GÖKKUŞAĞI

0

Her şey evreni diğerlerinden farklı gördüğünü anlamasıyla başlamıştı. Kendini ifade etmeye yeni yeni başladığı zamanlardı. Annesi önüne kağıtları sermiş ona öğretmeye çabalıyordu.

“Bak kızım, bu kırmızı, bu mavi, bu da sarı.”

O zamanlar Zellna bu cümleye hiçbir anlam yükleyemedi. Herkesin anlamı kendi doğasına göre değişirdi şüphesiz. Ve Zellna’nın dünyasında kırmızının, mavinin, sarının, pembenin ya da kahverenginin hiçbir anlamı olamazdı. Kendinin de henüz farkında olmadığı bu gerçek kafasını karıştırmıştı, kaşları çatıldı, ağlar gibi konuştu.

“Ama anneciğim, bunların hepsi birbirine benziyor, neredeyse aynı.”

Anne bu cümle karşısında endişeyle kalbini tuttu. Yaşadığı üzüntülü şoku uzun süre atamadı üstünden. Babayla birlikte bir uzmana başvurdular. Aile psikolojik bir sorun zannediyordu, doktor “kızınız doğuştan bir cisran hastası” dediğinde hala bu hastalığın bir tanelerinin psikolojileriyle ilgili bir bozukluk olduğunu düşünüyorlardı.

Gerçekler evrenin neresinde olursak olalım acıdır işte. Doktor cisranın ne olduğunu hüzünlü ses tonu ve ağlamaklı ifadesiyle anlattığında anne ve baba gözyaşlarına boğuldular. İslenler evrenin en duygusal yaratıklarıdır. Dünyalı uzmanlar mavinin bu etkiyi yarattığını söylüyorlar. O an duygu seline kapılmayan tek İslen Zellna’ydı, hiçbir zaman gerçek bir İslen gibi davranmayı başaramamıştı.

Zellna’nın yaşamında her şey siyah, beyaz ve grinin tonlarından ibaretti, bunu öğrendi. Renkleri göremediğini bildi, ama bu ilk başlarda onu fazla etkilemedi. Zamanla, belki de büyüdükçe bilinmeyenin özlemi sardı ruhunu. Adını koyamadığı ama hiçbir şeyle dolduramadığı boşluk içinde gittikçe büyüyor, büyüyor, ona rahatsızlık veriyordu.

Tedaviye başlamak uzun zaman aldı. İlk teşhis koyulduğunda çare namına bir gelişme yoktu Vürla’da, hatta galakside. Evrenin her yerinde herhangi bir hastalık için aynıdır süreç. Önce çeşitli ilaçlar kullandı. Etrafındaki İslenler’in renklerinin mor, kırmızı, pembe, sarı olduğunu iddia ettikleri ama onun hep gri ve tonlarında gördüğü haplar… Midesinden her inişlerinde hüzünlü ve ıslak bir umut yerleşirdi kalbine, o zamanlarda arkadaş edinme istemiyle dolup taşardı. İslenler arasına karıştı. Henüz birinci kademede olduğu Galaksiler Arası Haberleşme Sistemi Eğitim ve Çalışma Merkezi’nde herkese selam vermeye ve karşılık beklemeye başladı. Çabaları İslenler’in aşırı sıcakkanlı yapısıyla birleşince uğraşlarının sonuçları olumlu oldu. Yaşamındaki hemen hemen bütün İslenler’i ve meraklı Homege’yi o dönemde tanıdı. Her şeyin bu küçük haplarla son bulacağını düşündüğünden normal bir İslen gibi cana yakın, neşeli ve duygusal davranıyordu. Uzun bir süre sonra gözlerinin tedaviye yanıt vermemesiyle yaşadığı hayal kırıklığı ve o siyah umutsuzluk tavırlarında ciddi değişiklikler yapmaya başladı. Uzak, soğuk ve acı dolu halleri yüzünden yaşamındakileri tek tek kaybediyordu, hiç biriyle dost olmayı henüz becerememişti halbuki. Aşırı hüznü ve donukluğu kimisine garip, kimisine ise ağır geliyordu. Zellna’nın üzüntüsüyle yüzleşmek onların canlarını acıtıyordu, bu yüzden de kaçıyorlardı ondan.

Homege tuhaf bir İslendi doğrusu. Zellna ondaki samimiyetsizliğin farkındaydı, o da onun farkında olduğunun farkındaydı. Buna rağmen Zellna’nın etrafındaki tek kişiydi. Bir tür kendini tatmin etme duygusuydu onunki. Zellna’nın eksik yanlarını, zayıflıklarını izleyerek kendinin ne kadar mükemmel olduğunu düşünüyordu sanki.

“Yanımda olmasının tek nedeni işe yarar biri olduğunu kanıtlamam” diye düşünürdü Zellna.

