H. G. WELLS’İN ŞAŞIRTAN ÖYKÜLERİ

0

H. G. WELLS

Her ne kadar bilimkurgunun yazınsal serüveni MÖ. 120-180 yılları arasında Mezopotamya’da yaşayan Samsatlı Lukianos’la başlasa da, modern bilimkurgunun babası olarak Jules Verne ile Herbert George Wells kabul edilir. Zaman Makinesi, Görünmez Adam ve Dünyalar Savaşı adlı romanlarıyla bir çok yazar ve sinemacıya esin kaynağı olmuş, bilimkurgunun imgelem alanını genişletmiş, bunların dışında Dr. Moro’nun Adası adlı romanıyla; hayvanlar üzerinde deneysel araştırmaları kurgulayıp hayvanları insanlaştırma konusunu işleyerek Engels’in “doğa intikamını alır” sözünü kanıtlarcasına yaşanan dramatik olayları anlatmaya çalışmıştır. Dr. Moro’nun Adası’nda insanlaştırılmaya çalışılan hayvanlar doğrusu pek mutlu olmazlar bu deneyden. Doğal akışına müdahale edilen doğa, tahrip edilmesiyle acımasızlaşır, dramatik bir sonuçla karşı karşıya bırakır bilim adamlarını.

Önceleri kitaplarının çocuk versiyonları Türkçeleştirilerek yayınlanan Wells’in romanları, daha sonra özgün yapıları bozulmadan çevrildi. Bilimkurgunun çocuksu zevklerine alışkın okurlarına, bu türle gerçek edebi bir tat verilmeye çalışıldı. Bunun için işe gecikmiş olarak Wells’ten başlanması yine de olumlu bir adım sayılmalı. Jules Verne, Edgar Allan Poe gibi bilimkurguya yazınsal kişilik kazandıran yazarların öyküleri ve romanları, özgün haliyle Türkçeleştiğinde okurun çocuksu zevklerini de olgunlaştırıp daha seçici davranmasına yol açacaktır.

Arthur C. Clarke’ın modern bilimkurgunun öncüsü olarak nitelendirdiği Wells için perşembenin gelişini bir çok insandan önce, bir önceki perşembeden kestiren derken bir olguya haklı olarak işaret eder. Gerçekten de Wells teknolojinin baş döndürücü gelişimini çok önceden kestirirken, bununla birlikte toplumsal dönüşümleri de diyalektik açıdan yapıtlarında işler. Bir bakıma sadece bilimi öne çıkartmakta acele etmez, toplumsal gelişimin itici motoru olan üretim ilişkilerini, sınıfsal çelişkilerin de bu dönüşümde oynadıkları rolü yansıtır. 1901 yılında yazdığı, geleceğe yönelik saptamalarda bulunduğu Anticipation’un başarısı üzerine Londra’daki Sosyalist Fabian Derneği Wells’i aralarına katılmaya çağırır. Bu derneğin çalışmalarına katılan Wells, orada sosyalist kimliğiyle yaptığı araştırmalarda, cinsel özgürlük gibi cüretkar önerilerde bulunur.

Babil Kitaplığı adı altında çeşitli yazarların fantastik öykülerinden bir seçki hazırlayan Borges, bu yapıta yazdığı sunuş yazısında Wells için şunları söyler: “Yeryüzünün farklı hükümetler tarafından yönetilen farklı ülkelere bölünmesinin tamamen keyfi olduğunu, iyi niyetli insanların sonunda bir anlaşmaya varacaklarını ve şimdiki şekillerinden vazgeçeceklerini söyler. Ulusların ve hükümetlerin devrim olmadan da ortadan kalkabileceğini, çünkü insanların bunların ne derece yapay olduklarını anlayacaklarını savunduğunu.” Enternasyonalist bir dünya görüşünü savunan Wells’in öykülerinde uyguladığı bir kural da, öykünün tek bir fantastik olayı içermesidir. Bu ilkeyi bütün fantastik öykülerinde görmek mümkündür.

1998 yılında Dost Kitabevi, Babil Kitaplığı adıyla beş öyküsünün yayınlamasından sonra İthaki Yayınları yirmi bir öyküsünü içeren Kızıl Oda (The Red Room and other stories) yapıtını okura sunarak bilimkurgu ve fantastik öyküler konusunda bir boşluğu gidermiş olur.

