ÇİZGİROMANDA BİLİMKURGU – 2

0

Hüsnü Çoruk

Geçen sayımızdaki yazımızın sonlarında kısaca bahsettiğimiz Les Pionniers de L’Esperance/Umut Öncüleri, İkinci Dünya Savaşının bitiş yılında ortaya çıkan ve Fransız bilimkurgu okurlarını otuz sene boyunca heyecanlandırmayı başarabilen mükemmel bir çalışmaydı. Radias adlı bir gezegenden Dünya’ya ulaşan tehlike sinyalleri muhtemel bir çarpışmayı haber vermektedir. Dünya’dan uzaylılara yardım amacıyla acil olarak altı kişilik bir ekip seçilir ve bu küçük kadro Esperance adı verilen bir gemiyle uzaya açılır. Vaillant’da (Savaş sonrası Fransa’sının en nitelikli dergilerinden biri) başlayan, önceleri Flash Gordon etkileri taşısa da çabucak kendi kimliğini bulan eser de, altı kişiden ancak dördü hayatta kalmaya muvaffak olacaktır.

Gemideki mürettebat sanki dünya ırklarının küçük bir kokteyli niteliğinde (beyazlar, bir asyalı, bir arap) tasarlanmış, böylelikle suni ırk farklılıkları yaratan her türlü çağdışı düşünceye daha başlangıçta tavrını alan bir yaklaşım sergilenmiştir. Bilimkurgu türünün evrenselliğe açılan (veya açılması gereken) boyutuna sanki destek verir gibidir seçilen karakterlerin ırk renkliliği. Geleceğin nasıl tasarlanacağı ve nasıl yönlendirileceği ancak ortak bir bilim ile sağlanabilecektir.
Desen de Raymond Poivet, senaryo da Loger Lecureux işbirliği ortaya dopdolu bir eser çıkarmıştır.

Ancak Flash Gordon, Brick Bradford gibi öncü bilimkurgu çalışmalarından sonra, bahsetmemiz gereken başka bilimkurgu örnekleri de mevcut. Şimdi yüzümüzü 1920’lerin sonuna döndürelim ve yine Amerikalı bir başka sanatçıyla, Francis (Frank) Godwin ile tanışalım. Godwin’ın başlangıçta Montgomery Flagg adlı arkadaşının grafik anlayışından (Hani Amerikan ordusu için hazırlanan propaganda kitabının afişinde parmağını izleyicilere uzatan Sam Amca’yı “I want you for U.S.Army” derken çizen ressam) etkilendiği görülür. Çizgi ve taramalarla dolu mükemmel, estetik bir çizgi anlayışına ulaşan Frank Godwin’inConnie‘si şimdiki durağımız. 1927’de başlanan çalışma, Amerika’da nedense hiç rağbet görmemiş, ancak on yıl sonra Fransa’ya geçiş yapıp Hop-la adlı dergide yayınlanma fırsatı bulduğunda popülerlik kazanmaya başlamış.

İlk havacılık çizgiromanı olarak da tanıtılan Connie‘de ana karakter tipik bir Amerikalı genç kız. İlk yıllarında iyi bir ailede yaşayan, günlerini elbise ve şapka değiştirerek geçiren bir çocuk-kadın profili çiziliyor. Hareketleri dengeli, çevresine saygılı. Ekonomik krizin patladığı 1929’dan itibaren Connie‘nin mizah ve küçük entrikalarla bezeli öyküleri ton değiştirir. Macera olgusunun çizgiromana girdiği yıldır aynı zamanda, Connie de bu sayede durgunluktan kurtulacaktır. Frank Godwin, okurların cinsel dürtülerini de gizliden gizliye harekete geçirecek çekici kahramanına çeşitli meslekleri giydirir. Connie artık gazetecidir, dedektiftir, hatta pilotluk yapar.

Connie‘nin 2936 yılında geçen bir macerası konumuzu ilgilendirmektedir. Fırtınalı bir gecede yolunu kaybeden genç kız, bir kadının evine sığınır. Dr.Allen onu sırrıyla tanıştırır. Stratosferde muhtemelen başka canlıların yaşayabildiği garip bir gezegen keşfetmiştir. Zamanda yapılan yolculukta Connie kadınların iktidarı elinde tuttuğuve erkeklerin ikinci derecede roller üstlendiği bir gelecekle karşılaşr. Godwin’in feminizm anlayışını destekler bir öykü. İkinci vurgulanması gereken nokta ise, bu kadınlar iktidarında savaşa yol açan tüm uygulamaların unutulmuş olmasıdır. Ancak savunma amacıyla Connie’den yardım istenecektir. Erkek ve savaş, kadın ve barış arasında ilginç, tartışılması ve düşünülmesi gereken bağlar.