Fizyolojisindeki bozukluklar aşırı duygusal tahriplere yol açtığında evinden ayrıldı. Annesini babasını bile görmeye dayanamıyordu. İçinde kıpırdanan hissedişler vardı, bunun farkındaydı, ama tepkiye dönüştürüp dışa yansıtamıyordu. Duyguları renksizlik rüzgarında tutulmuştu. Bu da herkesten kaçmasına sebep oluyordu. İslen olmanın doğasına aykırıydı bu davranış. Aslında ailesi de biraz ondan kaçıyordu. Kızlarının bir İslen gibi davranmaması evrenin en sosyal varlıkları olan İslen toplumu karşısında onları mahcup bırakıyordu. Yüreklerinde buruk acıyla evlatlarıyla aralarındaki bu mesafeye alışmaya çalışıyor, bir yandan da çözüm arıyorlardı. Zellna’yı ise Homege’nin soğuk varlığından başka yaşantısını dolduracak kişilerin olmayacağını bilmek yalnızlığa alıştırmıştı. Bazen içini bir böbürlenme duygusu sarıyordu. Dünya’dan gelen ve çevirisi pek iyi olmayan bir kitapta “çünkü azlıkta kalanlar çok olanlara nedense tepeden bakarlar” diyordu, belki de sebebi buydu. Aslında azlıkta bile değildi. Tekti! Ama bu gurur da acıyı kamufle etmek için yeterli ölçekte değildi.

Bazen Homege’den renkleri gördüğünde ne hissettiğini anlatmasını isterdi. Ama onun bu tür hassas inceliklerle hiç alakası yoktu. “Of Zellna, kırmızı kırmızıdır işte, mavi de mavi. Ne hissettirebilir ki insana?” diye kestirip atardı. Onun tek derdi Zellna’nın trajedisinden zevk almaktı. Yalnızca saf kötülüğe adanmış bir zihindi ondaki.

Bir canlının renkleri görmekten yoksun olması, onun heyecandan, sevgiden, kızgınlıktan, aşktan tam olarak nasibini alamamasıdır. Hayatın her karesinde gri, siyah, cansız, soluk, tozlu bir hüznün varolması doğasına aykırı yapandı onu. Renksizlik yalnızlığın diğer adıydı.

Başarısızlığa uğrayan ilaç deneyiminin ardından asla renkleri göremeyeceğini düşünerek kendini bu duruma alıştırmaya çalışıyordu. Yabancılaşma süreci hızlanmıştı. Hayatından her gün yeni bir hissiyat yitip gidiyordu. Diğer İslenler gibi (ki İslenler duygularını dibine kadar yaşarlar) heyecanlanamıyordu, sevgisini göstere göstere yaşayamıyordu, ateşli bir aşık olamıyordu, gözleri yuvalarından fırlayana dek korkamıyordu. İçinde barındırdığı hüzünle bütün zamanını evinde sabit bir noktaya bakarak geçiriyordu.

Bir gün babası yanında ikinci umudun habercisi Geinde adında bir biyofizikçiyle Zellna’nın evine geldi. İçinde mikro prizmalar barındıran yeni keşfedilmiş kalıcı lenslerden bahsettiler. Göz merceğine yerleştirilerek cisimlere çarpıp kırılan fotonların göz üzerinde tekrar kırılıp renklerin dalga boylarına ulaşmış fotonlara dönüşmelerini sağlıyorlardı. “Emin değilim ama bu sorunu çözecektir” dedi yaşlı fizikçi. Adamın gözlerindeki hüzün Zellna’ya başarı yüzdesinin çok az olacağını mırıldanmıştı. Oysa Zellna gri ve buğulu gördüğü için adamın gözündekini hüzün sandığının farkında değildi. Fazla umutlanıp, sevinmedi. Kaçık bir bilimcinin acıma seanslarına kurban gitme niyetinde değildi. Ailesi durgunluğuna içerlemişti; Zellna’nın sevinme ve umutlanma duyularını da kaybetmeye başladığını düşünüyorlardı.

Lenslerin takılacağı gün Zellna’nın kalbine umutsuz bir heyecan hüküm sürdü. Bu sefer olacağını düşünüp sonradan hayal kırıklığına uğramanın ona çok acı vereceğini öngördüğünden kendini temkinli hissetmeye zorluyordu. İslenler hislerine hüküm süremezler halbuki.

Operasyon başarıyla tamamlandı; lensler takılırken, öncesinde ya da sonrasında hiçbir aksaklık olmadı. Her şeyin böylesi bir ciddiyet içerisinde ilerlemesi, annesi, babası ve hatta Homege’nin artık renkleri görebileceğini söylemesi Zellna’ya güven verdi. “Acaba?” dedi kendi kendine, “acaba gerçek mi?”

Hayatının her önemli anına Homege’nin burnunu sokması bazen Zellna’yı rahatsız ediyordu, dışarıda dolaşan “aşık bunlar” dedikodusunun aksine Homege ile birbirlerinden nefret ediyorlardı. Garip bir arkadaşlıktı bu, bir nevi mutualist yaşam. Salt çıkara dayanmıştı, Zellna’nın sıkıcı yalnızlığını bozmaya karşılık elde edilen psikolojik tatmin…

Kısa süre sonra Zellna bandajlardan kurtuldu. Gözlerini yavaşça araladı. Evet! Bir değişiklik vardı ama bunun beklenilenle alakası yoktu. Cisimlerin griliklerinin tonu değişmişti sadece. Zellna eskiden İslenler’in tenini daha koyu grilikte görüyordu, denizleri ise daha açık. Ağaçları, evleri, gökyüzünü, her şeyi geçmişte olduğundan farklı tonlarda görüyordu.

