AYNACI

0

“Ayna tamircisiyim,”

Esin bordo sabahlığının kuşağını biraz daha sıkılaştırıp, “Ne sizi, ne de bir başkasını aradığımı hatırlamıyorum,” dedi.

“Bunun ne önemi var ki, artık aynalarınızın suretinizi göstermediğini ikimiz de biliyoruz. Bırakın da bir göz atayım ne olur, belki ben kendimi görürüm.” dedi adam kendisine hâlâ gereksizliğini belli eden gözlerle bakan kadına.

Tamirci yanında duran saç kurutma makinasına benzeyen, yer yer sırı dökülmüş metal aleti kavrayıp yalvaran gözlerle bir kez daha Esin’e baktı. Üzerindeki koyu gri takım elbise, başındaki fötr şapka oldukça yıpranmış görünmekteydi. Bu haliyle korku filmlerindeki tek kişilik koltuklara dadanan figüran bir hayaleti çağrıştırmaktaydı. Esin kendini bildi bileli koltukların üzerini yastıklarla doldurur, katiyen ortalıkta başıboş sandalye bırakmazdı, ama aynalarla arası son zamanlarda bozulmuştu.

Bir süredir vitrin camlarında görmekle yetindiği vücudunu yana çekip : “Biliyor musunuz Tibetçe’de vücut kelimesinin karşılığı yokmuş, onun yerine kılıf, kap anlamına gelen bir kelime kullanıyorlarmış,” dedi.

Adam ne demek istediğini anladığını gösteren, ama esas işimiz bu değil şimdi gibisinden kısa bir bakış fırlattı, ardından da gözü dönmüşcesine yatak odasına yöneldi. Kapısı açık olduğundan zaten davetkâr görünen odaya izin istemeden ayakkabılarıyla giriverdi. “En azılı olanı bu işte,” dedi boy aynasını göstererek. Size her an bir Rosemary bebeği doğurabilir, hem de çatal kuyruklu olanından.”

Adam aynanın önünde durup kendisini görmeye çalıştı, ama o esnada aynayı sis bastı, yüzeyde yağmur damlacıklarını andıran ıslaklıklar belirdi. Çantasından çıkardığı eski telefon kordonlarına benzeyen gümüş rengi, kıvırcık ipin ucuna bir hançer bağlayıp, “Şimdi beni iyi izleyin, burada olduğuma sevineceksiniz,” dedi. Elindeki ipi bir kovboy kıvraklıklığıyla sallayıp aynaya fırlattı. Esin ellerini gözlerinin önüne siper etmiş, iki parmağını makas gibi aralayıp – en korkunç sahneleri böyle filtrelerdi – bakarken hançer ve ipin bir kısmı camın arkasına aktı.

“En son neredeydiniz?” diye sordu adam aynadan gözlerini ayırmadan.

İkimizi de sıcak bir öğleden sonra Bodrum’daki ucuz bir pansiyonda gördüm bir an. Vantilatörün sesi, sabun kokan, yer yer eprimiş beyaz çarşaflar, bir türlü istenilen şekle girmeyen fazla yumuşak, ince yastıklar, bahçedeki kumruların düzenli aralıklarla ötüşü hâlâ kulağımda. Pansiyon’un adı da Papatya’mıydı neydi. Ama işin garip olan yanı ne ben, ne de Selçuk Bodrum’a hiç gitmedik. Zaten gitmiş olsaydık ne o sessizlik olurdu, ne de vantilatör.”

“Evet, nerdeyse her yerde artık klima var değil mi?”

“Öyle, baksanıza aynalar bile eski aynalar değil artık.” dedi Esin gülümseyerek.

“Bitirmeden uyandığınız rüyalarınızdan birinden bir virüs kalmış, virüs özüne en yakın hissettiği eşyaya, aynaya yuva yapmış,” diye teşhis koydu ayna tamircisi.

“Hayret, rüyalarımı bitirmeden uyanmamaya o kadar özen gösteririm aslında.”

“Hangi hapı kullanıyorsunuz? Bazıları bir iki saliselik oynamalar gösterebiliyorlar eh bu da rüya için uzun bir süre demek.”

