ben öyle yeni kaderi çizip, üzerine seni oturtup, sonra da elimi açıp ne zaman geleceği belli olmayan parayı bekleyemem. Hadi tefekkür için mağaraya çekilen bir derviş olursan yeni hayatında?”

“Eee, onu kontrol etmek de size kalmış, sattığınız hayatların muhtevasından biraz olsun haberiniz vardır herhalde?” dedi Cem kimseye eyvallahı yokmuş tavrına şaşarak.

“Bazı çiplere özgür irade virüsü bulaşmış oluyor, o zaman iyice kontrolüm dışına kayıyor her şey. Lakabım Zürafa, ama kafam her yere uzanmıyor ne yazık ki. Bazı hayatların içine sokamıyorum.”

“Şu anda benimkine sokuyorsun, merak etme,” diye mırıldandı Cem. “Zürafa abi ne olur yapın bir iyilik gözünüzü seveyim. Şunun şurasında 36 saatim kaldı. Ondan sonra ya kendiliğinden duracak, ya da uyarı ışığını gören robot bitir tuşuna basacak. Sistem son yıllarda kusursuz işliyormuş. Bir durdumu bittin. Hayatının tekrar etkin hale getirilmesi ancak seni özleyen paralı bir akraban varsa onun tarafından yaptırılabiliyor biliyorsunuz.”

“Duyduğuma göre artık aynı soyadını taşıyan kişilere bir bildiri mesajı yolluyorlarmış,” dedi Zürafa sağ elinin tırnaklarını teftiş ederken. “Şu kişinin hayatı bitti. Etkin edilmesini isterseniz şu nolu hesaba, şu kadar para yatırın diye uyarıyorlarmış.”

“Sorun da bu ya zaten, benim kimim kimsem yok işte!” dedi Cem. Anne babasının kaşları çatık iki hayali geçti gözlerinin önünden. Ama yoklardı işte, hiç olmamışcasına hem de. Birlikte yaşadıkları evi hatırladı. Hafta sonları babasının kendisininki de olmak üzere üçünün çıkarılabilir çiplerinin bakımını nasıl yaptığını. Kedileri Taksi’yi. Onlar öldükten sonra bu minicik apartmana yerleşmişti. Evi ne kadar havalandırırsa havalandırsın hep küf kokuyordu. Burnundan iki kere kısa kısa nefes aldı, evet hâlâ kokmaktaydı.

“Gerçekten kimsen yok mu?” diye sordu Zürafa. Ellerini daracık, siyah deri pantolonunun cebine soktu. Bir şey mi aranıyor diye baktı Cem ateş pahası, minicik çipleri yanında taşıyabileceğine ihtimal vermeden. Zürafa sadece parmak uçlarını sokabildiği ellerini tekrar çıkarıp ceketinin içcebinden gümüş renginde Vega marka bir sigara paketi aldı. Mor, siyah izmaritli bir sigara çıkardı, altın çakmağıyla yaktı. Üç kere kısa kısa içine çekti ve cevap beklemeden devam etti.

“Ancak tanıdıklarından biri biten yaşamını tekrar etkinleştirirse o güne kadar yaşadığın yazgının devamı özüne en yakın versiyonda seyredebiliyormuş. Yaşamaya başladığın hayatın esas kader verileri büyük sistemde gizli. Bizim gibilerin ona ulaşması imkansız.” dedi Zürafa. Hologramı üç saniye boyunca karıncalanıp, titreşti, yeniden netleştiğinde sol elinde içinde yarısına kadar buzla dolu bir viski bardağı tutmaktaydı. “Normalde iyi olsun kötü olsun herkes bu ilkinden türeme kaderi suni olanlara, onların beraberinde getirdiği dev soru işaretlerine tercih ediyor. Çünkü bu tip bir kader o kişinin insansılığının doğasına ters düşmüyor. Pişmanlıklarla işin olmuyor, kader çizginle daha barışık oluyorsun.”

Ağzının tadını biliyordu Zürafa. Cem viskinin dilini yakışını hissetti sanki. Bir anlığına sigara dumanının hologramın elips şeklindeki çeperini delip odasına sızdığını hayal etti. Sigara içmeyi bırakalı beş ay olmuştu.

*

“Bu mekân ne kadar güzel böyle.” dedi Cem. Kendi etrafında 360 derece dönerken buzlu cam kapı arkasından kapandı.

“Sağolasın koçum, senin mekânın da cennet olsun!”

Cem Zürafanın parfüm ve sigara kokan kocaman bodrum katında ağzı yarı açık, raflardaki kutuları izliyordu. Kader çipleri bu kutularda olmalıydı. Kutuların üzerinde büyük harflerle kodlar vardı.