Hayal kırıklığı Zellna’dan çok aileyi vurmuştu. Herkes bu çareyi de tüketmiş olmanın yorgunluğunu yaşıyordu. Sessiz kaldılar, Zellna’yı kırmaktan korkuyorlardı. Zellna’nın hüznü ise daha da yoğunlaşmıştı, ruhu griye boyanmıştı. Kendi kendinden dahi uzaklaşıyordu. Homege’nin her gün kulaklarındaki sesi çok uzaklardan geliyor gibiydi artık. Onun ruh çalkantıları parlaklığını ve canlılığını kaybetmiş görüntünün soyutlaşmış haliydi. Zellna’nın içi de gördükleri kadar siyah, beyaz, cansız, kansız, mat ve griydi.

Aile yılmadı, çocuklarını garip ruh hallerinden kurtarıp tam bir islen gibi topluma kazandırmayı kendilerine gaye edinmişlerdi. En ufak umutları çareye dönüştürmek için çabaladılar. Bir gün lazer ışınlarıyla retina ve mercekte değişim yapmaya yarayan fotoregrafyon makinesinin bir bilim adamı tarafından geliştirildiği, bu sayede aletin göz ve beyin arasındaki haberleşme ağında yapacağı kalıcı değişiklik ile beynin renkleri algılayabileceği söylendi. Sorunun gözlerde değil de etki-tepkiyi tam anlamıyla taşıyamayan nöronlarda olduğunu düşünülüyordu. İslenler duygusal anlamda birbirlerine son derece bağımlı varlıklardır, gezegende birinin sorunu varsa bu hemen her yere dağılır ve bütün bilimsel çalışmalar bu sorunu çözmeye yönelir.

Zellna’nın da, ailesinin de bu seferki umutları çok fazlaydı. Daha somut, daha mantıklı ve daha uzun bir geçmişe dayanan çalışmalar onları heyecanlandırmıştı. Zellna’nın içinde tarifsiz bir heyecan vardı. “Kırmızı görmüş gibiyim” diye tarif ediyordu bu duyguyu, hiç kırmızı görmemiş olması en az bu cümle kadar garipti. Yalnız geçen yaşamı boyunca renkleri araştırmış, bu konu hakkında öğrenebileceği her şeyi öğrenmişti.

Aletin başlığı kafasına yavaş yavaş yerleşirken Homege’nin ışıldayan bakışlarının tek sebebi biraz fazla meraklı olmasıydı. “Bu sefer olacak” diye düşündü Zellna, bunca denemeden sonra “bu sefer başaracağım” dedi kendi kendine. Sanki içinden geçenleri duymuşçasına annesi göz kırparak “bu son olacak” dedi. Herkes umut nöbetlerindeydi.

Ve sonunda başlık kafasına yerleşti. Biraz büyük gelmişti ama doktorlar çeşitli düğmeler aracılığıyla boyutları ona uydurdular. Daha önce provalarda ona söyleneni yaptı Zellna. Gözlerini kapadı ve içinden saymaya başladı.

“Bir… Bu sefer olacak!” Başlığın içinin yavaş yavaş ısındığının beraberinde getirdiği huzurlu bir gevşemeyle hissedebiliyordu.

“İki… Bu sefer başaracağım!” Kafasını üstünde kızgın bir tencere vardı sanki. Gittikçe ısındı, ısındıkça tüysüz derisini kafatasına yapıştırdı sandı Zellna.

“Üç… Bu son olacak!” Gözleri yarı kapalıydı. Kafası başlıkla beraber sağa sola sallanırken Homege’nin fal taşı gibi açılmış gözleriyle karşılaşıp korkmuştu.

“Dört… Parlak günler beni bekler!” İçindeki ses hüzünlüydü, cümlenin bitişinde boyun eğiş vardı. Sona yaklaştıkça sanki umudu da yitip gidiyordu. Beyninden akımın geçtiğini hissetti ve titredi.

“Beş… Bitecek bu işkence!” Isı bir anda düştü, hatta Zellna’yı üşütmeye bile başladı. Akım aniden durdu. Her şey bu kadardı sanki, sadece bu eziyet içindi. Ailesinin ve Homege’nin solukları kesilmiş gibiydi, operasyonu sonlarına doğru nefes alış-verişleri duymaz oldu.

Robot el, başlığı yavaş yavaş Zellna’nın başından çıkarırken gözleri kapalıydı. Doktorlardan biri “Zellna” diye seslendi titrek ve kısık ses tonuyla. “Ben tamam demeden sakın açma gözlerini.” Zellna operasyonun onu da heyecanlandırdığından, hatta bütün İslen alemini heyecanlandırdığından emindi.

Başlık kafasından ayrıldığında hissettiği tek duyumsama acıydı. Fiziksel bir hissediş değildi bu, tamamen kalbiyle alakalıydı. Dudakları büzülüp titremeye başladı. Ağlayamamanın, ağlamak isteyip kendini tutmanın gözaltlarına, burun kenarlarına verdiği ağrı dayanılmazdı.

