SIR

1

“Yokluk nedir?” diye sordu efendi cüce. Bu karanlık dehlizin içinde kaybolduğumuzu düşünüyordum. “Burada aç ve ışıksız kalmak yokluğun ta kendisi olabilir” dedim pek düşünmeden. Güldü ve yürümeye devam etti. Biraz ilerleyince bir yol ayrımına daha geldik. Bana döndü. Konuşmaya başladı; “Küçük güzel insan…Az yaşar çok öğrenirsiniz…Lakin bilmediğiniz bir çok sır vardır. Şimdi sana birini öğreteceğim… Gözler çok şey görür…Senin görmek istediklerini, yanılsamalarla dolu dünyanın sana gösterdiklerini ve senin gördüğünü sandığın şeyleri… Biz gözümüzü aklımıza çeviririz… Göz zihinden görürse her yön bilindiktir…”

Söylediklerini pek iyi anlayamamıştım. Öylece ona bakıyordum ve hangi yöne gideceğimizi, kim bilir yine kaybolup daha kaç saat yürüyeceğimizi merak ediyordum… Gözlerini kapattı. Bir haykırışla yerinde zıpladı. Hafif bir sarsıntı mağaranın duvarlarını titretti. Sırtından kazmasını çıkarttı. “Yol buradan gidiyor!” dedi. Yere öyle bir hışımla vurdu ki daha üçüncü vuruşunda altımızdaki toprak zemin kayarak bizi içine almaya başladı. Bir anda beş altı metre yüksekten başka bir zemine düşüverdik. Şaşırmış ve korkmuştum. O ise hala gülüyordu. “İşte geldik!” dedi. Eliyle arkamdaki bir yeri işaret ediyordu. Üzerimdeki toprağı silkeleyerek ö yöne baktım. Bu mağaranın ağzında kocaman bir kapı vardı. Kapının üzerinde çeşitli sivri demirler ve onların aralarında gümüşi parıltılar saçan yazılar vardı. Aniden beni yakamdan tutup ayağa kaldırdı. “Koş!” dedi. Birlikte kapıya doğru koşmaya başladık. Hafifçe dönüp arkama baktığımda, en az iki düzine parıldayan kızıl göz gördüm. “Bunlar da neyin nesi?” diye bağırdım. “Burası orkların en fazla saldırdığı dokuzuncu ana kapı…” diyerek güldü. Kapıya varmamıza az kala büyük bir gıcırtıyla kapı kendi kendine açıldı. Beni kolumdan tutup çekti. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından “Beni tuttuğu gibi kolumdan yere yatırdı ve kendisi de yattı. Biz siper alır almaz rüzgarı delen ıslık sesleri duyuluverdi. Hiç bu kadar yakınımdan, bu kadar çok ok geçmemişti. Korkudan dilimi kanattım. Yine saniyeler sonra iğrenç ölüm çığlıkları duyuldu. Ardımızdakilerin canı yanmış olmalıydı. Kapıdan şangırtılı yürüme seslerinden sonra üç tane parlak zırhlı cüce çıktı. İkisi bizi geçip birkaç metre uzağımızda beklerken biri gelip efendi cüceye bir tokat indirdi. “Gelecek başka bir yol bulamadın mı seni ahmak?” dedi.