Kızıl Oda

Bu öykülerin konusu bazen şaşırtıcı ve çoğu zaman da düşündürücüdür. Örneğin, henüz televizyon düşüncesinin olmadığı 1800 yılların sonunda yazdığı Kristal Yumurta adlı öyküsünde Mars gezegeni ile dünya arasında görsel iletişim kurmaya yarayan bir kristalin olağanüstü özelliğini anlatır. Bıçak Altında adlı öyküsünde bir çok kez gazete ve dergi sayfalarında anlatılan ölüm anında parlak bir ışığa çekilme olgusunu yazar. Ancak ölmek üzere olan öykü kahramanı güneş sisteminin dışına kadar gider. Bilimkurgusal öğe taşıyan bir başka öyküsü de dördüncü boyutla ilgili olan Olağanüstü Bir Vaka: Davidson’un Gözleri ‘dir. Uzayda bükülme gibi ancak yüzyıla yakın bir süre bilim adamlarının birer varsayım olarak gördükleri konuyu işler. Edgar Allan Poe’nun Şişede Bulunan Elyazması adlı öyküsü de hemen hemen aynı konuyu içerir. İki ayrı zaman diliminin ve yine iki ayrı mekanın birbiriyle iç içe geçmesi konusu daha sonra bilimkurgu yazarlarının hayal güçlerini geliştirici bir fon haline gelmiştir. Ünlü bilim adamı Einstein’in zamanı dördüncü boyut olarak görecelilik kuramında kullanınca, yazarların düşünceleri de zaman üzerinde geleceğe ve geçmişe giden aygıtlar üzerinde yoğunlaşır. Ancak Wells’in zamanda geleceğe gitme konusunu işlediği Zaman Makinesi, Einstein’in kuramını yayınlamasından önce yazdığını meraklısı için söylemek gerekir. Nitekim daha sonra ünlü bilim adamı ve bilimkurgu yazarı Carl Sagan, dördüncü boyutun (zaman değil, fiziksel varlıklar söz konusu) matematiksel olarak şeklinin nasıl olabileceğini Kosmos adlı kitabında anlatarak bütün bu söylenenlerin en azından matematiksel olarak kanıtlanabileceğini gözler önüne serer.

Yaşamda çok ender olarak karşılaşılabilecek olan fırsatları değerlendirememenin pişmanlığını içeren öykülerinden biri de Elmas. Bir elmas yapımcısıyla tanışan bir adamın, belki de bütün yaşamını değiştirebileceği çok önemli bir fırsatı nasıl kaçırdığını anlatır. Borges’in de çok sevdiği öykü olan Duvardaki Kapı da yine böyle bir fırsatı kaçıran bir politikacının trajik yaşamı ile ilgili. Ünlü bir politikacının, yaşamının değişik dönemlerinde bir duvarda gördüğü bir kapıyı anlatır. İlk kez, mutsuz bir çocukluk yaşadığı 5 yaşında evden kaçtığı sırada yaşar. Duvardan geçtikten sonra, peri masalı gibi harika bir bahçede bulur kendini. Geri döndükten sonra hep o diyarda yaşamak isteği duyar. Bu fırsat kendisine tam dört kez tanınmasına karşın sosyal konumu, kariyeri bu fırsatları göz ardı etmesine neden olur. Fırsatları değerlendirememenin pişmanlığını yaşar.

Bunların dışında insanın psikolojik yönünü de öykülerinde ihmal etmez. Kızıl Oda adlı öyküsünde hep hayalet beklentisi içinde olanların girmeye korktukları odaya genç bir adam girer. Ancak odada hayalet değil korkusuyla yüzleşir. Korku bir hayalet gibi kendisini izlemektedir.

Fantastik öyküler dışında, yerleşik burjuva ahlakını ve kurumlarını da eleştirmekten geri kalmaz. Gabriel Nasıl Thompson Oldu adlı öyküsünde evlilik kurumunun iki yüzlü özelliğini yansıtır. Yalanlarla ve iki yüzlü burjuva ahlak anlayışıyla üretken, verimli ve çalışkan gençlerin; sahte sevgileri kurumsallaştıran evliliklerle nasıl birer çöp yığınına çevrildiğini anlatır. Yine gençlerin saflığından yararlanan yaşlı bir adamın; saf, deneyimsiz genç insanların gençliklerini çaldığını işler.

