SAVAŞ PLANLARI

1

Koşuyordu. Kendini bildi bileli koşuyordu. Bir amacı olmalıydı. Ama o amacını düşünmüyordu. Koşmak istiyordu sadece, koşuyordu. Onun için önemli olan sadece koşmaktı. Bunu neden yaptığını bilmiyordu. Bunu hiç düşünmemişti. Ona bu emri kim vermişti, hangi inanılmaz güç onu koşma arzusuyla yanıp tutuşturabilirdi? Kendini düşünmeye zorladı. Aniden başı döndü. Dayanılmaz bir acı hissetti. Nereye koştuğunu anlamaya çalıştı. Tanıdık yerlerden geçiyordu. Ancak bir boşluk hissi vardı, sanki hayatında geçmiş ile şu anda yaşadığı zaman arasında bir yer yokmuş veya silinmiş gibi… Adını hatırlamaya çalıştı, kim olduğunu… Ancak bunu da yapamadı. Kendisini bilmiyordu, tanımıyordu! Ne olduğu hakkında en ufak bir fikri bile yoktu!

Birden zihninde bir isim belirdi: “Fuzz”. Bu onun ismi olmalıydı. Şaşırdı. Kendisi istediğinde olmamıştı, hatırlayamamıştı ama birdenbire sanki biri istemiş gibi birden hatırlayıvermişti ismini. Adeta, birisi onun ismini zihninin içine zorla yerleştirmişti. Korktu, eğer birisi ona her istediğini yapabiliyorsa. . . Gerisini düşünmek istemedi. Sonra birden tüm bunları unuttu. Tekrar içi koşma arzusuyla yanıp tutuştu. Koşmalıydı. Sadece koşmak…

* * *

Acı dolu bir feryat laboratuvarın uzun koridorları boyunca yankılandı. Fuzz, etrafına bakındı, her şey yerli yerindeydi. Kafasının içindeki o boşluk hissi de kalkmıştı. Sadece biraz değişik hissediyordu kendini. Etrafındaki herkesi tanıyordu. İşte, aynı koğuştan dostları, Treeler ve Wheenie ona heyecanlı heyecanlı bakıyorlardı. Komutanı Weelnut , onu merakla süzüyordu. Fuzz, bir zafer çığlığı koyuverdi. Hemen sağında duran profesöre döndü. -Başardık profesör! -Farkındayım Fuzz, simülasyon çalışıyor! Seni izledik, simülasyon başarılı oldu! -Planlarımız nedir profesör? -Generalin söylediğine göre, hedefimiz dünyaymış. Ne yaşadıklarını hatırlıyor musun? Ne hissettiklerini? -Evet, gayet iyi hatırlıyorum profesör. Görünüşe göre dünya o kadar da zor bir hedef olmayacak…

* * *

“Generalim, generalim! ” nidaları uzun koridorda yankılandı. Profesör Platwing, hevesle generalin odasından içeri daldı. “Generalim, müjde! Müjde! ” dedi haddinden biraz yüksek sesle.

General yoğun bir gün geçirmişti. 4. taburda bazı karışıklıklar baş göstermişti. Her ne kadar herkes Dünya’yı fethetme arzusuyla yanıp tutuşsa da, epeyce uzun süren planlama süreci, herkesin sinirlerini germişti. Koğuştaki en ufak bir anlaşmazlıkta, üç beş kişi yaralanıyordu. Generalin tüm bunlarla ilgilenmesi olanaksızdı. En kısa zamanda Dünya’ya saldırı planlarını eyleme dönüştürmesi gerekiyordu. Çelik gibi bakışlarla profesörü süzdü; amacı onu kendine getirmek, karşısında kim olduğunu hatırlatmaktı. Ama heyecanı ve mutluluğu o kadar bulaşıcıydı ki, general kendini profesörün jestlerine kaptırdı. Buna rağmen : “Kaç kere sana benim odama izinsiz girilmeyeceğini söylemem gerekecek sarsak herif? ” diye payladı onu. Profesör o kadar heyecanlıydı ki generali duymadı bile. “Generalim müjde, simülasyon efendim! ” “Ne oldu be adam, söylesene! ” “Generalim, başarılı olduk efendim! “dedi Platwing, “Simülasyon üzerinde uzun süredir çalışıyorduk bildiğiniz gibi. Fuzz, gönüllü kobayımız olmuştu hatırlarsanız. En sonunda simülasyonun bu versiyonu hatasız gibi gözüküyor efendim! ” General, içindeki kıpırtıyı bastırmaya çalıştı; zira simülasyonun yüzde yüz başarılı olduğu kanıtlanmadan Dünya’ya saldırıyı başlatırsa; aksi bir durumda simülasyonun yan etkileri onları engelleyebilir, hatta o ve onun ordusuna büyük bir zarar verebilirdi.

