GÖZLÜK

1
Bu hikâye ilk olarak Kayıp Dünya’nın önceli bilimkurgu.cjb.net’te yayınlanmıştır.

Onun uzun zamandır büyük bir isteği vardı. Bir kitap okumak. Sadece başlığı, önsözü veya ortalardan rastgele bir sayfayı değil , tüm kitabı, başından sonuna kadar . Belki basit bir arzu, ama onun hayatında bu imkansızdı.

Onun kendine ayıracak hiç zamanı yoktu. Çünkü patronunun sahip olmadığı saatler de karısına aitti. Zaten doğa da ona karşıydı. Ona bir çift bozuk göz vermişti. Gözlüksüz burnunun dibini dahi göremiyordu. Gençliğinde, ailesi ona bir süre geri zekalı muamelesi yapmıştı. Problemin gözlerinden kaynaklandığını anladıklarında, ona bir gözlük aldılar. Yine de onun arzusu hiçbir zaman gerçekleşmeyecek gibiydi. Hiç vakti yoktu.
Fakat sonra hayatını altüst edecek bir şey oldu.

Olay sırasında o aşağıda, her türlü felakete karşı sıradan bir sığınaktan bile yüz kat daha güçlü, çalıştığı bankanın kasa odasındaydı. Sabah gizlice satın aldığı dergiyi karıştırabilmek için bankada veznedarlık yaparken oturduğu ufacık kafesinden birkaç dakikalığına kaçmıştı.

Şefine ise bir müşteri için birkaç büyük banknot almaya gideceğini söylemişti. Sonra da kasa odasının kapısını içeriden kapatıp loş bir köşeye çömelerek dergisini çıkarmıştı.

Gümbürtü çıktığında ” Yeni Silahlar ve SANA Yapabilecekleri” başlığı altında yayınlanmış ilginç bir yazıyı okumaya başlamıştı. Gümbürtü hem kendi içinden hem de dışarıdan geliyordu. Sonra önündeki beton zemin çatlayıp, hafifçe yukarı doğru kalktı, tavan çöktü ve bir an için o daha önce okumuş olduğu bir öyküyü hatırladı; ” Sarkaç ve Çukur” Bu çılgın saniyelerde, o hikayeyi sonuna kadar okuyamamış olduğuna pişman oldu, nasıl bittiğini merak etmişti. Sonra her taraf karadı ve sessizleşti. Kendini kaybetmişti.

Kendine geldiğinde ……. Bankası ve İşletmeciliği’ nin başına korkunç bir şey geldiğini anlamıştı. Hazine odasının ağır ve güçlendirilmiş kapısı yamulup bükülmüştü, zemin baş döndürücü bir açıyla kalkmıştı ve tavan eğri bir şekilde aşağıya sarkıyordu. Dikkatli bir şekilde ayağa kalkıp kollarını ve bacaklarını kontrol etmek amacıyla hareket ettirdi.
Hiçbir yerinin kırılmadığından emin olduktan sonra, yavaşça gözlüğünü yokladı. Tanrıya şükür, değerli camlarında hasar yoktu. Onlar olmadan bu harabeye dönmüş odadan dışarı çıkması mümkün olmazdı. Doktoruna
uğrayıp yedek bir gözlük ısmarlamaya karar verdi. O kendi doktorundan başka kimseye güvenmezdi. Kocaman gözlüğünü çıkardı. Her şey gözlerinin önünde dağılıp eridi. Eli olduğunu tahmin ettiği pembe bir leke gördü. Mendilini çıkartıp dikkatlice camı silerken, pembe beyaz bir örtü yanaştı. Gözlüğünü tekrar taktığında içini tuhaf bir ağırlık kapladı. Çık önemli bir şey olmuştu. Bir gaz tesisatının, kazanının veya daha başka şeylerin patlamasından daha önemli bir şey olduğunu hissediyordu. Bunu derin sessizlikten anlamıştı. Siren sei, çığlık, bağrışma, telaşlı ayak sesleri, hiç bir şey yoktu. Sadece ürkütücü, delici bir sessizlik vardı.
Eğik yerde yürüdü. Sürekli kayıp tökezleyerek asansöre ulaştı. Asansör ezilip bir çukura düşmüştü. Çöpe atılmış bir akerdiyona benziyordu. İçinde ise eğilip bakmaya cesaret edemediği bir şey vardı. Bir zamanlar bir veya bir çok insan olabilecek bir şey. Artık tanımlanamıyordu.