En ilginç öyküsü olan Körler Ülkesi’nde ise özgürlük kavramını anlatmaya çalışır. On dört kuşak boyunca kör olan insanların yaşadığı vadideki bir köye düşen bir dağcının ikilemini anlatır. Köyün kör halkı görmekle ilgili tüm isimleri ve kavramları unutmuş veya kendilerine göre değiştirmişler. Dışarıdaki dünyanın öyküsünü anlatan ilk kuşak insanlardan bu yana zamanla görmekle ilgili tüm kavramlar hafızalardan silinmiş, bir çocuk masalına dönüşmüştür. Köyün bilge körleri görebildikleri günlerden kalan inanç ve gelenekleri sorgulamış, kendi konumlarına uygun olmayanları atıp yerlerine daha sağ duyulu açıklamalar getirmişler. Gözleriyle birlikte hayal güçleri de büyük ölçüde yok olmuş, hassaslaşan kulak ve parmak uçlarıyla yeni yetenekler geliştirmişler. Bilge bir yaşlı kör, dünyanın başlangıçta kayalıklarda bir boşluk iken önce dokunma yetisi olmayan cansız varlıklarla, çok az hissi olan lamaların ve diğer birkaç yaratığın, sonra da insanların geldiğini anlatmıştır. En son ise şarkılarıyla ve kanat çırpma sesleriyle duyulabilen, ama kimsenin dokunamadığı melekler gelir. Yaşlı bilge göremediği ve dokunamadığı kuşları melek olarak nitelendirmektedir.

Körlerin dünyayı yorumlayış biçimi Robert Heinlein’in Uzayda Kaybolanlar adlı romanını andırır. Orada da insanlar içinde bulundukları uzay gemisini evren sanırlar.

Körlere göre soğuk gecedir, sıcak da gündüz. Bu nedenle sıcakta uyumak, soğukta ise çalışmak gerekiyordu. Mimiklerin yerini ses tonları, işaretlerin yerini de dokunuşlar almıştı. Koku alma duyuları olağanüstü derecede güçlüdür. Körler gereksinimlerini karşılayacak kadar çalışırlar. Giyecek ve yiyeceklerini kendileri üretmektedirler.

Körlerin arasında yaşamak zorunda kalan dağcı Nunez, “Körler ülkesinde tek gözlü adam kraldır” sözüne uygun bir şekilde davranmaya çalışır. Ama en küçük hareketi kulakları hassas olan körler tarafından anlaşılır. Yaptığı her hareketin anlaşılır olması fazlasıyla rahatsız eder kendisini; öyle kolayca kral olamayacağını anladığında ise kör bir kıza aşık olmuştur artık. Ancak onunla evlenebilmesi için körlere göre kafasını karıştıran ve abuk sabuk düşüncelere yol açan gözlerinin çıkartılması gerekiyor. Her ne kadar büyük aşklar büyük özveriler isterse de Nunez aşkı uğruna kör olmayı kabul etmeyecektir. Özgürlük aşka üstün gelir.

Öykülerinin tümü yayınlanmayan yazarın her öyküsünde bir izlek görmek mümkün. Fantastik öğelerin ağır bastığı öykülerinde anlatmaya çalıştığı tema günlük yaşamdan kaynaklanan sorunlara dayanır. Ruhsal çözümlemeler yaparak, kendi küçük hesaplarının aldanışlarında kaybolup gidenlerin, kendilerine sunulan olanakları ve elde edilmesi güç fırsatları değerlendiremeyen insanların büyük hayal kırıklıklarını öykülerinde anlatır. Bir çok bilimkurgu yazarına esin kaynağı olan romanlar yazan yazarın fantastik öykülerinin izlerini; çağdaş fantastik yazarların yapıtlarında görmek hiç de zor değil.

Bir öncü yazar H. G. Wells. Özgürlükçü, enternasyonalist ve sosyalist.

Kızıl Oda
H.G.Wells
Türkçesi: Ardan Tüzünsoy
İthaki Yayınları, 305 sayfa

Paylaş

Yorum yapın