CORVUS

0

Giriş, Limendar, Taht Odası

“Gel, oğlum Khatul” dedi Limendar’ın sultanı. Vakit çoktan gece yarısını geçmiş, imparatorluğun kuytu köşelerindeki birçok hırsız dahi en derin uykusuna dalmıştı. Fakat imparatorluğun sultanı ve de şehzadesi hala ayaktaydılar. Taht odasının ağır kapıları hiç ses çıkartmadan kapanırken şehzade çabuk adımlarla babasının yanına yaklaştı. Ayak sesleri sedefle işlenmiş, yakut ve lal taşlarıyla donatılmış taht odasının duvarlarında yankılandı. Artık eski günlerdeki dermanı kalmamış bile olsa dimdik duran imparatorun mavi gözleri, taht odasının göğe açılan ve kapandığında gül şekli oluşturan devasa pencerelerinden yıldızları seyrediyordu. Sultanın el işaretiyle iki muhafız pencereleri daha da çok açmak için her iki duvarda kalan çarkları çevirmeye koyuldular. Çarklar döndükçe mekanizmaya bağlı ipler gerildi ve pencerenin her iki kanadındaki çarkları germeye başladı. Ağır pencereler yolları üzerinde sürülerek birbirinden uzaklaştı. Taht odasını tek başına aydınlatabilecek denli berrak olan dolunay böylece sultanın görüşüne dâhil olmuştu. Khatul babasının yanındaki yerini aldığında pencereleri açan iki koruma ve imparatorluğun veziri Harun dışında odada başka kimse yoktu.

“Seni neden bu saatte çağırdığımı merak ediyorsundur” dedi sultan. Bakışları gökteki yıldızlardan oğlunun kahverengi gözlerine kaydı. Şehzadenin gözleri merak içinde olmadığını, başına gelecekleri bildiğini gösterir şekilde anlamlı bakıyordu.

“İyi bir sebebiniz olduğundan eminim sultanım” dedi Khatul. Neden sonra bakışlarını babasının bakışlarından kaçırıp gökteki yıldızlara döndü.

“Bu gece çok fazla yıldız var. Zor günler geliyor” dedi imparator. ” Tanrıların yıldızları karmaşa içinde. Bunun ne demek olduğunu biliyorsun değil mi oğlum? Kaos, savaşlar, kıtlık. Aaah eski günlerim. Gençliğimde yaşadığım bitmek tükenmek bilmez karmaşanın sonunda her şeyin huzura erdiğini düşünmüştüm. Onlarca yıl, onlarca yıl ufak tefek pürüzler hariç sorunsuzca ülkemizi yönettim. Ama şimdi… Çiftçiler aldıkları ürünün azaldığını söylüyor. Tüccarlar haydutların giderek fazlalaştığından yakınıyor, casuslarımız cücelerin bile madenlerde zorlandığını bildiriyor. Ve tanrıların yıldızları karmaşa içinde…”

Yaşlı adam, gençliği boyunca birçok zafere imza atıp tanrılarına hep sadık kalmış güçlü imparator derin bir nefes aldı ve sonra, birden oğluna dönerek “Öyle değil mi sevgili oğlum?” dedi. Sesinde onay beklediğini belirten bir tını vardı. Şehzade bakışlarını yere indirdi. Bir an babasından uzaklaşacak gibi olduysa da sonra yerinde kalmaya karar verdi. İmparator yaşlı gözleriyle bu çelişkinin hepsini izliyordu.