Ancak öte yandan, ülke genelindeki huzursuzluklar, bu bekleme sürecinin daha fazla uzatılamayacağı konusunda adeta bir uyarıda bulunuyordu.

Generalin üst rütbeye ulaşma arzusu yoktu. Zira, o başkumandandı. Sadece orduyla arasındaki iletişimi koparmamak için kendine general dedirtiyordu.

Onun amacı üst rütbeye çıkmak değil, yerini korumaktı. Tarihlerinde pek çok kez, başarısız devlet adamlarının, rütbeleri ne olursa olsun, halk tarafından tahtlarından; hatta canlarından oldukları görülmüştü. Generalin yaşadığı iç çatışmayı fark eden profesör, o odadan mümkün olduğu kadar çabuk ayrılmayı düşünüyordu. Nihayet general, kafasını kaldırdı ve profesöre: “Sanırım Dünya’ya saldırı planımızı artık gerçekleştirmemizin zamanı geldi. ” dedi, ve profesöre basitçe eliyle dışarı çıkmasını işaret etti.

Profesör odadan ayrıldığında , general ileri gelen devlet adamlarına toplantı vaktini telepatik sinyallerle bildirmişti bile. Görünüşe göre, diye düşündü general, Dünya’ya saldırı hiç de sandığımız kadar kolay olmayacak.

Haklıydı da. Toplantıya gelen devlet adamlarının suratlarından kolayca anlaşılabileceği gibi, ülkedeki gerginlik günden güne artmaktaydı.

Toplantı, formalite icabı her devlet adamının görüşünü belirtmesiyle başladı. Daha sonra general , durumu açıkladı, ve devlet adamlarının bu konudaki fikirlerini aldı. Görüşlerin çoğunluğu tahmin ettiği gibi savaşı bir an önce başlatma yönündeydi. General, bu görüşlerin sahiplerinin en azından yarısının kendi koltuğunda gözü olduğunu biliyordu; ancak başka seçenek de yokmuş gibi gözüküyordu.

General, yapması gerekeni yaptı; ve bölük komutanlarına ordularını hazırlaması yönünde talimat verdi.

Bütün devlet adamları görevlerinin başına gittikten sonra ise tekrar işlerini yapmaya koyuldu. Zira toplantı yarı-gelişmiş telepatik güçleri sayesinde sadece çeyrek saat sürmüştü, ve hiç de yorucu olmamıştı.

O akşam, general uykuya çekildiğinde düşündü, yapabileceği her şeyi yapmıştı; yine de orduyu ve halkı bir nebze rahatlatamamıştı. Artık beklemenin vakti gelmişti; savaşın başladığı haberinin ordu ve halk üzerinde yaratacağı etkiyi sahiden de merak ediyordu.

General, olduğu yerde döndü, ve huzursuz bir uykuya daldı. Önemli bir gün bekliyordu onu, zorluklarla dolu yeni bir gün…

* * *

Brandon halkı kibirli, saldırgan ve tutarsız bir halktı. Bir ay önce destekledikleri lideri bir ay sonra linç edebilirlerdi. Elbette bu beraberinde bir takım problemleri getiriyordu. En basitinden, başa gelen liderler asla bir fikri uzun bir süre boyunca savunamıyordu, zira bu Brandon halkını yönetmenin bir kuralı olmuştu.

