UZAY UÇUŞLARI ALANINDA BİLİMKURGU VE GERÇEKLER

1
Bu makale ilk olarak Kayıp Dünya’nın önceli bilimkurgu.cjb.net’te yayınlanmıştır.

Hayal etmek kolaydır! Günlük hayatta karşısına çıkan sorunların yükünden kurtulmak için rüyalar alemine dalmak pek çok insanın seçtiği bir kurtuluş yoludur. Romanların ve filmlerin o sade,iyilerin kazanmasıyla son bulacağı çoğu kez kesin olan aleminde okuyucuya veya seyirciye rahatlık veren,sinirleri rahatlatan türden bir düşgücü vardır.Kahraman tek başına bir orduya karşı koymak zorunda kalsa da neticede galip gelir ve sahne mutlu sona ererek kararır,seyirciler tatmin olduklarını ortaya koyan bir gülümsemeyle salondan ayrılırlar. Ne var ki dışarı çıktıkları zaman hayat onları yeniden kuşatacak ve gerçekte mutlu son diye bir şeyin olmadığını, çünkü son diye bir şey olmadığını hatırlatacaktır :Bizim dünyamızda öykülerin sonu gelmemekte,zaferler ve yenilgiler silsilesi birbirini izleyerek sürüp gitmektedir…

Bilimkurgu insanın bilimle olan ilişkilerini inceleyen bir yazın türüdür.Yaygın kanının aksine o gerçekte gelecekte yaşanabilecek şeyleri anlatan bir edebiyat veya tilkinin yerini robotun almış olduğu bir fabl değildir.Bu nedenle ayaklarının yere basması,köklerinin bilimsel zemine tutunması gerekir.Ne var ki fantazinin karşı koyulmaz çekiciliği çoğu yazarı kendine çekmiş,onların etkisiyle şekillenen sinemanın da yardımıyla kitlelerin kafasında -pek çok yaratıcı fikirle birlikte- bazı hatalı kavramların ve yakın gelecekle ilgili abartılı beklentilerin yer edinmesine yol açmıştır.

Altmışlı yıllarda gençliğini yaşamış pek çok insan için uzay araştırmalarının günümüzde vardığı nokta bir hayal kırıklığı olmuştur :Ellilerin kurgu-bilimsel eserleriyle yetişmiş bu insanlar binlerce kişinin yirmi birinci asrı Ay kolonilerinde ve Mars yüzeyine kurulmuş üslerde karşılayacağını ummuş,ancak Ay’a inişin ardından bu tarihi olayla kıyaslanabilecek yeni bir başarının elde edilemeyişi umutları boşa çıkarmıştır.Uzay yolculuğu (beklenenin aksine) ucuzlamamış,günlük hayata girme konusunda hava taşımacılığının gösterdiği başarıyı sergileyememiştir.Ancak bu insanın kainat karşısında yenilgiye uğramış olduğu anlamına gelmemektedir.Gerçi istenen Ay kolonileri kurulamamıştır,ancak bunun sebebi bilimsel gelişimin durmuş olması değil,başka bir gökcismini yerleşime açmanın ne günümüz teknolojisinden,ne de yakın geleceğin teknolojisinden beklenemeyecek denli zor bir iş olmasıdır.Bizimle aynı gezegeni paylaşan,solunabilir havayla kaplı olan ve buzul örtüsü sayesinde sınırsız bir su kaynağına sahip bulunan Antartika’da bile hiç kimse yaşamamaktadır.Orada bazı üsler kurulmuş olsa bile bunlar insanların ömürlerini kıtada sürmesi için oluşturulmamıştır.Araştırma ekipleri söz konusu edilen yerleşkelerde kısa süreler için barınmakta,ardından da yerlerini başka bilim adamlarına bırakarak ülkelerine dönmektedir.Bu vardiya sistemi pek çok psikolojik sorunun üstesinden gelinmesine yardımcı olduğu halde Antartika kış mevsiminde sadece bin kadar nüfusa ev sahipliği yapmaktan öteye gidememiştir.Durum bu iken hemen hemen dört yüz bin kilometre uzaklıkta dolanan,havası ile suyu bulunmayan ve gündüzüyle gecesi arasındaki sıcaklık farkları iki yüz elli dereceye varabilen bir yere yerleşmenin çabuk gerçekleşmeyecek bir dilek olduğu açıktır.