“Öyle düşünmediğini biliyorum” dedi imparator ve aynı anda gücü tükeniverdi. “Ölümün eşiğindeyim, gözlerim imparatorluğumun en güzel günlerini gördüler ve şimdi, mutlu bir şekilde ölüp tahtımı sana devredebilecekken… Çok yazık oğlum, çok yazık… Sen bana değil, imparatorluğumuza değil, öncelikle bizi bu günlere getiren tanrılarımıza ihanet ediyorsun. Küçücük boylarıyla hiddet kusan kuzeylilerle yaptığımız savaşta inandığın tek tanrın neredeydi? Kıtlıkla mücadele ettiğimiz yıllarda tek tanrın neredeydi? İnandığın şeye bir bak oğlum. Bahsini ettiğin tanrının hiçbir yerde adı geçmiyor. Tarih kitaplarımıza bak, destanlarımıza bak, zaferlerimize, cezalandırılmışlıklarımıza… Altı tanrıdan başka bu dünyada hükmü geçen bir güç yok. Senin bu yaptığın halkına bir ihanet Khatul” İmparatorun son cümlesi bir haykırış halinde taht odasında yankılanmıştı. Yaşlı eller oğlunun başını kavradı. Şehzadenin gözleri babasının gözlerinden başka bir yere bakamıyordu. “Beni dinle oğlum, sana daha önce yalvarması için adamlarımı gönderdim. Bilmiyor gibi davrandım, aptal hevesinin bitmesini bekledim. Fakat artık çok geç. Ben hasta yatağımda çürürken sen de zindanlarda ölüp gideceksin. Sonra ne olacak? Halkımızın, bizden güzel bir hayat bekleyen, ellerini açmış yalvaran bu insanların yok olmasına göz yumacak mısın? Sana son bir şans veriyorum oğlum. Altı tanrıya bağlılık yeminini et ve seni imparatorluğun başına geçireyim.”

“Hayır” diye geldi şehzadenin sesi. Babasının elleri gevşedi. Yaşlı adam şaşkınlık, şaşkınlıktan da çok tükenmişlik içinde sendeledi. Tam düşecekken oğlunun elleri kendisini kavradı.

“Bırak beni” diye haykırdı sultan ve olanca gücüyle oğlunun yanağına bir tokat indirdi. Şehzadenin elleri titrerken babasını yavaşça bıraktı. Limendar’ın sultanı ağır adımlarla tahtına doğru yürürken “Götürün onu” dedi sessizce. Veziri ve odada bulunan iki koruması şehzadenin kollarına girmek için yaklaştılar.

“Kaçacak değilim” dedi Khatul. “Cezamın ne olduğunu biliyorum. Buraya gelmeden de biliyordum. Sana yalvarıyorum baba, inandığın, ardından dualar ettiğin altısının tanrı olmadığını kabullen.”

“Defol” diye geldi ihtiyar adamın sesi. Şehzade sırtını dönüp yanında korumalarla birlikte taht odasının kapısına doğru yürümeye başladı. Sultanın bir işaretiyle vezir de arkalarından çıktı. Yaşlı adam tahtına uzanıp gözlerini kapattığında taht odasının ağır kapıları da kapanmıştı.
Khatul zindanlara girdiklerinden beri sessizdi. Hücrelerden gelen idrar kokuları güherçile kokusuyla karışınca mide bulandırır bir hal alıyordu. Bir köşede henüz ölmüş bir mahkûm çuvala sokuluyor, bir başka köşedeyse içeri yeni girmiş bir hırsız zırıl zırıl ağlıyordu. Sultanın başkomutanı aynı zamanda da veziri olan Harun yaklaştıkça mahkûmların sesi kesiliyor, her biri hücrelerinin en karanlık köşesine doğru çekiliyordu. Korumalar vezirden aldığı emre uygun şekilde şehzadenin bitişiğinde ilerliyordu.

“Daha gelmedik mi?” dedi Khatul.