Esas Hayat marka haplarım bitmişti. Uyuyan dev Nejla’nın dükkânından 10 miligramlık olan başka bir marka almıştım geçen. O da elimde son iki kutu kaldı falan diyerek iki ayağımı bir pabuca sokmuştu. O kadar uykusuz, bir o kadar da rüyasızdım ki dayanamayıp aldım. Kullanma tarihlerinin bitmesine birkaç gün kaldığının farkına eve gelince vardım. Beş saat uyutuyorlar en fazla, beş saati geçince rap diye ayağa kalkıyorsun. Ciddiyim, uyandığında gerçekten ayakta oluyorsun.”

“Bak işte bunu hiç beğenmedim.” dedi Ayna tamircisi elindeki kordondan ve aynadan gözlerini ayırmadan. Kordon şimdi epey gerilmiş bu taraftaki kısmı oldukça kısalmıştı.

“Sen şimdi geri çekil biraz, hançer hızla geri püskürtülebilir,” dedi. Sabah akşam bu işle uğraşıyormuş bir hali vardı. İpi balık tutanların yaptığı gibi bir geriyor bir serbest bırakıyordu. İp iyice gerildiğinde aynanın arkasından ritmik bir uğultu gelmeye başladı. Belki de kuyruklunun içinde olduğu vagon kopmuş geriye kayıyordu. Ya da doğmadan yaralanmıştı. Kim bilir ayna tamircisinin oltasına belki de bir tren takılırdı. Rüyada tren yolculuk demekti, peki aynadaki anlamı neydi? Karanlık Bilinçaltı Katarınız hareket etmek üzere. Herkes içinde bulunduğu ana el sallasın, gideceğimiz istikamet Esas Hayat! Takır tukur, takır tukur, dedemin teravih namazları, cami avluları, babannemin gül reçeli, rengârenk sümbülleri, mahallenin söğütlerine yuvalanmış kızıl arı sürülerinden duraklar.

“Durum sandığımdan daha vahim,” dedi adam ciddiyetle Esin’i düşüncelerinden soyarken.

İpin geri püskürtülmesini beklemeden kendisi çekip çıkardı, hançerden gümüşi bir sıvı damlıyordu. Virüs sadece aynaya değil eve de bulaşmış, sana da,” dedi bir falcı edasıyla iç geçirerek.

“Nerden anladınız?” diye sordu Esin kuşkuyla. “Evime her gelenin her söylediğine inanacak olsaydım başkalarının gerçekliklerinden ördüğüm bir rüyada hapsolurdum.”

“Bir rüyaya hapsolmuşsun işte, tam üstüne bastın.” dedi adam. Dalga mı geçiyor diye bakan Esin adamın mat siyah gözlerinde kanıtlık cümleler arandı bir süre. Bu gözler ona şizofren arkadaşı Nadire’nin gözlerini hatırlatmıştı. Kızın tam olarak nereye, neye baktığını hiçbir zaman anlayamazdı. Etrafına adressiz, pulsuz gülücükler de yolladığı olurdu.

Ayna tamircisi çantasından çıkardığı eski püskü bir bezle hançerini temizleyip, kınına yerleştirdi. Ceplerinde bir süre bir şey arandıktan sonra tutulacak yerinde bir ahtapot figürü olan minicik bir anahtara felak ve nâs sûrelerini okuyup aynaya fırlattı. Aynada çatlaklıklar belirdi, ama yüzey kendisini çok çabuk yeniledi.

“Bu onun bir süre kilitli kalmasını sağlar.” dedi.

“Ben de bu aralar işlerim yolunda gitsin diye kapalı kapıları açan fettah kelimesini zikredip duruyordum.” dedi Esin. Bunun aynayla bir ilgisi olmadığını bal gibi biliyordu, ama amacı adamın konuya bakışına tepki ölçer yerleştirmekti.

“Aklıma gelmişken elinde kullanmadığın eski anahtarlar varsa ver onları da tılsımlayıp kullanayım.” dedi ayna tamircisi.