Uzaktan bir ses “tamam “ dedi.

Yaşamının en zor anlarından birini tekrar yaşamaktaydı. Ya bunca zamanın melankoli dolu, kendine dönük huzursuzluğu tarifi imkansız bir mutluluğa dönüşecek, ya da belli periyotlarla hissettiği ama hissetmeye bir türlü alışamadığı hayal kırıklıkları yine içinde cirit atacaktı. Söyleneni yaptı. Açtı gözlerini.

Her şey, her yer, herkes yine sadece siyah ve beyazdan ibaretti. “Tanrım ne olurdu benim gözlerimde evrendeki diğer yaratıkların gözleri gibi normal olsaydı.” Acı dolu sitemini yüksek sesle yapmasından ve gözlerindeki ağlamaklı bakışlardan herkes bu operasyonun da bir sonuç vermediğini çok geçmeden anladı.

Her yeni deneme Zellna’yı daha yalnızlaştırıyor, hayatını daha zorlaştırıyordu. Ruhsal bozukluklarının derin dışa yansımaları ve Zellna’nın durumu dayanılmaz derecede trajikleştirmesi karşısında Homege bile dayanamamış, Zellna’nın yanına daha az uğrar olmuştu.

* * * * *

Bu arada Dünya’dan Vürla’yı kasıp kavuran, bütün gezegeni yasa boğan bir haber geldi. Uzun zaman önce, daha Dünyalılarla ilk kontak kurdukları zamanlarda iki gezegenin canlıları birbirlerine anatomik ve ruhsal açıdan ne kadar çok benzediklerini keşfetmişlerdi. Atmosferlerindeki gazlardan, beslenme ve üreme şekillerine kadar bütün yaşayışlarının aynı olması iki gezegen arasında iyi ilişkiler kurulmasına sebep olmuştu. O zamanlarda Vürla, Dünya’ya bir elçi yollamaya karar vermişti, ve Toerus adında bir diplomatını yollamıştı. Aradaki uzun mesafe ışık hızıyla yapılan yolculuğun cilvelerinden dolayı Toerus uzun bir zaman önce yollandığı halde dünyaya yeni ulaşmıştı. Üzücü haber ise genç diplomatın vefat etmiş olmasıydı. Dünya’ya ayak basmasından itibaren zaman kaymasına alışabilmesi için dünya zamanıyla otuz iki saat uyuması gerekiyordu, ancak Toerus’un yeterli dozda ilaç kullanmamasından dolayı uykusu yarıda kesilmişti. Kısa zaman önce ise hızlı yaşlanma hastalığına yakalanıp ölmüştü.

Bu olaya tüm Vürla halkı gibi Zellna’da çok üzülmüştü. Galaksiler arası Haberleşme Eğitim ve Çalışma Merkezi’nde olduğu dönemlerde birkaç İnsanla iletişim kurma fırsatı bulmuş, bu onu çok heyecanlandırmıştı. Toerus’un Dünya’da elçilik yapmasını iki gezegen halkının kaynaşması için çok önemli bir adım olarak görmüştü. Bazen bu kadar benzerlik gösteren toplulukların atalarının da ortak olması gerektiğine dair makalelere rastlıyordu. İnsanlar’ın onlardan çok uzak olması, galaksilerinin farklı olması ona üzücü gelmişti. Yanı başlarında, aynı galakside, sadece birkaç yüz ışık yılı uzaklıkta yaşayan yaratıkların özelliklerini düşündükçe, insanların uzaklığını haksızlık olarak görüyordu. Bir keresinde Vürla’ya en yakın gezegen olan Deguser’den gelen İslenler’in İnkis ismini verdiği bir elçinin üremesine şahit olmuştu. Yaratığın ellerinin aya kısımlarının derilerinin kabardığını, sonra da kabaran kısımların yırtılıp avuçlardan iki yavru yaratığın çıktığını midesi bulanarak izlemişti. Bu canlıları düşündükçe İnsanlar’ı tanıma istemi artıyordu.

İnsanlar Vürla’ya üzüntülerini belirten mesajlar yolladılar. Vürla’da resmi yas ilan edildi. Bu olay Zellna’nın yaşamında köklü değişikliklere sebep olmuştu. İslenlerle insanlar arasındaki tek köprünün yıkılması, onun yalnızlık istemine baskın çıkmıştı. Böylelikle Galaksiler Arası Haberleşme Eğitim ve Çalışma Merkezi’ne geri dönme kararı aldı. Aslında bu kararın onu yalnızlığına çok fazla etkisi olmadı. İslen yapısına zıt karakteri ve renksizliğin ona armağanı olan az konuşma özelliği sayesinde kimseyle alaka kurmadan sadece çalışıyordu. Dünyadan gelen, evrenin ortak dili olan Numerosça’da yazılmış mesajları kendi dillerine çeviriyor, Vürla hükümetinin mesajlarını Dünya’ya yolluyordu. Haberleşmede çalışmak için Samanyolu Galaksisi’ni özellikle seçmişti. Onların güneşi vardı çünkü, renkleri İslenler’den daha başka görüyorlardı ve bu da Zellna’yı onlara sempati duyması için tetiklemeye yetiyordu.

