HATIR HUTUR HATIRA

3

Burnuyla gömleği aynı renkteydi neredeyse; patlıcan morundan birazcık daha koyu. Bira göbeği görmeyeli dümdüz olmuş. Ayağında her zamanki gibi yepyeni siyah bağcıklı ayakkabılar. Yine dudağıma değecek yakınlıkta öptü buruşuk elleri arasına aldığı yanaklarımdan.

Ben her zaman oturduğum kahverengi divana yerleştim. İnce turuncu yastıklardan birini aldım sırtımın arkasına. Eteğim kısa olduğundan bacaklarımı iyice yapıştırdım birbirlerine. O yine biraz yüksek olan, bana tepeden bakabildiği hasır sandalyeye, karşıma oturdu. Aradan sadece birkaç saniye geçmişken ayağa kalkıp “Ne içersin?” diye sordu.

“Kahve,” dedim çantamdan ona getirdiğim bir romanı çıkarırken.

“Sütlüydü değil mi?”

“Evet.” dedim gülümseyerek.

Rudolf, çok sevdiğim öğretmenim, neredeyse savrularak, minik bir kasırga edasıyla açık mutfağın yolunu tuttu. Gri kırçıllı pantolonu sanki beş dakika önce ütülenmiş gibi kırışıksızdı.

“Papam pam pam, padam paradam,” diye bir melodi mırıldanmaktaydı bariton sesiyle. Kahve makinasına musluktan su doldururken sırtındaki otuz santimetrelik silindir çıkıntıyı fark ettim. Bu hâliyle oklava yutmuş deyimine görsel örnek teşkil etmekteydi.

Telefonun çalmaya başlamasıyla elindekini çabucak makinaya takıp suyu kaynatmaya başlatan kırmızı düğmeye bastı. Bir hamlede yanındaki duvarda takılı olan taşınabilir telefonu aldı. Arayanın bir şey söylemesine fırsat vermeden “Hayır gerek yok,” deyip kapattı. “Arayan her zaman tanrı değildir,” dedi bana bakıp.

Anlamadım, ama gülümsedim yine de. Kahveleri getirirken ellerine baktım, titremiyorlardı. Fincanları alışık olmadığım bir çeviklikle bıraktı fincan altlıklarının üzerine. Üç ay önce sağ kolu çıkan, ondan bir yıl önce de basit bir halıya takılma sonrası kırılan kalça kemiğinden ameliyat olup tromboz tehlikesiyle savaşan, seksenine yakın o adam bu karşımda duran Pembe Panter kılıklı insanla aynı insan mı diye düşünmeden edemedim.

“Seni iyi gördüm, maşallahın var,” dedim sağ elimle üç kere tahta sehpaya tıklarken.

Kendinden emin gülümsedi hâlâ kendinin olan, ama bu kez gözüme çok daha beyaz görünen dişleriyle. Bazı anlarda genç hâllerinden bir kaçamak yakalardım yüzünde. Oyunbaz, çapkın, karizmatik. Yaşlı bedenini bir giysi gibi sıyırıp atıverecekmiş hissine kapılırdım. Bazen bana herhangi birine değil de beğendiği bir kadına bakıyor gibi gelirdi gençlik hâlini fotoğraflarda bile görmediğim bu adam.

Rudolf getirdiğim romanın arka kapağını incelerken gözüm bir anlığa burnuna takıldı, “Senin burnun neden bu kadar mor?” diye sormak istedim, kendimi tuttum. Daha önce de yaşlı arkadaşlarım olmuştu. Onlarla yaşlılık, ölüm gibi konular üzerinde çekinmeden konuşabilmiştik. Rudolf’la bu konuların ucundan kıyısından bile geçmemiş, ısırgan otuna değecekmiş gibi sakınmışızdır.

Benim ayağının biri çukurda gözüyle baktığım, iki üniversite bitirmiş, şu anda da kendi kendine İspanyolca öğrenmekte olan Rudolf, en son birkaç ay önce kendisine yepyeni bir araba alınca onunla fanilik ve ruhaniyet konularına girmeme kararımın ne kadar doğru olduğunu bir kere daha anlamıştım. Dışarı çıktığımızda – ara sıra beni yemeğe götürürdü – seyahat acentalarının önünden geçerken deniz aşırı ülkelere kanat açan uçak şirketlerinin özel indirimlerine göz atardı. Meksika’da Fransızca yazıştığı bayan bir kalem arkadaşı vardı.