Gördüklerini anlamakta zorluk çeken kızın gözleriyle şefkat harçlı köprüler kurmayı umarak, “Bir hücre düşün,” dedi. Havada paşparmağıyla yuvarlak bir daire çizip, ortasına da görünmez bir nokta mimleyerek “Sen çekirdek gibi ortada kalmışsın, etrafını virüs kaplamış. Ne kadar uğraşsan da çıkamıyorsun. Çepere çıkan bütün yollar kapalı yani.”

* * *

“Vantilatörün karşısında durarak kurutma saçlarını, üşüteceksin.”

“Bodrum’da hasta olunmaz korkma. Hem kurutma makinasını kim arayacak şimdi.” dedi Selçuk. Beline sardığı her an düşecekmiş gibi görünen lacivert havlusunu tekrar sıkılaştırdı. Yazın tatile çıkararak kestirmediği, omuzlarına uzanan siyah ıslak saçlarının esmer teni üzerine serpilişi çok hoştu.

“Hadi kalk artık, bak saat kaç oldu, sen de hazırlan.” dedi Esin’e.

“Rüyanda hiç tanımadığın birisini bütün netliğiyle gördün mü, ya da bir yeri, bir evi mesela.”

“Hayırdır inşallah kız,” dedi Selçuk bir elini beline koyup abartıyla kırıtarak.

Esin aldırmadan devam etti, “Benim çekmecelerini açıp kapadığım ağır barok mobilyaları olan loş bir rüya dairem var mesela. Daha önce de bahsetmiştim yanılmıyorsam. Sık sık gelir o rüya. Tıpkı gerçekte de olduğu gibi sadece çekmeceleri açıp kapayan ellerimi görürürüm, kendime dışardan üçüncü tekil şahısın gözünden bakmam yani.”

Yatağın yanında duran Hayat şişesinden bir yudum su alıp, Selçuk’un cevabını beklemeden, “Rüyamda Amsterdam’da, güzel bir dairede oturuyordum. Sen yoktun.”

“Neden acaba?” diye sordu Selçuk anlamlı gözlerle.

“Aman bırak dalga geçmeyi de dinle. Bir rüyaya hapsolmuşum güya. Adamın biri söylüyordu bunu. Seni soruyordu, en son nerede olduğumuzu. Bodrum’da diyordum. Bir virüs rüyalarımın birinden sızıp hayatıma karışmış. Yavaş yavaş eşyalara, etrafımdakilere de bulaşacakmış.”

“Adam yakışıklı mıydı bari?”

O sırada kapı çalınınca ikisi de muzipçe gülümsediler.

“İşte seninki geldi,” dedi Selçuk. Ellerinin jölesini gösterip ben açamam işareti yaptı.

Bu tür konularda tarağı olmadığını son gaz dalga geçerek bir kez daha gösteriyordu. Bir inşaat mühendisiydi, aşırı rasyoneldi, bir yerlerde sakladığı bir tanrısı, çağırdığı bir meleği, rüyaları, duaları yoktu. Burçsuzdu. Esin kendisine tam zıt bu karakterle neden hayatının başrollerini paylaştığına arada bir hayıflanırdı. Böyle anlarda evrende O’nun dışında bir şey yok nasılsa, o zaman Selçuk’u da sevebilmeliyim, dev Nejla’yı da, kendimi de, patronumu da deyip kendi kendine durumunu olduğu gibi kabullenmeye çalışırdı.

Kapıyı açınca karşısına kendisini kösnül bakışlarla anında tepeden tırnağa tarama yeteneğine sahip bir adam çıktı. Esin bu kısacık ana uçuk sarı penye geceliğinden ve çıplak ayaklarından utanmayı sığdırabildiğine şaşarken, adam elindeki kurutma makinasına benzeyen aleti işaret edip: “Saç kurutmak için gelmiştim.” dedi alaycı bir gülümsemeyle.

* * *

“Tüh ne yapsak ki?” dedi annesi dizlerine vurarak. Bu ağlamadan önceki son hareketiydi. Çözüm geciktiğinde sular sellik gözyaşları kaçınılmaz olacaktı. Selçuk insanların yanında ağlamalarına dayanamazdı. Çelik ve betonla temelini güçlendirdiği varlığı gözyaşına dayanıksızdı.