“Hayır sultanım” diye yanıtladı Harun. “Birkaç boş hücrenin işimizi kolaylaştıracağını düşündüm. Öbür türlü hücrede bile olsanız suikasta kurban gitmenizi istemem.” Şehzade bir kahkaha patlattı. Korumalar şehzadenin yanından ayrılıp ileride kalan meşaleleri yakmak için koşturdu. Demek ki boş hücrelere gelmişlerdi. Derken ileride kalan meşaleler aydınlandı ve önlerinde artık daha fazla hücrenin olmadığını gördüler. Son meşaleler de yanarken şehzadenin yol arkadaşları ortaya çıktı. Kendi birliğinin en yetenekli beş askeri genişçe bir hücrede onu bekliyordu. Her şey planlandığı gibiydi. Şehzade, Limendar’ın tek varisi olan genç savaşçı babasının haberdar olduğu şeyleri hep bilmiş fakat imparatorluğun sultanı oğlunun planlarından bihaber kalmıştı. Şimdi, ömrünün geri kalanını geçirmesi için yollandığı hücreden babasından çok kendisine sadık olan Harun’un keşfettiği bir yol sayesinde kaçacaktı. Dahası bu kaçış babasının peşini bırakmışlığı sayesinde işlerini de kolaylaştırmış olacak, hatta Khatul saraydan ve sarayın getirdiği ağır görevlerden de kurtularak peşinde koştuklarına daha çok vakit ayırabilecekti. İşte tam olarak da bu yüzden babasının birtakım şeyleri öğrenmesine izin vermişti. Şehzade’nin bütün bu yaptıklarından duyduğu tek pişmanlık yaşlı babasının kalbini kırmış olmasıydı. Babasının ölümünü beklemeyi hep düşünmüş, fakat gördüğü rüyaların yorumları karanlığı apaçık ortaya koyduğu için hızla yola koyulması gerektiğine karar vermişti. Şimdiyse kaçış yollarının hemen bitişiğinde, en güvendiği beş askeriyle birlikte yola koyulmaya hazırdı. Korumalar hücrenin kapısını açarken Khatul kendisine uzatılan deri zırhı giymeye koyuldu. Aynı anda şehzadenin sağ kolu olan Khaled geniş hücrenin duvarlarındaki bir oyuğa elini sokup bütün gücüyle geri çekti. Hücrenin duvarlarındaki gizli bir kapı yana doğru açılırken şehzade zırhını giymiş vezir Harun ile kucaklaşıyordu.

“Umarım her şey istediğiniz gibi olur şehzadem” dedi vezir.

“Meraklanma Harun, ben yokken babama iyi bak. Geri döndüğümde hala yaşıyor olsun.”

“Emriniz baş üstüne efendim” dedi Harun. Şehzadenin dört askeri açılan geçitten kaybolup şehzade de onlara yetiştiğinde Khaled duvarda kalan bir taşı itip peşlerinden atıldı. Geçit ortadan kaybolurken karanlıktan şehzadeye benzeyen bir adam peyda oldu. Her ne kadar Khatul babasının kendisini bir kez daha görmek isteyeceğinden şüpheliyse de tedbirini alması gerektiğini de pek ala biliyordu. Hücre asla boş kalmamalı, dahası babasının göndereceği ve babasına sadık olan adamlar tarafından incelenmesi halinde de içeridekinin kendisi olmadığı anlaşılmamalıydı. İşte bu sebepten daha önce çok kez kendisine benzerliğinden yararlandığı ve hatta sayesinde bir suikast girişiminden kurtulduğu adamlarından birisini yerine yerleştirmeyi uygun görmüştü.

“Sana emredilmediği sürece konuşmayacaksın” dedi vezir adama. “Merak etme, yaptıklarımızdan kimsenin haberi yok.” Adam geniş hücredeki tek taş yatağa otururken muhafızlar meşaleleri söndürdü. Karanlıkta parlayan ve şehzadeninkilere benzeyen bir çift göz göremediği vezirin arkasından uzunca bir süre bakınmakla yetindi.

1.Bölüm, Numenor, Seiyo Dağları

Binlerce yıl boyunca Kayıp Dünya’nın tarihçileri halklar arasında çıkan savaşların sebeplerine öncelikle ekonomik anlaşmazlıklar yazmış, daha sonrasında, detaylı incelemelerindeyse inancın ve geleneklerin daha büyük pay sahibi olduklarını itiraf etmişlerdi. Zira ekonomik anlaşmazlıkların temeli de hep bu sebeplere dayanmıştı. Cüceler asla ve asla elflerle pazarlık yapmaktan hoşlanmıyordu, çünkü elfler onlara kaba varlıklar gözüyle bakıyor ve isterlerse kendi işçiliklerinin çok daha iyi olabileceğini açık açık söylüyorlardı. Bu bir cüceye sakalsız demek kadar büyük bir hakaretti. Bu anlaşmazlık sadece ırklar arasında da değildi. Öyle ki insanlara ait komşu imparatorluklar olmalarına rağmen Numenor ve Limendar arasındaki ticaret bile pamuk ipliğine bağlıydı.