Efendi gülerek “Yol bizi buraya getirdi.” dedi. Birbirlerine sarıldılar. “Hadi içeri girelim!” dedi zırhlı cüce. Kapıdan içeri bir koridor, ve ondan sonra bunun gibi dört tane daha kapı ve koridor vardı. Sonra büyük bir avluya vardık. “Susamış ve açız” dedi efendi cüce. “Ben sınır muhafızı Drimdorf. İsimleriniz ne?Sizi konuk etmeden önce en azından bunu bilmeliyim.” dedi adam. Cüce efendi başıyla selam verdi ve “Ben Shizar Loxrum Bu insan ise ifferon. Onun yaşamı bana emanettir. Uzun bir yoldan geldik. Bir aydır dağların altından ilerliyoruz. Sonunda varabildik.” dedi. “Peki bayım şöyle buyurun. Burası Amin-kzahdin’in dokuzuncu sınır kapısıdır. Bu kapıdan yalnız askerler geçer ve bir çoğu da dönmez. Sizi beklemiyorduk. Ama yine de domuz pastırmamız ve şarabımız var. Böyle gelin… Heyyy! Misafirlerimiz var. Hoş gelmişler!” diye bağırdı. Birkaç cüce zırhların sesleriyle birlikte koşturdular ve bize selam verdiler.Bir ateşin yanına götürüldük. Ateşin üzerinde kızaran bir çubuk üstüne asılı hayvanlar vardı. O kadar acıkmıştım ki kokuyu duyar duymaz adımlarım kendiliğinden hızlandı ve ağzımda hatırımdan kalma bir tat belirdi. Ateşin yanına geldiğimizde hemen yere oturuyordum ki efendim ensemden tuttu. Bana baktı ve “Terbiyeli ol!” dedi. Birden utandım. Muhafız bize ateşin başını işaret etti. Başımızı salladık. Uygun bir yer bulup oturduk. Bize verilen kadarını yedik. Efendi bunu doğadan öğrendiğini söylerdi hep. “Eğer doyduysanız, anlatın bakalım nerden geliyorsunuz böyle, bu yolun hikayesi ne?” diye sordu Drimdorf.

“Karanlığa alışanları aydınlığa kovalamktan…” dedi cüce. Muhafızın anlamsız bakışlarını görünce açıkladı; “Yirmi yıl önce kardeş bildiklerimiz karanlığın gölgesine alıştı. Aç gözlülükleri bu koca şehri bile tehdit etmeye başlamıştı. Ama bir zayıflıkları vardı. Gün ışığına çıktıklarında zayıf kaldıklarını biliyorduk. Onlar bize saldırmayı sürdürdükçe karşılık vermedik. Lakin artık tehdit büyümüştü. Bütün kazıcılarımızı yer yüzeyine çok yakın bir noktada topladık. Onların şehrine açılan dik ışık tünelleri kazdık. Bir yıl boyunca… Sonunda plan işleyecekti. Onlara saldıracaktık. O gün kapaklar açıldı ve cüceler gri kuzenlerine hadlerini bildirdi. Ama tünellerin, şehri içine alan mağaranın tavanını çökerteceği planda yoktu. Geçiş yolları kapandı. Gün ışığı ile birlikte tavan şehrin üzerine koca kayalar yağdırmaya başladı. Bir çoğumuz şehirle birlikte gömüldük. Bazılarımız karanlığa kadar kaçabildi. Orda sanki onları farklı bir son bekliyormuş gibi… Ben ise yeryüzüne çıktım. Yollar beni yollara sürükledi ve sonunda yuvama döndüm. Ben burada doğdum. Amin-kazahdin benim şehrimdir.”

Muhafız çok şaşırmıştı… Efendi cüceyi tanıdı… “Biz sizin yokluğunuzda… Bilmiyorum efendim bağışlayım… Çok zaman oldu… Bir çok hayat yok oldu…” diyebildi sadece…

Efendi cüce söyle bir iç çekti ve geçmişe baktı… Yere uzandı. “Ne de olsa bizim için yokluk sonsuz gökyüzü altında önümüzde uzanan sonsuz toprakta olmaktır… Yaşamayı öğreniyoruz eninde sonunda…” dedi. Uykuya daldı…

Paylaş

1 Yorum

  1. avatar

    keşke daha uzun ve detaylı olsaydıda tadına doysaydım.
    güzel giriş olabilirdi devamı gelseydi.
    daha fazla cüce hikayesi yazılmalı bence. elf hayranlığından vazgeçilirse tabi.

Yorum yapın