“Biliyorum, sen bilim kurgu sevmiyorsun, ama bu gerçekten okunmaya değer,” dedim.

“Zevkine güveniyorum, en kısa zamanda okuyup sana fikrimi söy-söy- söy-le-ye-ce-ğiiiiim,” dedi ve durdu.

Birkaç kere ismini çağırdım, uyukluyormuş gibiydi. Göğsünün tam ortasında bir saksı yerleştirilmiş hissi uyandıran başı kalkmadı. Ayağa kalkıp yanına gittim. Çok yavaş da olsa nefes almaktaydı. O anda sırtında gömleğinin altında minik kırmızı bir ışığın yanmakta olduğunu fark ettim. Boynundan belinin ortalarına kadar uzanan silindiri yokladım. Buz gibiydi. Dikkatimi silindir üzerinde yoğunlaştırmalıydım. Kırmızı düğme daha hızlı yanıp sönmeye başlamıştı. Bunu bir uyarı olarak kabul edip Rudolf’un önüne gelip aceleyle gömleğinin düğmelerini çözdüm, aşağıya doğru indirdim, arkasına geçip sırtına baktım. Silindirin içine gömüldüğü deri mosmordu ve yer yer dikiş izleri vardı. Soğuk metalin üzerine anlamadığım bir dilde, ilginç geometrik şekillerle birşeyler yazılmıştı. Reset olduğunu tahmin ettiğim yeşil düğmeye bastım. Bir şey olmadı. Silindirin en üstündeki sarı düğmeyi denedim bu sefer. Yine bir şey olmadı. Kırmızı düğme hâlâ yanıp sönmeye devam ediyordu. Çaresizce etrafıma bakınırken Rudolf’un yanındaki sehpada, kibrit kutusu büyüklüğünde, uzaktan kumanda olduğunu tahmin ettiğim bir aletle küçük bir kitapçık buldum. Uzun Yaşam kılavuzu. Kılavuza bir göz atıp uzaktan kumandayı aldım elime. Araba anahtarıydı sanki, sadece iki düğmesi vardı. Yeşile basar basmaz Rudolf kafasını kaldırdı. Bu da yetmezmiş gibi rap diye ayağa kalktı.

Suratımın hâlinden olanları anlamış olmalıydı.

“Korkma,” dedi. “Biliyorsun benden sana hiçbir zarar gelmez.”

Alık alık yüzüne bakmaktaydım. Rudolf’un böyle bir şaka yapamayacağını biliyordum. Bayram değildi, seyran değildi. Ne benim, ne de onun doğum günüydü.

“Son demlerimdeydim. Seni bilerek çağırdım. Bu gördüğünü sadece sen anlamaya çalışabilirdin.”

Hiçbir şey söylemeden yüzüne baktım.

“Acele etmemiz lâzım,” dedi. “Şu anda son ekstralarımı tüketmekteyim. Ben aslında birkaç gün önce öldüm. Fizik ölümüm gerçekleşmeden önce çok gizli çalışmalar içinde olan birkaç bilim adamına büyük bir miktarda para ödedim. Onların hem kobayı, hem sponsorlarından biri oldum. Biliyorsun ben ateistim, ölümden sonrasına da inanmam. İnandığım tek tanrı bilim. Bu yüzden de bu dünyadaki ömrümü elimden geldiğince uzatmaya çalışıyorum.”

“Burnun o yüzden mi bu kadar mor?” diye sordum dayanamayıp.

“Evet, onun dışında, artık hiçbir şey yiyip içememem, tuvalete gidememem, uyuyamamam da bu deney yüzünden. Henüz yolun başındalar, ama kim bilir belki gençleştirici bir şeyler de keşfederler bu arada. Tek sorun bu sırtıma takılan pili doldurmak.”

“Nasıl yani?” dedim, elime yeni tutuşturulmuş bir senaryoyu okur gibi. Bir yandan da biraz önce telefonunu beklediği tanrının araştırmaları yöneten bilim insanlarından biri olduğunu düşündüm.

“Birisinin her gün gelip, sabah akşam anlatacağım hatıraları dinlemesi gerekiyor. Sırtımaki silindir, omuriliğimle beynim arasına yeni keşfedilen bir yöntemi gerçekleştirmek için takıldı. Suni bir akımla ölü beyni tekrar çalıştırıyorlar, ama diğer organların görevlerinin başlarına dönmeleri daha uzun sürüyor. Ne kadar çok hatıra anlatırsam o kadar uzun yaşayabileceğim. Belki o zamana kadar diğer organlarımın hepsinin tekrar normale döndüğünü görebilirim.”