Zellna’nın çalışma kararını ailesi ve çevresi büyük bir mutlulukla karşıladılar. Ancak yalnızlığın ve hüznün hala son bulmadığını görmek onları kahretmeye devam ediyor, çare aramakla uğraştırıyordu. Biyoteknikçiler Zellna’nın kısmi gen haritasını çıkarmaya karar verdiler. Aile yine heyecanlıydı. Zellna ise gittikçe artan bir tepkisizlikle her şeyi uzaktan izliyordu. Bütün hastalıkların, anatomik ve ruhsal rahatsızlıların çok kısa zaman aralıklarında yok edildiği bir çağda yaşadığı halde ömür boyu hasta kalmak gururuna dokunuyordu.

Kısmi gen haritası biyoteknikçilere her çareyi düşündükleri halde inatla Vürla sınırları içinde bir çözümün olamayacağını belirtiyordu. Sebep ise kuşkusuz Vürla’nın etrafını sarmış, atmosferinin en üst kısmında bulunan, ışıma ve ısınmayı sağlayan Segnu adındaki kütleydi. Bu kütlede gerçekleşen gaz patlamaları Vürla’nın yer kabuğuna fotonlar yolluyordu, bu fotonlar cisimler üzerinde kırılıp yeni dalga boylarında yansıyorlardı. Bu dalga boyları ise Zellna’nın beyninin kabul ettiği cinsten değildi. Zellna sonuç raporlarına anlamamış, boş gözlerle baktı, kendini Vürla’nın güney kısımlarında doğan mutantlar gibi hissettirmişti bunlar. “Tanrı’nın bir harfi yanlış yazması, bir ömür hüzne sebep oluyor” diye söylendi kendi kendine.

Bir gün yine renksizliğin ona armağan ettiği hüzünlü duygu seliyle boğuşurken acil durumlarda kullanılması gereken hızlı mesajlaşma sistemiyle dünyaya şöyle bir mesaj yolladı:

“ 852935 4454029320022940445148 52932295580!”

Hattın diğer ucundaki adam şaşırmıştı. Acil mesajlaşma hattının ekranında “bana renkleri anlat!” yazıyordu. Genç stajyer gülümsedi, eğlenceli gelmişti bu oyun. Cevap yazdı.

“ 81488412940 4881482940293 535445200229125 52605…”

Zellna’nın ekranında “bizde sizden farklı ama…” yazıyordu. Cevap sinirlendirmişti onu. “Fark renkte değil, cisim de!” yazan bir cevap gönderdi.

Vürla’lı kız ile Dünyalı genç uzun süre mesajlaştılar. Dünyalı Zellna’yı ışınsal ağ ile Dünya’ya Vürla’dan gönderilen gazetelerden tanıyordu. Dünyalıların bu hastalığı çok garip bulduklarını söyledi. Zellna bunu duyduktan sonra altta kalmadı, “sizin de sivilceleriniz çıkıyor” dedi. İslenler’in derileri kitinsel bir organik yapıdan oluşur. Vücuttaki yağın deri üzerine sızıp, pıhtılaşıp kalması imkansızdır. Çünkü gözeneksiz olan bu yapının içinde yağ hapsolur, fazlası idrar ya da dışkıyla atılır. Derinin kendinde bulunan antibakteriyel dokular sayesinde ise hiçbir bakterinin üzerinde yaşamasına izin yoktur. Bu yüzden İslenler insanlarda bulunan yağ bezeleri ve sivilcelenme gibi kavramları hiçbir zaman anlayamadılar.

Adının anlamı rüzgar olan İslen kız Zellna ile adı İslen diline Zellna tarafından Kuzeyyeli olarak çevrilen dünyalı genç adam mesaileri denk geldikçe mesajlaştılar. Adam kıza renklerle ilgili hikayeler anlatıyor, hissettiklerini dile getiriyordu. Kız ise çaresiz yalnızlığından ve bu hastalığın onun ruhsal dengesini nasıl bozduğundan bahsediyordu.

* * * * *

Bir gün Kuzeyyeli Zellna’ya, onun hastalığından biyomedikal mühendisi bir arkadaşına bahsettiğini ve onun bu konuyla çok ilgilendiğini söyledi. Zellna’dan arkadaşına iletmek üzere kısmi gen haritasını istedi. Haritayı Numeros diline çevirmek Zellna’nın günlerini aldı ama sonunda başardı. Çok umutlu değildi aslında, sadece Kuzeyyeli’nin onunla böylesine ilgilenmesini karşılıksız bırakmak istememişti. Harita adamın eline ulaştığında onun için zor bir süreç başlamıştı, ancak sonunda kodları İnsanca’ya çevirmeyi başardı. Haftalar sonra bir grup dünyalı bilim adamı Zellna’nın kısmi gen haritası üzerinde tartışıyordu. Bir islenin gen yapısının inceleniyor olması dünya da heyecanla karşılanmıştı ama İslen hükümeti bunun gelecekte oluşabilecek savaşlar için taktiksel bir durum olabileceğini düşünüp endişeleniyordu.