“KK ne demek abi?” diye sordu Cem, işaret parmağıyla metal kutulardan birini gösterirken.

“Koca Kafa,” dedi Zürafa, babama bu lakabı takmıştık. Kocaman kafası vardı, çok zekiydi, ama zekasıyla baş edemediğinden kendini içkiye vermişti. Bu çiplerde böyle zeki bir insanın hayatı saklı, bir yere kadar interaktif oyun sayesinde, özgür iradenin de yardımıyla ilerliyorsun, ama ondan sonra aldığın puana göre KK’nın tam etkisi altına giriyorsun. Bu hayatı seçenler de var. Senin de geçen sefer dediğin gibi her şey göreceli. Karma, reenkarnasyon falan meseleleri gibi. İyi ya da kötü bir hayatı seçmek için ölmen gerekmiyor.”

“İyi de zaten biz tam olarak insan değiliz ki. İnsansılarız. Geçenlerde gazete de okumuştum, bir yerlerde gizlenmeyi başarmış küçük bir insan topluluğuna rastlamışlar.”

“Hemen götürüp laboratuara tıkmışlardır onları da.” dedi Zürafa. Kalın, siyah camdan yapılmış bir masanın arkasında duran deri koltuğuna iyice yerleşti. çekmecelerden ilkini açıp içinden metal renginde bir kutu çıkardı, üzerinde MO yazmaktaydı. Su altı gözlüğünü andıran sarı camlı bir gözlük taktı.

“Gel şöyle karşıma otur bakalım. Hiç de vakti az kalmış birine benzemiyorsun,” dedi Zürafa bir eliyle hâla sandalyeyi gösterirken.

“O kutuda mı?”

“Sadece sen istersen bu kutuda senin için yeni bir çizgi var, üstelik seri halinde, tarz da macera.”dedi Zürafa oldukça itici bir yılışıklıkla.

“Köprüayıdayı, köprüayıdayı, köprüayıdayı,” formülünü bir kredi kartını scannerdan geçirir gibi geçiriverdi zihninden Cem. “Ben pek maceraperest değilim. Bana şöyle masa başı verseniz, hem o zaman borcumu da bir an önce öderdim. Ha aklıma gelmişken sizi nasıl bulacağım?”

“Ben sana gelirim merak etme. Hem bizim her hayatta bir şubemiz var.”

“Peki, anladım. Ön izleme yapmak mümkün mü acaba?”

“Namümkün. Şu kadarını söyleyeyim Zürafa’nın çizdiği kaderden pişman olan olmadı. Hani o arkadaşın vardı ya bana gelen, pişman olsa ya da işler tıkırında gitmese seni bir şekilde uyarmaz mıydı?” dedi Zürafa.

“Bunun teknik olarak mümkün olduğunu bilmiyordum,”

“Onu mümkün kılan programcılar da var, ama fazladan ödeme gerekiyor tabii.”

Zürafa ikinci çekmeceyi açıp pedikürcülerinkine benzeyen birkaç garip metal alet çıkardı. Cem’in şaşkınlık ve korku dolu bakışları altında teker teker yanyana masaya dizdi.

“Neyse sen onu bunu boşver, bana güven. Başka alternatifin var mı zaten. Ya yok olacaksın ya da bu yolu deneyeceksin.”

“Haklısınız, atın ölümü arpadan olsun.” dedi Cem, gözlerini aletlerden alamadan.

“Sembolik de olsa bir ön ödeme şart yalnız.” dedi Zürafa sivri uçlu metali çakmak ateşiyle ütülerken.

Cem oturduğu sandalyede biraz kaykılıp, arka cebindeki cüzdanını çıkardı. Cüzdanın içindeki anne babası kısa bir filmcikle Cem’e sağlıklı, iyi günler diledi. Cem minik kırmızı bir düğmeye basıp kapattı hatıra ekranını. Zürafa’ya göstermeden cüzdanının para kısmına bir göz attı. İki yeşil banknot çekmişti gelirken. Bankadaki hesabının son damlalarıydı. Bu para bir aylık ev kirasıydı. İçinde yerde duran bir tek kişilik döşek, birkaç sandalye, bir bilgisayar, bir akü ağacı, pillerle dolu bir saksı bulunan, ıvır zıvır cenneti bir yerdi evim dediği. En kısasından bile olsa yeni bir kader için cüzdanındaki miktarın en az on katına ihtiyacı vardı. Bu fırsatı kaçırmamalıydı.