Vaktiyle seksenli yıllar bitmeden ayak basılacağı umulmuş olan Mars bugün hala insan eli değimemiş bir bölgedir ve en az otuz yıl daha öyle kalacak gibidir.Kızıl gezegene bu dokunulmazlığı sağlayan şey ona erişmek için harcanması gereken para miktarının çok büyük oluşudur.Uzay uçuşları pahalıdır,uzay mekiğinin tek bir seferi bile yüzlerce milyon dolara malolmaktadır.Mekiğin motorları fırlatılış ile yörüngeye girişi ayıran birkaç dakika içinde Türkiye’nin aynı zaman dilimi içinde üretmekte olduğu elektrikten daha fazla enerjiyi ısı şeklinde açığa çıkarmakta,bin tondan fazla ağırlığa sahip olan yakıt göz açıp kapayıncaya dek neredeyse demiri kaynatacak kadar sıcak olan gaza dönüştürülmektedir.Bu zorlu işi başaran roket bilimi günümüzde yıkıcı amaçlar taşımadan bu denli fazla güç üretebilen yegane tekniktir ve becerilerini de oldukça tuzluya satmaktadır.Onun talep ettiği bedele uzayın canlıları saniyeler içinde öldürebilen yırtıcı boşluğunda çalışacak taşıtlar yapmanın masrafı da eklenince soyumuzun neden gezegenler arası yolculuklara başlayamamış olduğu açığa çıkmaktadır.

Yazımın bu noktasına dek aktarmış olduklarım can sıkıcı,bozguncu düşünceler olarak görülebilir,hatta önyargılı bir okur benim uzay macerasını saçmalık olarak niteleyen gerici bir görüşe sahip olduğumu bile zannedebilir.Biraz böyle bir zanna yol açmamak için,biraz da yakın geleceği kafasında insan-uzay ilişkisinde devrimsel atılımların gerçekleştirileceği bir dönem olarak canlandıran kişileri üzmemek için madalyonun diğer yüzünü de göstermeye çalışacağım: Evet,evrenin “Güneş sistemi” adını vermiş olduğumuz ufacık bir parçasını fethetmek için bile daha pek çok mühendislik probleminin üstesinden gelmemiz gerekmektedir,ancak bilimin yirminci asırda katettiği mesafe düşünüldüğü zaman engeller göze çok daha ufakmış gibi gelmektedir.Yüzyılın başında henüz uçağı bile bilmeyen,ışığın neden oluştuğunu çözememiş olan ve evreni Samanyolu galaksisinden ibaret sanan insanlığın uzay uçuşlarıyla,hidrojen bombasıyla ve elektronik beyinlerle uğraşacak duruma gelmesinin sadece yarım asır sürmüş olduğu unutulmamalıdır.Önümüzdeki elli yıllık süre de beklenmedik bilimsel zaferlere,gerek kuramsal,gerek deneysel,gerekse pratik alanlarda yaşanacak sarsıcı gelişmelere gebe olabilir ve bunların arasında evrene açılma sürecimizi dramatik bir şekilde hızlandıracak buluşlar yer alabilir.

Ademoğlu iki olasalık arasında bocalamaktadır: Bir yanda renkçe safir ve zümrütten yapılmışa benzeyen öz dünyası,diğer yanda ise kendi doğal ortamından çok daha düşmanca olan,abanozdan örülme bir boşluk…Ancak o vahşi boşluk belki de bünyesinde bizim tarihin başından beri aradığımız soruların cevaplarını barındırıyor ve bu olasalık insanlığı sonsuzluğa doğru çekiyor.Atılmış olan ilk adımlar yetersiz,bizi durduran setleri yıkıp arayışa devam edebileceğimiz şüpheli…Pek çoğumuz etrafımızı sarıp medeniyetimizi Yerküre’ye bağlayan duvarların gerçekte birer kale suru olduğu ve bizi uzayın sakladığı tehlikelerden koruduğu inancında.Kimisi evrenin derinliklerine açılmanın türümüzün kaderi olduğunu savunuyor,kimisi insanın yıldızlara ulaşacak teknolojiye asla erişemeyeceğine inanıyor.Şaşırtıcı bir kayıtsızlık ve kendini beğenmişlikle artık keşfedilebilecek her şeyin keşfedilmiş olduğunu,bu sebepten dolayı da uzay yolculuklarının gereksiz hale geldiğini öne süren insanların sesleri sabırsız genç kitlelerin homurdanmalarına karışıyor.Birbirinden bu derecede farklılaşan çok sayıdaki görüşün ortaya atılmış olması ise -benim naçizane görüşüm sorulacak olursa- sadece kendi geleceğimiz,amaçlarımız ve bizi kuşatan kainat hakkında ne denli bilgisiz olduğumuzu,yürüttüğümüz fikirlerde dayanaksız spekülasyonların ne denli büyük bir yer tuttuğunu göstermeye yarıyor.Şu an için sabırlı bir bekleyiş içinde bulunduğumuz belirsizliğin nasıl çözümleneceğini öğrenmenin tek yolu gibi görünüyor ve yıllar,getirdikleri ve götürdükleriyle birlikte geleceği adım adım aydınlatarak geçip gidiyor…

Alper Kaan Bilir

Paylaş

1 Yorum

Yorum yapın