Ve Zellna’yı heyecanlandıran mesaj ekrandaydı.

“2606801732940!”

“Müjde!” yazıyordu. Dünyalı bilim adamları Zellna’nın genlerindeki bozukluğun insanlara daha da çok benzemesine yol açtığını düşünmüşlerdi. Güneş ışınlarının yansımalarının oluşturduğu dalga boylarının Zellna’nın reseptörlerince kabul görebileceği konusunda ümitliydiler. Gereken tek şey Zellna’nın Dünya’ya gitmesi ve gözlerine basit bir ameliyatla iki merceğin takılmasıydı.

Bu haber Vürla’da büyük ses getirdi. Homege şaşırmıştı, Zellna Dünya’ya gidecek diye biraz da kıskanmıştı. Ailenin bu seferki umutları hüzne bulanmıştı. Zellna için çok kısa sürecek yolculuk aslında Vürla’da ve Dünya’da çok uzun zamana tekabül edecekti. Zellna geri döndüğünde (eğer dönmek isterse) belki de ailesi çoktan ölmüş olacaktı. Zellna kafasına koymuştu bir kere! Gidecekti ve renkleri görecekti. Ne pahasına olursa olsun! Dünyada ise herhangi bir pürüz yaşanmaması için biyomedikalciler şurasına, geleceğe, not bırakıldı. Dünya bir İslen’i daha misafir edeceği için hazırlıklarına başlamıştı bile.

Gerçekleşecek olan bu ayrılık sanki Homege ile Zellna’nın aralarında kurdukları görünmez bağı keşfetmelerine sebep olmuştu. Herkes uyurken deniz kıyısında Segnu’nun ışıklarıyla oynaşan dalgaları izlerken iki dost gibi sohbet ediyorlardı.

“Dünya’da renkleri görebilmek tuhaf bir deneyim olmalı” dedi Homege.

“Neden tuhaf olsun ki!”

“Düşünsene Zellna, orada deniz maviymiş; kırmızı olmayan deniz nasıl olur tahmin bile edemiyorum. Bizim tenlerimizi de mavi görüyorlarmış, düşünsene benim bembeyaz gördüğüm şu güzel tenini Kuzeyyeli mavi olarak görecek.”

Homege idi neticede konuşan. Cümlelerindeki kıskançlık bu sefer sevgiden ileri geliyordu. Zellna gülümsedi.

“Orada deniz mavi değil, sadece ışığın farklı olmasından dolayı sizin kırmızı gördüğünüz onlar mavi olarak görüyor. Ne kırmızı denizleri mavi görmek ne de turuncu yaprakları yeşil görmek bana tuhaf gelmez ki. Onları buradaki renkleriyle hiç göremedim ben. Bana dünyayla ilgili tuhaf gelen nokta uyuma zamanları. Orada gece diye bir şey varmış , güneşin battığı zamanlar. Hiç ışık olmuyormuş ve insanlar o zamanlarda uyuyorlarmış, ne garip.”

“Evet, çok tuhaf” diye karşılık verdi Homege ve sonra sessizce sanki şükreder gibi Segnu’nun ışıklarını izlediler.

* * * * *

İslen alemi uyandığında Zellna uzay gemisinin yanındaydı. Onun için bir tören alayı hazır bekliyordu. Annesi ve babası ağlamaktan sinir krizleri geçirmişlerdi, sakinleştiricilerle ayakta duruyorlardı. Zellna uğurlamaların ve vedalaşmaların ardından gemisine bindi ve kısa zaman sonra gözden kayboldu.

Gemide sıkıcı zamanlar yaşadı ama içindeki umut ve heyecan her şeyi göz ardı etmesini sağlıyordu. Dünyaya inip de kapıdan çıktığında büyük bir güruhun, kocaman bir meydanda onu karşıladığını gördü. İnsanların yüzlerindeki gülümsemeleri ve el çırpmalarını gördükçe içi içine sığmıyordu. Üç tane resmi kıyafetli adam ellerinden tutup onu kalabalığa doğru götürdü. İki küçük insan (çocuk olduklarını tahmin etti) üstünde İslence “HOŞ GELDİN ŞİRİNE” yazan bir pankart taşıyorlardı, Zellna ne denmek istendiğini tam olarak anlamasa da Vürla usulü, başını eğerek selam verdi.

Zellna doğruca uzak diyarlardan gelenler için ayrılmış olan uyuma küvezlerine götürüldü. İlaçlarını içti ve otuz iki saatlik bir uykuya daldı.

Uyandığında ilk görmek istediği kişi Kuzeyyeli oldu. Yolculuk sırasında onun çok yaşlanmış olacağını düşünmüştü ama tahmininden çok daha genç biriyle karşılaştı. Zellna’dan küçüktü muhtemelen ama bunun tam hesabını yapamadılar. Vürla’nın zaman hesabı Dünya’nınkinden farklıdır ama İslenler’in İnsanlar’dan daha uzun ömürlü olduğu tahmin edilir.