Midesi kalktı. Merdivene doğru yalpaladı, merdivenler hala yerlerinde duruyordu. Fakat basamaklar o kadar ezilip büzülmüşlerdi ki, kendini bir dağa tırmanıyormuş gibi hissetti.

Elektrik tesisatının olduğu oda sessizdi. Güneş, tavanın çöktüğü yerlerden içeri sızıyordu. Yerler ufak ışık benekleriyle bezenmişti. Her yerde yığınlar halinde molozlar vardı. Etrafına bakmamaya çalışmasına rağmen midesi alt üst olmuştu.

Şefine seslendi. Çıt çıkmayan koca binada sesi yankılandı. Her şey korkunçtu, hem de işin yoğun olduğu Pazartesi günüydü. Şefi ne yapılması gerektiğini mutlaka bilirdi. Çatlak sesini biraz daha yükselterek yine şefinin adını söyledi.
Tam o sırada düşmüş koca bir mermer bloğun altında bir kol ve omuz gördü. Ceketin iliğinden şefinin bu sabah takmış olduğu beyaz karanfil sarkıyordu. Parmağında da sefine ait olduğunu bildiği şövalye yüzüğü gördü.
Yaşadığı bütün şoklara rağmen şefinin kolu ve omuzu dışında kalan yerlerinin mermer bloğunun altında kaldığının farkındaydı.

Çok üzülmüştü. Şefi ölmüştü, diğer çalışanlar da. Hoşlandığın muhasebeci hanımın kafası tavandan düşen bir koca bir parçanın altında kalmıştı. Diğerleri de, güvenlik görevlileri,bekçiler ve müdürü hepsi artık yaşamayan et parçaları. Koca bankada bir tek kendisi sadece kendisi kalmıştı. Fakat o banka için endişelenmiyordu, bir fikri vardı.
Dikkatle yıkıntıların üzerinden tırmandı. Bir kez ayaklarının altında çıtırdayıp şapırdıyan bir şeye bastı. Dişini sıktı, kusmak üzereydi.

Sokağın görüntüsü bankanınkinden pek farklı değildi. Güneş parlıyordu, yerlerde de o kadar çok yıkıntı yoktu, fakat durum çok, çok kötüydü. Her tarafta bakamaya cesaret edemediği hareketsiz yığınlar vardı. Birden aklına karısı geldi aniden. Ona ulaşmalıydı. Daha önce gördüğü bir ilanı hatırladı “- Bir facia anında telefona sarılmayın-Yakınlarınız en az sizin kadar iyidirler.” Karısını düşündü ve nalları dikmiş hayvanlara bezeyen ezilmiş arabalara baktı. Karısına ulaşması imkansızdı. Her şey yolunda olmalıydı, peki ama ya… Karısı tüm bu olanlardan sıyrıksız kurtulmadığını biliyordu, hatta tüm şehirde, ülkede, hatta dünyada kimse korunamamıştı.

Hayır o bunları düşünmek istemiyordu. Düşünüldüğünde karısı çok iyi kadındı. İnsanlar bugünlerde kitap okumaya vakitleri yoksa, bu onun suçu değildi ki! Hayatlarında ev, banka ve bahçeleri vardı. Briç oynamak için
Filancalar, konken için falancalar birde bilmece çözmek için diğer arkadaşları. Ve tabi ki karısının seyretmeyi çok sevdiği, yalnız seyretmekten de haşlanmadığı aptal kutusu televizyon vardı.