“Peki ya hatıraların bittiğinde ne yapacaksın?”

“Hatıramsılar yaratacağım. Bir hatıramdan yola çıkarak onu sayısız versiyonda anlatma özgürlüğüm de var. Senin hayal gücün çok geniş, ara sıra bana ipucu verirsin.”

“Başka kimin haberi var?” diye sordum sesim kendime hâlâ yabancı. “Deli misin, böyle bir şey kime söylenir, sadece sen biliyorsun,” dedi. Anlık, sıkıştırılmış bir şüphe bulutu geçti yüzünden. Öğretmenliğin getirdiği bunca yıllık insan tecrübesi, iyi muhakeme yeteneği teklemiş olabilir mi diye düşünüyor gibiydi. Tereddütü uzun sürmedi. Doğru seçimi yapmıştı. Kurban olarak da kazanan olarak da bu işe en uygun zat bendim. Bu kadar gizli saklı yürütülen bir araştırma için hiçbir riski göze almazlardı. Rudolf sabah akşam dediğine göre buradan çıkmamın artık imkânsız olabileceğini aklıma bile getirmek istemiyordum. Karşımda sabırsızlanmaya başlamıştı. Bir an önce hatıra tazelemek istediği çok belliydi. Koca adam gitmiş, yerini huysuz, sabırsız bir çocuk almıştı.

“Bu yapacağın iyilik karşılığında sana çok yüksek miktarda bir ödeme yapacağım. Bütün maddi sorunların çözülecek. Hem bilime yapacağın katkı da cabası,” dedi bir gözü getirdiğim kitapta.

* * *

“Bizim ev kitap doluydu, annem pek kitap sever olmasa da babamın elinden kitap düşmezdi. Bir gün okul çıkışı bir arkadaşıma gitmiştim, onların evinde kitapları vitrinde görünce çok şaşırmıştım. Üstelik cam kapaklı dolabın anahtarı da babasındaydı.”

Omuzumda bir el hissettim. Rudolf’du, kaşlarını çatmış bana bakmaktaydı. “Uyumak yok, dinlemen lazım, yoksa pilim dolmuyor. Uyuyana anlatacak olsam sana ihtiyacım olmazdı. Bir kedi alır ona anlatırdım. Bu kadar parayı boşuna ödemiyorum sana,”dedi. Elinde tuttuğu kahve fincanını burnumun dibine itti.

“Uyumuyordum, gözlerimi dinlendiriyordum. Hem bu ne zamana kadar sürecek böyle, sonsuza dek değil herhalde, bak ben yaşlanacağım böyle giderse.”

“Dur bir saniye aklıma yepyeni bir anı geldi. Onu da anlatayım, sonra konuşalım,” dedi. Koltuğuna iyice yerleşti.

“Ah bir sigara için neler vermezdim şimdi,” dedi. Gözleriyle sanki sigara arıyormuş gibi masanın üzerini taradı. Küllüklerden birinin içinde hâlâ kül lekesi vardı.

“Bir sevgilim vardı, Greta Garbo’ya Greta Garbo’dan daha çok benzerdi. Bir gün istasyonda onu beklerken uzun süredir görmediğim birkaç tanıdıkla karşılaştım. Kimi beklediğimi sordular, Greta Garbo’yu dedim. Sevgilim trenden inip yanımıza yaklaştığında onu gerçekten ünlü yıldız sanmışlardı. Aptallar, oysa yaşı hiç tutmuyordu.”