Kuzeyyeli İslen dilini bilmiyordu, Zellna onunla Numeros dilinde konuşuyordu. Aslında Dünya’da İslence bilen çok kişi yoktu. Dünya hükümeti ona bir tercüman tayin etmişti ama bu kişinin İslence’si de çok iyi sayılmazdı. Bu yüzden Zellna genel olarak ortak Numeros dilinde konuşuyordu.

Kuzeyyeli en az bir İslen kadar sıcakkanlıydı. Zellna’ya onun operasyonunda görev alan herkesi tanıttı. İnsanlar biraz garipseyerek bakıyordu Zellna’ya. Gözleri yusyuvarlaktı, vücudunda hiç tüy yoktu. İnsanlar’ınsa kafalarının üstünde saçları vardı. Boyu genel olarak uzundu, insanların erkek olanlarıyla aynı boydaydı çoğunlukla. Bu farklardan dolayı Zellna da insanları garipsemişti. İnsanların en garip buldukları yön Zellna’nın hiç görmediği bir özelliğiydi. Ten renginin mavi olması…

Dünya’ya varışının dördüncü günü, vücut için gerekli fizyolojik hazırlıkların yapılıyor olduğu dönemde, Zellna akşam yemeğinde Kuzeyyeli’ne sordu.

“İnsanlar neden bana Şirine diyorlar?”

Kuzeyyeli’nin dudaklarında sıcak bir gülümseme belirdi.

“Çok eskiden Şirinler diye bir çizgi film vardı. Çizgi filmler nedir biliyorsun değil mi? Sizde de var sanırım.”

“Evet var, renkli oluyorlarmış söylenenlere göre.” Son cümleyi söylerken Zellna’nın sesi yaşama sitem doluydu.

“İşte Şirinler küçük mavi yaratıklardı. Bir ormanda mantar evlerden oluşmuş köylerinde yaşarlardı ve aralarında sadece bir tane kız vardı. Mavi bir kız, senin gibi. Onun adı Şirine’ydi. Bütün Şirinler ve onları izleyen çocuklar onu çok severlerdi. Aslında bu çizgi film çok uzun zaman önce yapılmış, insanların bu tür ayrıntılara sahip çıkma takıntısı olmasaydı bugünün yaşlıları dahi hatırlamazlardı.”

Zellna mantar, köy gibi kavramları tam olarak anlayamasa da Kuzeyyeli’nin ses tonundan ve bakışlarındaki samimiyetten insanları sevdiği bir hayal kahramanına benzetildiğini anladı. Artık şirine kelimesini daha çok seviyordu.

Birkaç hafta sonra vücudu Dünya sınırları içinde herhangi bir operasyona hazırdı. Geçen zaman içinde Vürla’ya sık sık özlem duysa da, insanlar ona çok samimi davranmışlardı. Keyifli vakit geçiriyordu. Merceklerin takılacağı gün gelip çatmıştı sonunda. Heyecandan parmak uçları titriyordu.

Zellna yanında bulunan az sayıda insanla bandajlarının deniz kıyısında açılmasını özel olarak istemişti. İnsanlar ameliyatın ardından onun isteğine uyarak küçük bir grup ve Kuzeyyeli ile birlikte Zellna’yı Dünya’nın manzarası en güzel olan kıyılarından birine götürdüler. Böylelikle mavi kız ilk olarak maviyi görebilecekti. İlkler özeldir.

Hep beraber operasyondan sonraki dört saatlik sürenin dolmasını bekliyorlardı. Herkeste garip bir sessizlik hakimdi. Biraz meraktan, biraz da sessizliği bozmak adına Zellna Kuzeyyeli’ne “bana insanların Vürla’yı nasıl fark ettiklerini anlatsana” dedi.

“Önce galaksiyi keşfettik, ondan bahsedeyim biraz. Biz sizin galaksiye Yağmur Halesi Galaksi’si diyoruz, neden öyle dediğimizi kısa süre sonra sana göstereceğim.” Biraz durdu ve biyomedikalciye göz kırptı ve sonra devam etti. Öyküye masalımsı bir hava katma gayretindeydi.

“Geçmiş zamanların birinde İnsanlar karmaşık helyum bombalarını keşfetmişlerdi. Etkisi uzun süren bombalardı bunlar. Sonrasında çok uzak mesafeleri gösterebilen, camları parlak hardinyum maddesinden yapılmış, astronomik gözlem cihazları olan süperoskopları keşfettiler. Neden bu iki keşfi bir arada kullanmıyoruz diye düşündüler sonra. Samanyolu Galaksisi’nin en uç noktalarındaki gezegenlerden boşluğa karmaşık helyum bombaları gönderdiler. Uzayda sıkışan bombalar güneş sisteminden çok uzak noktalarda patlayarak küçük geçici kütleler oluşturuyorlardı. Böylece insanlık galaksimizin dışında oluşabilen küçük geçici güneşler yaratmış oldu. Bu güneşçikler sayesinde evrendeki başkalıkları açık ve net ve hatta renkleriyle görebildiler. Derken bir gün bu bombalar Yağmur Halesi’nin yakınlarında patladı ve İnsanlar buranın varlığından haberdar oldular. Yağmur Halesi bizim keşfettiğimiz ilk galaksi. Sonra da Vürla’yı bulmak hiç zor olmadı. Böyle işte mavi kız.”