Bu değişken fikirli halkı yönetmenin ne kadar zor olduğunu General herkesten iyi bilirdi. Devletin başında çok uzun bir süredir bulunmuyor olmasına karşın, şu anki konumu gereği araştırmacı bir kişiliğe sahip olması gerekiyordu. Generalin pek çok şey hakkında bilgisi vardı; Brandon halkının eski ana gelir kaynağı olan tarımın nasıl zamanla ticarete dönüştüğünden, bu çabuk parlayan halkın kaotik bir ortamda yaşamaktan zevk almasının sebebine kadar pek çok önemli sayılabilecek bilgiye sahipti. Elbette bunları bilmesi, belki de hayatı boyunca hiç işine yaramayacaktı, ancak sağı solu belli olmayan bir halkın lideri olmanın, bu tür bilgilere sahip olmak gibi bir zorunluluk getirdiğinin farkındaydı. Zira değişken durumlara karşı en iyi savunmanın bilgi olduğunu düşünüyordu.

Dışarıdan gelen bir gürültü ile irkildi. Arsız Brandon halkı, yine toplanmış, sarayın önünde eylem yapmaktaydı. Şu yapılan eylemin sebebi generalin liderliğini protesto etmek olduğu kadar , ufak çapta bir kavga başlatmaktı da. Dışardan gelen sesleri dinleyen general, “yine bir kavga başlatmayı becerdi lanet olasıcalar” diye düşündü. Ayağa kalktı, ve duvardaki bir yarıktan kavgayı izlemeye koyuldu. Pencereye çıkamıyordu, çünkü silahlı eylem düzenleyen halk, her an onu görebilirdi ve tetiğe dokunan tek bir parmak onu öldürmeye yeterdi. Her ne kadar Brandon halkının lideri olmaktan büyük bir keyif almıyorduysa da, ölme fikri o kadar da cazip gelmiyordu doğrusu.

Görebildiği kadarıyla kavga, tam bir karmaşa halini almıştı. Yumak olmuş bedenler ve havada bir çatırdama sesi çıkartarak ilerleyen rengarenk yoğunlaştırılmış enerji dalgaları vardı. Ara sıra bu enerji dalgaları birine isabet ediyordu, isabet ettiğinde ise çok hoş manzaralar oluşmuyordu doğrusu. Enerji dalgasına yakalanan kişi, olduğu yerde titremeye başlıyordu ve aşırı enerji yüklenen organları birer birer patlamaya başlıyordu.

General, bu tür mide bulandırıcı sahnelere aşina olduğu halde, şu anda sarayın önünde çıkan bu kavgayı izlemek istemiyordu. Dünya’ya saldırı planı yeterince sorumluluk yüklüyordu generalin omuzlarına. Bunları düşününce masasına geri döndü ve karmaşık hesaplamalarına devam etti.

* * *

Profesör Platwing, çoğu kişinin kaçık diyeceği türden bir adamdı. Brandon halkının alışılmış kısa saç kesiminin aksine, profesörün saçları upuzundu. Mavi pörtlek gözleri, etrafında olup biten her olaydan haberdar olmak istercesine yuvalarında fıldır fıldır dönerdi. Vücudu ise hiç atletik değildi. Tüm gün deneyler yapmaktan, duruşu bozulmuştu. Özellikle şu son birkaç aydır simülasyon üzerine olan çalışmaları onu iyice yıpratmış, sırt ağrılarını iyiden iyiye artırmıştı. Her zamanki gibi heyecanlı olan profesör, laboratuvarın içinde koşuşturup duruyordu. Bu simülasyonun başarılı olmasının anlamı onun için çok büyüktü. Şimdiye kadar yaptığı hiçbir icat başarılı olmamıştı. Üstelik, kimse onu general kadar ciddiye almıyordu. Onu en ciddiye alan kişinin general olması da elbette işlerini kolaylaştırmıştı. Bir kere, artık sıradan reaktörler veya enerji dalgaları üreten silahlar yapmıyordu. Artık, üzerinde sürekli olarak çalışabileceği bir icadı vardı. Üstelik, artık sattığı silah çalışmadığı zaman kapısını kırıp laboratuarına girecek yer altı çeteleri de yoktu. Artık, generalin güvencesi altındaydı – tabi ona bir güvence denilebilirse. Yine de hayatından memnundu.