Ne var ki tarihçilerin ileride yazacakları yanında bu anlaşmazlıklar birer hiç olarak kalacaktı. Koleth Kayıp Dünya üzerinde oynayacağı en büyük oyununa hazırdı. Dünyada dolaşan enerji dalgalarından birini yakaladı ve onu şekillendirerek Seiyo dağları üzerine kustu. Oğlu, yani dünyaya kargaşayı getirmesi için karanlık ırklardan topladığı tohumları, bir insan kadınıyla yaşadığı aşktan olan meyvesine kardığı çocuğu bu enerji dalgasının hedefiydi. Koleth’in sözleriyle şekillenmiş büyü simsiyah varlığın bedenini dağladı ve büyünün yaşattığı varlık gözlerini açtı. Vücudu kuzguni siyah bir insan vücuduydu. Kolları ve bacaklarında kırmızı, kalın birer şerit vardı. Gözleri de bu şeritler gibi kan kırmızısıydı.

“Baba?” dedi varlık ayağa kalkarken. Boyu bir cücenin boyundan biraz uzundu. Vücudunun hiçbir yerinde kıl, tüy yoktu. Kara cücelerin, kara elflerin, ejderlerin, çok az sayıda olan vampirlerin ve yaşayan ölülerin yapısı, canlı olanlardan gelen tohumlarla bir insan vücudunda birleşmişti. Kan kırmızı gözler Koleth’in, oğlunun ve yarattığı sevgili ırkın kana susamışlığını gösterecek bir simgeydi. Geceden karanlık beden doğan bu ırkın gecenin çocuğu olduğunun bilinmesi içindi. Hem böylece yapılacak bütün gizli işler gecenin kardeşliğiyle kolaylaşacaktı.

“Söyle, oğlum” dedi Koleth sevgili çocuğunun yanında belirirken. Bir hayaletten daha belirsiz, fakat kapkaraydı. Uzaktan görenler kendisini kara bir duman sanırdı. Bu da elbette yaşadığı yerden, dünyayı tepesinden izlediği evinden uzaklaşamayışından kaynaklanıyordu.

“Kardeşlerim?” dedi varlık bu kez.

“Kardeşlerin, düşmanlarımızın kalbinde, hepsi uyuyor. Neden böyle olduğunu biliyorsun çocuğum… Öz oğlum… Kaisrah. Seni kendi gücümle besledim. Varlığını anlamlandır. Sana öğrettiklerimi uygula. Görüşürüz, yavrum.”

Babasının gidişiyle Kaisrah düşünceye daldı. Yeni doğmuştu, dünyayı, daha doğrusu dünyanın bir parçası olan mağarayı ilk defa görüyordu. Fakat tecrübeleri, fikirleri, hatta yetenekleri vardı. Babasının kendisine öğrettiklerini hatırlıyordu. Güç, özellikle yönetmekle elde edilen güç, yönetmek için kullanılacak olan güç her şey demekti. Ve güç paylaştıkça azalıyordu. Ne kadar güçlü olduğun düşmanlarının da ne kadar güçlü olduğuyla ilgiliydi. Kaisrah babasının gücünü hissediyordu. İçindeki enerjiyi, karın boşluğundan zihnine doğru süzülen saf enerjiyi hissediyordu. Şu an görmese bile düşmanlarının güçlerini biliyor, onların yok edilmesi gerektiğini, babası için kardeşlerini uyandırması gerektiğini biliyordu. Babası, dünyadaki insanların tanrı olarak taptığı Koleth kardeşlerini uyandıracak kadar dünyaya yaklaşamıyordu. Belki Seiyo, belki içinde olduğu bu dağlar sürüsü kardeşlerinin uyanması için güzel bir yer olabilirdi ama o zaman henüz düşmanlarına ulaşamadan ordularının haberi ulaşacaktı. Her şey, bütün plan ani bir saldırının, ölümcül tek bir darbenin gerekliliğini gösteriyordu.