Başlarda bir hatıra bittiğinde aaa, öyle mi, ne güzel, tüh gibi ses ve sözcüklerle ifade ettiğim duygularımın yerini artık alık, bezgin bakışlar almıştı. Parası batsın bırakacağım işi! Harcayamadıktan sonra neye yarar diye düşünürken Rudolf bir sonraki anısını anlatmaya koyulmuştu bile. Greta’nın bir gün kendisini nasıl aldattığını anlatıyordu şimdi. Yarım kulak dinledim. Ama yine de bir sonraki versiyon ne diye merak etmeye başlamıştım. Bugünün teması Greta’yla olan maceraları ve onların yalancı versiyonlarıydı. Sahte hatıralar denizinde yüzmekte olan Rudolf Greta’yı kâh göklere çıkarıyor, kâh yerden yere vuruyordu. Ben oturmaktan popom ağrımış, kanepeye uzanmıştım. Yarın bu işi kökünden halletmeliydim. Evdekilere tatile çıkıyorum deyip yanıma küçük bir bavul almış, bu malikâneye kapanmıştım. Birilerine anlatmaya kalkışsam kimse inanmazdı. Üstelik anlattığım duyulursa başıma neler geleceğini düşünmek bile istemiyordum. Rudolf beni doğrudan tehdit etmemişti ama evin önünde peydahlanmış iki koruma fantazimi zorlamama gerek bırakmamaktaydı. Haftada bir gelen şişman temizlikçi kadına hiçbir şey sezdirmiyor, o gidene kadar kalın bir yelek giyiyordu. Hayal meyal “Yarın, ne olur, yarın devam edelim, çok uykum geldi,” dediğimi hatırlıyorum, bir de karanlık basan odayı aydınlatmak şöyle dursun, cehennemin eşantiyonu hâline sokan tek ışık turuncu lambayı.

* * *

Tam üç haftadır buradayım. Kahvaltıda yediğim bu krakerleri çok seviyorum. Yerken çıkardıkları hatır hutur sesleri yüzünden Rudolf’un hatıralarını yarım yamalak duyuyorum. Kelime ve cümlelerin sadece son heceleri ulaşabiliyor kulaklarıma: mıştık, ra, de, yim, ne, da… Rudolf’un şaşkın bakışları altında neredeyse bir düzine reçelli İsveç krakerini mideme indiriyor, kahvemi artık höpürdeterek içiyorum. Annemleri on gün önce arayıp tatilimi uzattığımı söyledim. Telefonum bozulduğu için bana ulaşamıyorlardı, ben onları aramaya devam edecektim. Telefon ederken de, yemek yerken de etrafımda sürekli bir koruma olduğunu görseler ne düşünürlerdi acaba? Hele de bu koruma tam da yazıldığı gibi beni korumak değil aksine bir hatamı yakalamak için yörüngeme girmişse. Bu duruma daha ne kadar katlanabilirim bilmiyorum. Rudolf’un şarj olması bir yana, gün geçtikçe bir garabete dönüşmesi, burnundaki morluğun bir dağın gölgesi düşmüş gibi sağ yanağına yayılmaya başlaması durumun katlanılabilirliğinin sınırlarını bir hayli zorlamakta. Hoş taa başından beri tuhaf olan bu hikâyedeki yerimin sadece hatıralara kulak kabartmak olmadığını düşünmeye başladım son günlerde. Yoksa tanrıların taze kana mı ihtiyaçları var?

* * *

Şarabı fazla kaçırdığım akşamlardan birinde Rudolf’un bütün dürtüklemelerini boşa çıkararak koltukta sızdığımı hatırlıyorum.

Rudolf’a gitmişim, koltukta oturuyorum. Önüme bir kâğıt koyuyor, İngilizce. Yüksek sesle okumamı istiyor. Dediğini yapıyorum, aksanımı beğenmiyor. Kâğıdı bir hışımla elimden alıp sırtını bana dönüyor ve odanın diğer ucuna doğru yürüyerek okuyor. Yüzünü tekrar döndüğünde suratının morluğu, gözlerinin, avurtlarının içine çökmüşlüğü ortamın sıradanlığına bir tokat gibi iniyor. “Ne oldu sana böyle birden?” diyorum acıma, tiksinti ve korku kokteyli bakışlarımla.

“Aslında ben öldüm, ama yedi gün sonra gömüleceğim,” diyor ve ekliyor, “Sana daha önce Greta Garbo’ya ne kadar benzediğini söylemiş miydim?”

Gözlerimi yumuyor ve uyuduğumu düşlüyorum. Buradan çıkmama izin verecek mi? Yedi gün dayanamam Greta Garbo’su olmaya.

Nisan 2009, Amsterdam

Paylaş

3 yorum

  1. avatar

    Hikayenizi çok beğendim 🙂 Elinize sağlık!

    Ay ben kalıcıyım galiba bu sitede ^^

  2. avatar

    Anlatım ve kurguyu çok beğendim. Sonu da çok hoşuma gitti. Eline sağlık Nazan.

Yorum yapın