Bir süre için çalışmayı bıraktı ve arkasına yaslandı. Generalin davranışlarını sorguladı. Neden Brandon halkının önceki liderleri gibi ticaret yollarının güvenliğine önem vermiyor, tüccarların varlığına önem vermiyordu da, dünyayı işgal etmenin hayalini kuruyordu? Neden varolan düzeni korumaya çalışmıyordu da, bu düzeni tehlikeye atıp bir yenilik arayışına giriyordu sanki? Bu kadarına profesörün aklı ermiyordu. “Generalin kendine göre haklı sebepleri olsa gerek” diye düşündü.

Profesör dahil, pek çok kişi dünyayı istila etme fikrine ilk başta sıcak yaklaşmamıştı. Zira dünya, evrenin en güçlü teknolojisine sahip gezegenlerden biriydi, ve halkı da o kadar sevecen sayılmazdı. Ancak general, akıllılık edip, önceden profesöre simülasyon üzerinde çalışmasını emretmişti. Bu da meyvesini çoktan vermişti. Simülasyon henüz tümüyle hazır değildi, ancak general sallantıda olan konumunu da düşünerek, bu riski göze alıp dünyaya saldırma düşüncesini halka açıklamıştı. Halk, ilk başta itiraz ettiyse de simülasyonun varlığı ve bu savaşta kullanılacak olması, halkın içini biraz rahatlatmıştı. Üstelik, dünyayı ele geçirmeleri söz konusu olursa, bu Brandon halkının bir anda evrenin en güçlü teknolojisine sahip halklardan biri olup çıkması anlamına geliyordu. Dünyalıların cezbedici teknolojisi bir yana bırakılırsa, dünyada yüksek miktarda bulunan barsilyum elementinin de halkın tepkisinin değişmesindeki rolü büyüktü. Bu element, evrende en çok ihtiyaç duyulan elementti, ve dünyalıların teknolojisinin de sırrı olduğuna inanılıyordu. Aksi takdirde kim dünyanın teknolojisinin bu denli akıl almaz bir hızla gelişeceğine inanabilirdi ki?

Kafasındaki tüm bu sorulara ve karmaşaya rağmen, profesör hafifçe silkindi ve tekrar işe koyuldu. Şu anda düşünemezdi. Ona bir emir verilmişti, ve o da bu emri yerine getirmek mecburiyetindeydi. Üstelik tüm halkın sorumluluğunun onun sırtına bindiğinin de farkındaydı, zira dünyaya saldırma planında Brandon halkının en büyük kozu bu simülasyondu. Bu simülasyonla sadece insanları öldürüp köle almayacaklardı, aynı zamanda dünya teknolojisinin en gizli sırlarına da erişebileceklerdi. Bu düşünce ilk başta çok tatlı gelse de, içerdiği risk göz ardı edilemeyecek kadar büyüktü. Dünya, istila etmesi o kadar kolay bir yer sayılmazdı. İstila etmek bir yana, gizlice bir gözcü grubu başarıyla dünya yüzeyine indirip indiremeyecekleri bile şüpheliydi. Bu yükün altında ezilmemeye çalışan profesör, işine başka türlü bir özen gösteriyordu.

* * *

General bu gecelik bu kadar çalışmanın yeterli olacağına inandığında yeni bir günün başlamasına yalnızca birkaç saat vardı. Brandon halkı, uykuya çok önem verirdi. Elbette bunun bir sebebi de çok kavgacı bir halk olmalarıydı şüphesiz. Bu dezavantajı da planlamalarında göz önünde bulunduran general, savaş sırasında her türlü tedbiri önceden almış olmak istiyordu. Vakit kaybetmeden uykuya çekilen general, uykuya daldıktan yarım saat sonra ani bir sarsıntıyla uyandı. Bir an için ne olduğunu anlayamadı, boş gözlerle pencereye yöneldi. Pencereden baktığında karşılaştığı manzara, onun üstünde tam bir şok etkisi yaratmıştı. Brandonlı mimarların özenerek yaptığı binalar, yalnızca yıldızların ışığıyla aydınlanan derin karanlığı yararak ilerleyen ve belli belirsiz gözüken Parçalayıcılar tarafından yerle bir ediliyordu. Yıkılan binalardan kaçmaya çalışan Brandon halkı, her zaman başarılı olamıyordu. Her tarafta patlama sesi vardı, ve patlama sesinin kesildiği anlarda binaların yıkılırken çıkardıkları gürültü ve insan çığlıkları duyuluyordu. Tüm bunlara sebep olan Parçalayıcılar, tüm evrene nam salmış, çok kuvvetli bir akıncı birliğiydi. Onları bu kadar özel yapan bir başka özellikleri de, dünyalıların teknolojisinin somut bir örneği olmalarıydı.