Kaisrah, kardeşlerini nerede bulacağını ve onları nasıl uyandıracağını hatırlamıştı fakat gücünün buna yetip yetmeyeceğini, bu işi en kolay şekilde nasıl yapabileceğini bilmiyordu. “Öğren” demişti babası. “Sana öğrettiklerimle yetinme, dünyayı tanı, düşmanlarını tanı, zayıflıklarını tanı, her birini tek tek incele. İpleri eline aldığın gün zaferimizin kazanıldığı gündür.” Düşünceleri yoğunlaştı. Bütün bildikleri, hatırladıkları, yaşadığını düşündüğü anıları beynine hücum ederken Kaisrah sessizce oturdu. Sonunda, artık daha fazla şey hatırlayamayacağına inandığında ayağa kalkıp mağaranın dışına çıktı.

Daha önce dünya kendisi gibi bir varlık görmemişti. Kurt dişlerine benzeyen dişlerini ortaya çıkaracak şekilde gülümsedi. Gökyüzünü, yıldızların çokluğunu izlerken karnının acıktığını hissetti. Gecenin karanlığıyla bütünleşerek mağaranın önünden inen patika yolda ilerlemeye başladı. Olduğu yerden dağın hemen yanındaki geniş orman geceden daha koyu bir karanlık olarak seçilebiliyordu. Gökyüzündeki bulutlar dolunaya fırsat verdikçe Kaisrah ormanın kendisine olan mesafesini ölçüyor, bir saatlik yolun sonunda ormanda olacağını tahmin ediyordu. Dar patikada koşturmaya başladı. Zaman zaman ayağının altındaki bir taş kayıyor ve karanlık kayalıklara karışıyordu. O ise yerle bütünleşmiş gibiydi. Patika ayaklarının altından hızla akarken doğacak olan ırkın ayak sesleri mağaralarda yankılanıyordu.
Ormana aşağı yukarı on metre yükseklik kala patika sona ermiş, Kaisrah kayalıklar arasında ayağını kırma riskini almaktansa doğruca ormana atlayıp büyüsüyle süzülerek yere inmişti. Şimdiyse gecenin karanlığında ormanın derinlerine doğru ilerliyordu. Gittikçe ağaçlar daha yaşlı, daha büyük ağaçlar halini alıyordu. Demek ki orman dağın yamacına doğru genişlemiş daha fazla ileri gidemeyince de durmuştu. Siyah adam daha derine gitmenin yolunu kaybetmesine sebep olabileceğini düşünüp sabit bir çizgi izlemeye karar vermişti ki sökmekte olan şafağın ilk aydınlığı yüksek ağaçların yapraklarından içeri girmeyi başardı. Her ne kadar gece kendisi için mükemmel bir dostluk sunsa da ilk kez karşılaştığı güneş ışığı etrafını tanımasını ve olan biteni daha kolay görmesini sağladığı için müteşekkirdi. Ağaçların yaprakları çok sık olmasa bir tanesinin tepesine çıkıp etrafını gözetlemeyi düşünebilirdi, fakat bu şekilde görebileceği yer çok kısıtlıydı. Yerde, sık kullanıldığından olsa gerek üstünde çalıların bitmediği bir yol üzerinde ilerlemeye devam ediyordu. Derken saatlerce süren açlık karnının gurultusuyla kendisini hatırlatma ihtiyacı duydu. Doğumunun ilk gününde Kaisrah açlıkla başa çıkmak zorundaydı. O an babasının kendisini neden bir mağarada ve hiçbir şeysiz hayata getirdiğini anlamış oldu. Bu ve daha sonra gelecek olan birçok şey kendisi için bir sınavdı. Eğer o başaramazsa başarması için öz çocuklarından, büyü yardımıyla çoğaltılmamış, saf evlatlarından bir başkasını görevlendirecekti.