“Her problemin bir çözümü vardır annecim, üzülmeyin ne olur. Bak Nejla’yı da aradık geliyor. O bu gibi durumlarla zaten daha önce de karşılaşmıştır.” dedi.

Oysa Selçuk’un bilmediği her derdin bir çaresi olmadığıydı. Dert kadere yakışıyordu, metafiziğe, problemse matematiğe…

Sinirli hareketlerle nişan yüzüğünü çıkarıp geri takıyor, sürekli bu işlemi tekrarlıyordu. Esin’in bundan ne kadar nefret ettiğini hatırlayınca, bu devinimine son verdi. Kapıyı açmak için giden kadının yokluğundan istifade Esin’in yastığın üzerine yayılmış olan kumral saçlarını okşadı, solgun yüzüne kederle baktı. Bir anlığına pantolonunun önünde bir kıpırtı oldu, böyle bir anda nasıl sevişmek isteyebileceğini düşündüğünde, vicdanı olayı ve suçlusu kobrayı anında azap dosyasına yolladı, ardından da Selçuk’u şimdiki zamana kaydederek normale dönmesini sağladı.

Nejla kahverengi, kaliteli paltosunu çıkarıp, dikkatle yatağın yanında duran kırmızı sandalyenin üzerine yerleştirdi. Burada uslu uslu otur der gibi baktı. Kocaman çantasını yere koyup, tombul gövdesini Esin’in karşısında duran sandalyeye bırakırken kimsenin duymayacağı bir şekilde pufladı. Rüya tacirliğinin nahoş sonuçlarından biriyle karşı karşıyaydı. Gelirken ekstra para çekmişti, virüslü rüyanın bedelini geri ödemeye hazırdı.

“Baksanıza, kapsüllerin üzerindeki son kullanma tarihi bugün.” dedi Selçuk avucunu açıp Nejla’ya uzatırken. Nejla’nın kozmetik dövme ile çizilmiş oyuncak bir bebeğinkini andıran siyaha boyanmış kaşları yukarı kalktı.

“Rüyadan uyanabilmesi için acil olarak bazı işlemlerin yapılması gerekli,” dedi. Esin’in annesinin ve Selçuk’un şaşkın bakışları altında çantasından ucu kavisli sivri bir hançer çıkardı, uyuyan kızın serçe parmağının ucunu kanatıp, bir damla kanı elinde tuttuğu kâğıda damlattı.

“Bu hemen bir zarfa konup Esin’in adresine yollanacak,” dedi. Gözleri odayı taradı. “İnternet var mı?”

Esin hemen bir kursa yazdırılacak, adına bir kitap ısmarlanacaktı. Hayır, kitabın konusu önemli değildi. Kızın uyanabilmesi için onun adına yeni şeylerin yapılması, gerçeklikteki kaydının tekrar etkinleştirilmesi gerekiyordu. Küçük ölüm diyarındaki serüvenleri arttıkça gerçeklikten siliniyordu çünkü.

Selçuk anladığını, ama inanmakta zorluk çektiğini gösteren bakışlarla Nejla’yı dinlerken, Esin’in annesi zilin tekrar çalması üzerine irkildi.

Kim olabilir ki bakışlarını ayağa kalkmaya hazırlanan Selçuk’a dikti.

Selçuk her ihtimale karşı bir doktor da aramıştı. Hiçbir gücün uyandıramadığı Esin’in nabzı, tansiyonu kontrol edilse fena mı olurdu. Belki serum falan da gerekebilirdi.

Nejla doktor lafından pek hoşlanmamıştı, ama oturduğu yerden kıpırdamadı, herhangi bir yorumda da bulunmadı. Selçuk kapıyı açtığında karşısında fötr şapkalı, gri takım elbiseli, sol elinde bir çanta, sağ elinde de saç kurutma makinesine benzeyen bir alet tutan orta yaşlı bir adam gördü.

“Ben Doktor Aynacı,” dedi adam, ellerinin dolu olduğunu bu yüzden de el sıkışamayacağını gösteren bir jestle. “Bir aynanız, pardon bir hastanız varmış.”

Nazan Bilen, Kasım 2007
Paylaş

Yorum yapın