General, karşısındaki manzarayı çaresizce izliyordu. Bu beklenmedik saldırıya karşı tamamen hazırlıksız yakalanmışlardı. Görünüşe göre, dünyalıların bir şekilde planlanan saldırıdan haberi olmuştu. Onlar da bu saldırıyı engellemenin en iyi yolunun bir karşı saldırı başlatmak olduğunu düşünmüşlerdi. Brandon halkının gizli bir saldırıyla işlerini bitirmedikleri sürece dünyalılarla baş etmesi imkansızdı. Bu gizli saldırı şansları da artık kalmadığına göre, Brandon halkının yok edilmesi kaçınılmazdı.

Bu manzaraya daha fazla dayanamayan general, çaresizce silahını çıkarttı, gökyüzünde ilerleyen Parçalayıcılar ‘ a doğrulttu ve birkaç el ateş etti. Elbette bunun hiçbir faydası olmadı. General, aklını yitirmek üzereydi. Dünyayı ele geçirmek hayatının amacı oluvermişti. Bu düşünceye o kadar şartlanmıştı ki, aksi bir ihtimalin gerçekleşebileceğini hiç düşünmemişti. Dolayısıyla şu anda gerçekleşmekte olan olaylara gerçek değilmiş gibi bakıyordu. Planının işe yaramaması yetmezmiş gibi, Brandon halkının da en fazla çeyrek saatlik bir geleceği kalmıştı. Uzun saniyeler boyunca kendini kontrol altına almaya çalıştı. Biraz mantıklı düşünebilmeye başlayınca, kafasını kurcalayan ilk şey neden ortalıkta hiçbir askerin gözükmediği oldu. Ordu komutanlarına telepatik mesajlar yollaması sadece bir saniyesini aldı. Telepatik gücünü kullanmayı sevmezdi, kendisini zihinsel olarak savunmasız bırakırdı, ancak şu anda da çok güvende sayılmazdı. Komutanlardan yanıt gelmeyince koşarak sarayın alt katlarına yöneldi. İlerlerken gözü ölü bir askere takıldı. Önemsemeyip yoluna devam etti, ancak bir alt katta koridor boyunca her tarafın kanla kaplı ve yerlerin cesetle dolu olduğunu görünce, işin aslını anladı. Şu andaki saldırı, ikinci saldırıydı. İlk saldırı, o kendi saldırısının planlarını yaparken, sessizce ve gizlice halledilmişti. Şehir Parçalayıcılar tarafından istila edilmeden önce, bir başka birlik saraya girmiş, ve generalin özel koruyucularını katletmişti. Komutanlar sinyallere cevap vermediğine göre, muhtemelen benzer bir şey de onların başına gelmişti. General, kışlaların saraydan sonra gezegendeki en güvenli ikinci yer olduğunu hatırladı ve ürperdi. Dünyalılar, ileri teknolojiye sahip yok edici bir ırktı. Brandon ordusunun bir savaşa hazırlandığını öğrendiklerinde, karşı saldırı yerine savunma güçlerine destek vermeleri beklenemezdi.

Eninde sonunda öleceğini anlayan general, son bir kez yıldızlara bakmak istedi. Yıldızlara bakarak son bir kez hayal kurmayı istedi. Şimdiye kadar hep yıldızlara bakarak hayal kurmuştu. Hayallerinde dünyayı istila ettiğini, evrenin en güçlü teknolojisine sahip olduğunu görürdü.Son bir kez daha, ölmekte olan halkına veya yıkılmakta olan saraya aldırmadan, bir kez daha hayal kurmak istedi. Sarayın diğer cephesindeki bir pencereden kafasını çıkarttı ve yukarıya baktı. İşte yıldızlar yine oradaydı. Onları görmek, generali rahatlattı. Son bir kez daha, yıldızları izleyerek derin bir hayale daldı.

Daldığı hayal o kadar derindi ki, sarayın üzerine çöken tavanını dahi fark edemedi.

Paylaş

1 Yorum

Yorum yapın