Tam düşüncelere dalmak üzereyken kulağına gelen bir çıtırtı sesiyle irkildi. İçgüdüleri hemen yanındaki ağaca sırtını vermesini söylerken ayakları denilene uydu. Göz ucuyla sesin geldiği yönü kontrol ederken ormanın kıyısına yaklaşma cesaretini göstermiş olan geyiği gördü. Kaisrah babasını utandırmayacağından emindi. Ağacın arka tarafında, beş metre kadar uzaktaki geyiği ürkütmeden hareket etmesi gerekiyordu. Sağ elini açıp vücudunda dolaşan büyü enerjisini maddeleştirmeye başladı. Henüz birkaç saniye olmuştu ki büyü dalgaları yoğunlaşıp sağ elinde bir mızrağa dönüştü. Siyah varlık ağacın gövdesinden uzaklaşmadan döndü ve mızrağını fırlattı. Ne var ki geyik henüz o ağacı dönüp de mızrağını fırlatmak için kolunu kaldırmışken yerinden fırlamış ve ormanın derinliklerine doğru koşturmaya başlamıştı. Kaisrah bunun bir kovalamaca oyununa dönüşmüş olmasından rahatsızdı. Geyiğin ardından hızla koşarken yere düşen mızrağını aldı. Elbette ki av ormanı biliyor, bu sebeple de avcısından çok daha rahat ilerliyordu. Fakat avcı açtı. Önüne çıkan çalıları zıplayarak geçiyor saçma sapan uzadığını düşündüğü dallardan, son anda, eğilerek ya da yana çekilerek kurtuluyordu. Bir an avı görüş alanında netleşmiş ve siyah varlık mızrağını son gücüyle fırlatmıştı ki geyik yere yığıldı. Ne var ki mızrak avı bulmamış, biraz ilerdeki bir ağaca saplanmıştı. Kaisrah bunu görür görmez saklanma gereği duyduysa da geyiği avlamayı başaran insanı ve o insanın kendisini gördüğünü artık fark etmişti.

Ne Kaisrah ne de avcı hareket etmiyordu. Geyik yerde can çekişedursun her ikisi de birbirini göz kontrolünde tutuyor, en ufak bir hareketin neyle sonuçlanacağını kavramaya çalışıyordu. Kaisrah bu dünyada ilkti. O yüzden diğer avcının, Numenorlu olduğuna kanaat getirdiği, çekik gözlü, kendisi gibi kısa boylu olan bu insanın ne yapacağını kestiremiyordu. Kendisinin insan olmadığına inandığı kesindi. Öbür türlü şimdiye kadar en azından konuşmaya çalışırdı. Fakat yaratık olup olmadığı konusunda kararsız olduğu da bir o kadar netti. Zira adamın kendinden emin duruşuna bakılırsa yaratık olduğunu düşünseydi çoktan savaşmaya başlamışlardı.

“Nesin sen?” dedi adam ortak lisanı kullanarak. Kaisrah adamın düştüğü çelişkiyi doğru tahmin etmişti.

“Hastalıklı bir insanım” diye yanıtladı onu çabucak bir çıkar yolu düşünerek.

“Uzaklaş buradan, bu benim avım” dedi adam. İnanıp inanmadığı belli değildi. Gözlerini hasmından hiç ayırmadan uzun yayını omzuna astı. Ava doğru ilerlerken Kaisrah adamın belindeki iki kılıcı görmüştü. Birisi kısa ikincisi ise uzundu. Çok hafif eğimli kılıçların kınları koyu kırmızıydı. Derken adam durdu. Avının başına gelmiş, ok sadağına bağlı düğümlenmiş bir halatı yere atmıştı. Derken bakışlarını kendisinden hiç ayırmaksızın sadağını ve uzun yayını da yere bıraktı. “Sana uzaklaş dedim” diye geldi sesi. Sert bakışları tehdit içeriyordu.