Kuzeyyeli bu bombaları yollarken mesafeyi tutturamayıp insanlığın hırsları uğruna kaç gezegeni havaya uçurduğundan ve belki de kaç canlı türünü ebediyen yok ettiğinden bahsetmedi. Zellna renklerin heyecanındaydı; bu ihtimali hiç düşünmedi, bir de Kuzeyyeli’ne çok güvenmişti, böyle bir şey olduysa anlatırdı diye düşündü.

“Vay be!” dedi Zellna. “Gerek Dünya gerekse Vürla tarihine baktığımızda bu keşifler çok büyük ilerlemelerin göstergesi. Ama buna rağmen evrende hala bilinmeyenlerin varolması çok tuhaf. Cevaplar beraberlerinde soruları da sürüklüyorlar. Her bilinen yeni bir bilinmeyenin habercisi. Mesela benim hastalığım… Şu keşfedilenlerin büyüklüğünün yanında ne kadar da önemsiz gibi görülüyor. Ama insanlık ya da evrendeki diğer ırklar çareyi ancak galaksileri keşfettikten, karadeliklere anlam yükledikten sonra bulabildi. Bulabildiğinden de pek emin…”

Cümlesini bitiremeden etrafındaki insanlar harekete geçti. Vakit geldiği için onun melankolisine çok fazla iştirak edemediler. Zellna’nın vücudu tekrar titremeye başlamıştı.

Bandajlar yavaşça açıldı. Zellna’nın gözleri hala kapalıydı. Komut bekler gibi bir hali vardı. Beklenen an gelmişti. En çok emin olunan an gelmişti. Zafer kapıdaydı. Zellna’nın umutları doruk noktasına ulaşmıştı. Saniyeler sonra bir ömrün çabalarının meyvelerini avuçlarına alacaktı. Herkes nefeslerini tutmuş onu izliyordu.

Yavaşça açtı gözlerini.

Hareketsiz, sanki vurgun yemiş gibi tek bir noktaya bakarak öylece kaldı.

Etrafında sesler yükseliyordu. Herkes merak içindeydi ama bu donukluğun olumlu bir şaşkınlıktan ileri geldiğini düşünüyorlardı.

Zellna Kuzeyyeli’ne döndü ve omzuna kapanıp hüngür hüngür ağlamaya başladı. “Göremiyorum” diyordu hıçkırırken, “hala renkleri göremiyorum.”

Kuzeyyeli etrafındakilere “bizi yalnız bırakın” dedikten sonra Zellna’yı omuzlarından tutup, başını dikleştirdi. Zellna’nın acısını tahmin edebiliyordu, gözlerindeki hüzün kalbini delip geçecek gibiydi. Ellerini avuçlarının arasına alıp “hala yaşamak için kocaman bir nedenin var” dedi. Bu sırada dünyanın onların bulunduğu bölgesine ılık bir yaz yağmuru yağmaktaydı. Bir süre sessizce yağmur damlalarının deniz dalgalarıyla kucaklaşmalarını izlediler. Damlalar dalgalara sevinç içinde kavuştukça ikisinin de aklından birbirlerini ilk gördükleri an geçiyordu. Yağmur bittiğinde kendilerini birbirlerinin gözlerine bakar halde buldular.

“Yağmur getiren rüzgarsın sen” dedi Kuzeyyeli.

“Çok uzaklardan gelip tüm çareleri tüketen, kuzey rüzgarıyla birleşip yağmuru yağdıranım” diye karşılık verdi Zellna.

Bu arada güneş saklandığı bulutların ardından bütün ihtişamıyla çıkmayı başarmıştı. Yağmura galip gelmenin gururuyla dik dik bakıyor, bütün zarafetiyle onlara göz kırpıyordu adeta. Ve sonra ufuk çizgisinin ardından, sanki geçmiş ile geleceği bileştirir gibi, sanki Vürla ile Dünya’yı birleştirir gibi uzunca bir kuşak iki gencin üzerinde belirdi ve onlardan çok uzakta bir diyara doğru uzadı.

“Bu da nedir? Vürla’da yok bundan!” diye sordu Zellna. Büyülenmiş, bir o kadar da şaşırmıştı.

“Gökkuşağı! Yedi rengi barındırır içinde. Güneşin yedi rengini bize yansıtır.” Kuzeyyeli’nin sesi Zellna’yı kırmakta korktuğu için zayıf çıkmıştı.

Son cümleyi duyduğu an Zellna söz verdi kendine. Ömrünün sonuna kadar hep bir yol arayacak, bir gün renkleri görebilecekti. Sadece gökkuşağını izlemek için bile bu çabaya değerdi.

Ve belki Zellna, renkleri görebildiği gün süperoskoplardan karmaşık helyum bombalarıyla aydınlatılmış galaksilerine Dünya’dan bakacaktı. Böylece etraflarını saran ve yedi renkten oluşmuş elips şeklindeki kuşağı gördüğünde neden galaksilerine Yağmur Halesi Galaksisi dediklerini anlayacaktı. Evet! Belki bir gün…

— S O N —

Paylaş

Yorum yapın