Bir gazete bile okumaya vakti yoktu. Dünkü olay geldi aklına :

Koltuğa yavaş ve sessizce oturmuştu. Karısının dikkatini çekmek istemiyordu, yoksa bir dakikalığına bile olsa boş olduğunu fark edebilirdi. Dikkatle gazetesini açtı; çünkü en ufak hışırtı karısı için alarm olabilirdi. İlk sayfanın başlıklarına şöyle bir göz attı. ” Dünya Tehlikede. ” Yazıyı okumaya vakit yoktu. İkinci sayfaya yöneldi. ” Başkan, birkaç gün içinde garip olaylar olduğuna dikkati çekti. ” Sayfaları çabucak ama sessizce çeviriyor, tek konuya fazla zaman ayırmaktan korkarak oradan buradan iki satır okuyordu. Son sayfada ” …….’da tarih öncesine ait gelişmiş aletler. ” başlığıyla kısa bir yazı vardı. Ürkekçe gülümseyerek gazeteyi dörde katladı. Bu yazı ilgisini çekmişti, mutlaka okumalıydı. Ve o sırada karısının sesi. Sonra da üzerine atıldı. Gazeteyi elinden kaptı ve şömineye fırlattı. Alevlerin okuyamadığı yazıyı sarıp yutmalarını seyretti.

“-Bugün falancalarla briç oynayacaktık, ” dedi karısı. ” yarım saat içinde burada olacaklar, ama sen daha giyinmemişsin bile, orada öylece oturmuşsun ve… Okuyorsun ! ”

Son kelimeyi sanki çok ayıp bir şeymiş gibi söylemişti.

” Hadi git ve tıraş ol, falancaların kocasının yanaklarının hep ne kadar pürüzsüz ve yumuşak olduğunu bilirsin, sonrada odayı toplayacaksın. ”

“Aman tanrım, gazete de televizyon programı vardı… Neyse falancalar gittikten sonra gece sinemasını seyrederiz…. Öyle boş oturma, acele et…! ”

Bir zamanlar araba tamponu olan bir parça metal, bacağını kesmişti dalgın dalgın yürürken. Yarayı mendiliyle sararken aklına tetanos ve çene kasılmaları geldi, elleri titriyordu. Artık gazete okumak için bol bol
Zamanı olacaktı, sadece bundan sonra gazete çıkmayacaktı ki. Yolun öbür tarafındaki yığınların yerinde bir gazete bayii vardı. Bir daha hiç gazete çıkmayacağını bilmek korkunçtu. Karısı çok kızacak diye düşündü. Artık televizyon yayını da olmayacaktı. Neredeyse gülecekti sonra kendini toparladı. Gerçektende çok uygunsuz düşecekti. Aradığı binayı artık görebiliyordu, fakat görünüşü oldukça değişmişti. Büyük yuvarlak kubbe, köşeli bir yarım daire olmuştu. Yarısı yok olmuştu ve binanın kanadı yıkılmıştı.

* * *

Dünyadaki yapılanlara hiç benzemeyen ve ayın yakınlarından dünyaya bakmakta olan gök cismi geri dönmek için harekete geçti.

Kaptan, gemi teknisyen ve fizyologundan deney hakkında bilgi alıyordu. Sonunda yaptıkları silah doğru bir şekilde çalışmıştı. Bu silahla artık yerleşecekleri gezegenleri akıllı ve kendilerine zarar verecek organizmalar-dan temizleyeceklerdi. Bu silah bir defa yöneltildiği gezegenlerde düşünebilen akıllı organizmaları Yok ediyordu. Ama yapılar, sanat eserleri ve alt türler -zeki olamayanlar- kalıyordu. Bunlar ise yerleşmeye karar verdiklerinde işlerine yarayacak şeylerdi.

” Gezegeni yerleşecek birim olarak kaydedin geri dönüyoruz.”
Empatiolog, kaptana dönerek gezegenden düşünce izleri aldığını söyledi. ” Pek fazla değil, efendim. Dağınık olarak yüz zeki canlıyı geçmez sanırım. Ama bir tanesinden çok iyimser şeyler alıyorum. Sanki diğer zeki türlerin ölmesi onu mutlu etmiş. ” Kaptan tehlike oluşturmayacağına karar verdi ve dönüş emrini yineledi.

* * *

Aniden panikledi.