“Merak etme gidiyorum” diye yanıtladı Kaisrah. Sonrasında sırtını dönüp geldiği yoldan geri yürümeye koyuldu. Avı kovalamak nefes nefese kalmasına sebep olmuştu. Bir süre ilerledikten sonra geri döndü. Avcının arkasına çıkacağını düşündüğü bir yol çizerek Numenorlunun olduğu yere ilerlemeye başladı. Adımlarını ses çıkartmadan atmaya çabalıyordu. Şimdi gece olsaydı bu kadar temkinli olmasına gerek kalmayacaktı. Neyse ki avcı görüş alanına girmişti ve tam da istediği gibi avını bağlamakla meşguldü. Kaisrah’ın elleri avcının sırtını işaret ederken parmaklarının ucundan alevli oklar fırladı. İlk iki küçük ok hedefin sırtını bulmuştu ki savaşçı sağına doğru bir takla atarak diğerlerinden kurtulmayı başardı. Şaşırma sırası sürprizi yapandaydı. Öyle ki savaşçı nasıl olmuşsa taklayı atarken uzun kılıcını çekmeyi de başarmıştı. Kaisrah’ın elinde kendisini koruyabileceği hiçbir şey yoktu ki Numenorlu saldırıya geçti.

Numenorlu savaşçıların hemen hepsi aynı şekilde giyiniyor ve aynı silahları kullanıyordu. Uzun kılıçları dünyanın dört bir yanında en keskin kılıçlar olarak bilinen kılıçlardı. Çift elli kılıçlara oranla daha hafif olmaları saldırının yönünü değiştirmeye imkan sağlıyordu. Hafif eğimlilikleri diğer kılıçlarla çarpıştığında atağı savuşturmayı ve hızlı bir ters saldırı yapmayı kolaylaştırıyordu. Dahası birçok saldırı stili hasmının açığını bulduğu anda kısa kılıcı çekmeye ve saplamaya yol veriyor, bu sayede kılıç usta ellerde en ölümcül silah halini alıyordu.

Numenorlu belli ki bu ustalardan birisi olma yolunda ilerliyordu. Savaşçı kılıcını iki eliyle kavramış hızla koşarken bir şişleme hamlesine hazırlanıyordu. Kaisrah çok fazla düşünemeden ellerinde bir mızrak şekillendirmeye koyuldu. Eğer büyüsü hızla tamamlanmazsa savaşçı mızrağın koruyacağı mesafeden daha yakın olacaktı. Neyse ki mızrak vaktinde şekillendi ve Numenorlu şişleme hamlesini değiştirip yana attığı bir adım ardından mızrağı kenara savuşturdu. Kaisrah kendisini açıkta bırakmamak için etrafında dönerken mızrağıyla yay çizdi. Çekik gözlü savaşçı eğilip yaydan kurtulmuştu ki mızrağın hareketi yön değiştirip hızla yukardan aşağı doğru indi. Kılıcı eliyle destekleyip mızrağı yine yana savuşturan savaşçı ileri atılmak için hamle yapacaktı ki hasmı iki adım geri atıp mızrağıyla bir şişleme hamlesi denedi. Savaşçı bu hamleyi sol yanına iterken mızrağı sapından yakaladı ve Kaisrah’ı kendisine doğru çekti. Yaratık beklemediği bu hamleyle dengesini yitirmiş hasmına doğru tökezlemişti ki suratına yediği tekmeyle sırt üstü yere çakıldı. Savaşçı elinde kalan mızrağı bir kenara atarken düşmanının üstüne hücum etti. Koleth’in oğlu şanslıydı. Yere düştüğünde eline gelen büyükçe bir taşı düşmanının yüzüne fırlatıp yuvarlandıktan sonra ayağa kalktı. Rakibi taştan kaçamamış, alnına gelen taşın etkisiyle kılıcını boşluğa savurmuştu. Kaisrah aradığı boşluğu şimdi bulmuştu. Büyünün enerjisi damarlarında akıyor, kendisine keyif veriyordu. Numenorlu savaşçının ayakları altındaki toprak birden sallandı ve savaşçı dengesini yitirdi. Siyah adam savaşçıya hücum ederken keskin kılıç havada bir yay çizdiyse de o bundan kurtulmayı başardı. Ardından bir eliyle Numenorlu’nun boynunu diğeriyle de kılıcı tutan bileğini kavrayıp adamı yere serdi. “O benim avımdı” diye fısıldadı savaşçının kulağına. Dizini adamın beline basarken boynunu kavrayan elini bırakıp savaşçının kısa kılıcını çekti ve ardından kılıcı düşmanının sırtına sapladı.