Zürafa elini uzatıp cüzdanı istedi. O sırada telefonu çaldı. Hareketli bir Caz parçası eşliğinde havada kocaman, deli pembesi bir dudak öpücük attı. Zürafa gülümseyip masasının üzerindeki bir tuşa basınca hologram dudak kayboldu. “Not now Nancy, not now,” diye mırıldanırken banknotları çıkaran Zürafa, eskimiş, sahte deriden cüzdanı tekrar Cem’e verdi. Yaptığı işten acaip derecede zevk aldığı izlenimini uyandırıyordu.

*

Cem etrafına bakındı siyah saten çarşaflar arasında kocaman bir yataktaydı. Bir otelde olmalıyım diye düşündü. Ya da Zürafa’nın iyilik yapacağı tutmuş Cem’i zengin birisi olarak şutlamıştı öteki tarafa. Sol yanındaki duvarda büyük bir yağlı boya tablo vardı. Belli belirsiz, mavinin çeşitli tonları arasına gizlenmiş çıplak bir erkek silüeti.

Biraz başı ağrımaktaydı. Yataktan kalktı, üzerinde sadece eski para birimlerinden olan Dolar desenli boxer şortu vardı. Pencereye yaklaştı, ağır tül perdeyi aralayıp dışarı baktı. İşlek bir sokağın sakin olduğu sıcak bir öğlen sonrası, günlerden de muhtemelen Pazardı. Birkaç sokak öteden uzunca basılan bir korna sesi duydu. Arabalardan birinin altından çıkan tıpkı eski kedisi Taksi’ye benzeyen bir kedi yolu boş bulmuş olmaktan keyifli, hiç acele etmeden karşıya geçip bir bahçe duvarının ardında gözden kayboldu. Kaldırıma parketmiş arabalardan biri çalıştı. Nerden çıktığı belli olmayan uzun boylu esmer bir kadın hızlı adımlarla gelip arabaya bindi. Araba sessiz, kayıyormuş hissi vererek ilerledi. Cem ağır bir uykudan uyanmıştı, ondan daha ağır şeyler kaldıramayacağına karar vererek banyoya girdi. Yüzüne soğuk su çaldı. Yeni kaderine oldukça doğal bir giriş yapmıştı. Hareketleri kendiliğinden ve önceden fazla düşünmesine gerek kalmadan gerçekleşmekteydi. Tıpkı yeni bir dili iyi öğrendiğinde bir şey söylemeden önce kafanda çevirmene gerek kalmadığı gibi. Aynaya baktı, çok bakımlı gördü kendini. Hafif sakallıydı. Saçları neredeyse asker tıraşı denecek kadar kısaydı. Elini saçlarının üzerinde kaydırdı. Sırtını dönüp bir de arkadan baktı görüntüsüne, sağ kalçasının hemen üzerinde elinde ok tutan küçük bir Eros döğmesi vardı. Askılıkta duran, buram buram kalite kokan lacivert bornozu giyip evin geri kalanını görmek için yatak odasından çıktı. Kapı uzun incecik kırmızı halıyla döşenmiş bir koridora açılmaktaydı. Koridorda kendisininki gibi en az on tane daha kapı vardı. Birini tıklayıp açtı. Çarşafların krem rengi oluşu dışında tıpkı kendisininki gibi döşenmiş bir yatak odasıydı. Merdivenlerden aşağı indiğinde bir evin salonunda değil de bir lobide olduğunu gördü. Resepsiyonun arkasındaki duvarda mat altın renginde kocaman metal harflerle Mavi Oğlan yazmaktaydı. Birkaç orta yaşlı erkek ve birkaç aşırı süslü kadın lobide aralarında sohbet etmekteydiler. Cem resepsiyona doğru ilerlerken adamlardan göbekli olanı bakışlarını Cem’e çiviledi.

Sırtı dönük birşeylerle uğraşan resepsiyonist kadın yüzünü döndüğünde, “Senin ki daha gelmedi,” dedi. “Hem yukarda bekleseydin, niye böyle bornozla aşağı indin?”.

Cem’e çıkışan, onu uzun zamandır tanıyormuş edasıyla konuşan bir transeksüeldi. Cem vitesi allak bullağa almış olanları anlamaya çalışırken resepsiyonist, “Ha unutmadan sana bir not var,” diye devam etti, “Arkadaşından.”

“Hangi arkadaşımdan?”

“Birkaç ay öncesine kadar burada çalışıyordu hani, adı Güno. Doğum gününü kutluyor. Akşama doğru uğrayacakmış.”

Amsterdam, Mart 2009
Paylaş

Yorum yapın