Ya her şey, herkes yok olduysa ? Ya her yer zarar gördüyse. Çaresizce yıkık şehirde ilerliyor, gözlerinden yaş fışkırıyordu.

Binanın hasar görmeden önceki halini düşledi. Aklına akşamları sık sık, büyük davetkar kapısının önünde durduğu geldi. Kapıların açık bırakıldığı o ılık akşamları hatırladı. İçerdeki cilalı masalarda, kitap yığınları arasında oturan insanları düşündü. Şu halk kütüphanesi ne kadar güzel bir uygulamaydı. Her isteyen arzu ettiği zaman gidip, beğendiği bir kitabı okuyabiliyordu. İçeri girmeye sık sık teşebbüs ederdi. O kirli işçi tulumunda ki adam her akşam teknik dergiler okurdu. Onu açık kalan kapının ardından seyretmişti ya da bilim adamına benzeyen şu yaşlı bey, kapının tam karşısında otururdu ve dudaklarını hafifçe oynatarak okurdu. Az vakti kalmış olan biriydi, fakat yine de çok vakti vardı; çünkü kalan zamanıyla istediğini yapabiliyordu. Hiç içeriye girmemişti. Bir keresinde birkaç basamak çıkıp kapıya kadar gelmişti fakat sonra aklına karısının dırdırı ve soruları gelince hemen geri dönmüştü. Simdi, nefes nefese inleyerek kapıya kadar sürünmüştü, elleri kan içindeydi. Yarasını mendiliyle bağladığı bacağı zonkluyordu. Pantolonu kan içinde, yapışkan ve kıpkırmızı. Aslında umurunda bile değildi. Hedefine ulaşmıştı.

Artık kapısız kalan girişte hala yazı okunabiliyordu. H…K KÜTÜP….ESİ. Harflerin yarısı yoktu.

Binanın içi savaş alanına dönmüştü. Raflar devrilmiş, kıvrılmış ve parçalanmışlardı. Değerli yükler etrafa saçılmıştı. Ama şanslıydı çoğu kitap hasar görmemiş ve hala okunabilir durumdaydı. Gözüne kestirdiğini aldı. Shakspeare’ in toplu eserleriydi. Evet, bunu okumalıydı. Dikkatle bir kenara koydu ve yığında bir başkasını aldı. Spinoza. Bir tane daha aldı Whiteler Söylenceler. Bir tane daha aldı, bir tane daha ve bir tane daha. O kadar çoktular ki. Önce hangisini okuyacaktı?

Yanındaki kitaplardan birini seçti, rahat bir yere oturdu ve okumaya başladı.

İlk defa bu anı yakaladığı için gülümsedi.

O sıralarda oturduğu rafın altındaki taş kaydı. Raf devrilince dengesini kaybetti. Gözlüğü burnundan fırladı yere düştü. Çömeldi, körlemesine yerleri yokladı. Sonunda buldu onu ama, kırılmıştı. Bütün şehrin ve insanların başına gelenlerle kıyaslanırsa küçük ama çok küçük bir faciaydı. Fakat bu onu ilgilendiren tek şeydi.

Eli olduğunu düşündüğü pembe bulanıklığa sonrada eline geçirdiği kitabın bulanık sayfalarına baktı.

Ağlamaya başladı…

* * *

Empatiolog garip biçimli monitörden başını kaldırdı. ” Efendim, o sevindiğini bahsettiğim zeki türden Acılar yükseliyor şimdi. Önemi yok herhalde.”

Kaptan başını olumlu bir şekilde salladı. Bazen bilim adamlarının neden böyle ufak tefek şeylerle ilgilendiğini düşündü. Zaten uzun süredir evinden uzaktı ve yine uzun süredir kitap okuyamamıştı….

Bilinmeyen bir uygarlığa ait gök cismi yönünü güneşe çevirdi ve hızlandı tam güneşe çarpacakken Üst uzaya sıçrayışını gerçekleştirerek gözden kayboldu….

2.Şubat.2000
Çarşamba, 11:30
Marmaris

Paylaş

1 Yorum

Yorum yapın