Savaşçı kendi kanı içinde can verirken Kaisrah geyiği bağlamakla meşguldü. Nefes nefese kalmış, büyü enerjisinin büyük bir kısmını harcamıştı. Bu karşılaşma ilk dövüşü olmasının yanı sıra ona çok önemli bir şey öğretmişti. O da en azından kardeşlerini uyandırana dek kendi formunda gezemeyeceğiydi. Babası, yani altı tanrıdan biri olarak kabul edilen Koleth ona bunu çok önceden söylemiş fakat kendisi formunu değiştirmeyeceği konusunda inat etmişti. Bütün bunlar zihninde, yaşadığını hatırladığı ama yaşamadığını düşündüğü şeyler arasında yer etmiş anılardan sadece bir parçaydı. Babasının haklı olduğunu artık biliyordu. Geyiği bağlaması sona erdiğinde kendi kanından bir gölcükte uzanan savaşçının yanına gitti. Kısa kılıcı sırtından çekip temizledikten sonra kınına koydu ve aynı şekilde uzun kılıcı da temizleyip yerleştirdi. Bundan böyle silahlarını büyüyle oluşturmak zorunda değildi.

Numenorlu savaşçının yanına eğilip ellerinden birini savaşçının kalbine, diğerini de yüzüne koydu. Birazdan yapmak istediği şeye gücünün yetip yetmeyeceğinden emin değildi. Dudakları kıpırdayıp Koleth’den ve diğer kardeşlerinden başka herkese anlamsız gelecek sözler söylerken kolları ve bacaklarındaki kırmızı şeritler parlamaya başladı. Büyünün, saf, her türlü şekillendirmeye müsait enerjisini parmaklarında, zihninde, dahası teninin her bir zerresinde hissetmeye başlamıştı. Kaisrah’ın kuzguni teni öldürdüğü hasmının ten rengine dönüşürken gözlerindeki kırmızılık yerini siyaha bıraktı. Koleth’in oğlu her ne kadar büyüyü keyifle yapsa da bu değişim sırasında acı çekiyordu. Tüysüz vücudunda uzun, tepesinden bağlanmış bir saç uzarken elleri de renk değişimini tamamladı. Eski halini anımsatan tek şey kollarında ve bacaklarında kalan kırmızı, ince çizgilerdi. Numenorlu Kaisrah ayağa kalkarken dünyanın merkezinde olan bu ülkenin sıradan bir savaşçısı gibi görünüyordu. Büyüsüyle topraktan savaşçının kıyafetlerine benzeyen kıyafetler oluşturdu. Momohiki denen geniş siyah pantolonu ve sonradan kosode adı verildiğini öğreneceği yeleğiyle kıyafetini tamamlamıştı. Savaşçının katana ve wakizashi adı verilen kılıçlarını kemerine takıp geyiğin yanındaki uzun yay ve sadağı da omzuna astı. Artık avını taşıyıp geçici olarak sığınabileceği bir yer bulması gerekliydi.

Kaisrah avını sırtında sürüklerken müteveffa samurayın kasabasında iki çocuk babalarının öğretisini ruhuna işliyordu. Diğer yandan oğlunun avı üzerine kuzgun gibi çöküp şeklini değiştirmesini izleyen Koleth doğacak olan ırkın ismini bulmuştu; “Corvus”

Paylaş

Yorum yapın