1933’ün tarihöncesi dev bir insanının günümüzdeki zorluklarını anlatmaya çabalayan Alley Oop‘da ise, bilimkurgu teması değil de bilimkurgunun önemli ve her dönem rağbet gören aksesuarlarından biri olan zaman makinası göze çarpıyor. Geleceğe değil de geçmiş uygarlıklara taşıyor kahramanlarını.

1937 yılında biri İtalya’dan diğeri Fransa’dan iki adet örneğimiz olacak. İlki 1937-38 arasında sürmüş.Saturno Contro la Terra/Satürn Dünya’ya Karşı. Senaryo Federico Pedrucchi’nin -ki o da ileride şiirsel filmler çekecek Fellini’nin senaristi olacak, Caesare Zavattini’den etkilenmiş. Flash Gordon‘un yine izleri var Giovanni Scolari’nin çizgilerinde. Konu bir istila öyküsüyle ilgilidir. Satürn ordusu iki dünyalı casus ile gezegenimizi elde etmeye çabalar.

Futuropolis ise, 1900 doğumlu Réne Pellarin’in (Pellos) çok önemli bir eseri. Bilimin teknolojinin tamamıyla hakim olduğu, herşeyin teknolojik güç altında boğulduğu bir gezegen düşünün. Yönetime direnen birkaç kişi, hayvanların da desteğiyle imparatorluğu devirmeye ve tabii yaşama dönmeye çabalar. Çağının çok ötesinde bir sanatçı olan Pellos’un çevreci karaktere sahip olan çalışması, teknoloji uzun vadede kestirilmesi güç zararları üzerinde düşünmeye itecektir okurları.

Yine Pellos’un Jean Pierre dergisinde yayınlanan, ancak savaşın başlamasıyla birlikte yarım kalan bir eseri daha var: Electropolis. Atmosferdeki bir takım değişmeler, Dünya’da yer sarsıntıları binlerce volkan meydana getirir. Kısaca kıyamettir bu. Kalanlar hayatlarını devam ettirmeye çabalayacaklardır. İlginçtir, tüm Fransa yıkıntı halindeyken bir tek Eiffel Kulesi kendini koruyabilmiştir.

Savaşla birlikte Amerika’dan gelen çizgiromanlarda tıkanıklık giderek artmaktadır. Flash Gordon da bunlardan biridir ve Bravo gençlik dergisi “Altın Çağ”ın bu en önemli eseri artık ellerine geçmeyince, en güvendikleri ressam E.P.Jacobs’a, Gordon‘un kalan kısımlarını resimleme görevi verir. Alman sansürü bu devamın kısa kesilmesini emretmektedir. Derken Bravo, Jacobs’un aynı tarzda başka bir çalışma yapmasını ister. Tamamıyla Flash Gordon benzeri Le Rayon U/U Işını devreye girer.

Savaş bitimine kadar hazırlanan bilimkurgu çizgiromanlarında bazı istisnalar dışında genelde dünya ve başka bir gezegen arasındaki ilişki ele alınıyor ve çoğunlukla bu yabancı gezegendeki yaratıkların düsmanca tutumları üzerine oturtuluyordu Öbür taraftan cilalı öykülerdi bunlar. Hem şekil olarak (tüm ana karakterler güçlü, yakışıklı, güzel ve çekici) hem de öz bakımından (karakterlerin psikolojisinden ziyade olaylar ve iyinin kötüyü yola getirme çaresi olarak görülen çatışma, savaş önem kazanıyordu). Yeni dünyaların keşfi ve iyiyi temsil eden dünyalının adaleti yerine getirmesiyle oyalanıyordu sanki bilimkurgu.

Savaşın doruk noktası. Unutulmayacak bir insanlık suçu oluşturacak bir bombaydı. O zamana dek insanın bilmediği, tanımadığı bu bomba Hiroşhima’ya atıldığı andan itibaren sadece savaşın seyrini değiştirmekle veya anlık, kısa ve uzun vadeli bir trajedi yaşatmakla kalmadı, insanın kendisini de sorgulamasına zemin hazırladı.

Hiroşhima, sanatları ve sanatçıları altüst etti. Japonya, atom bombasından sonra oluşan Godzilla adlı milli canavarını yarattı. Bilimkurgu yazarları hayallerinde, fantezilerinde bile ulaşamadıkları bir noktanın gerçek yaşamda mevcudiyeti karşısında dehşete düştüler. Artık teoriler, senaryolar farklı bir bileşime ulaşacak umutsuzluk ve insani kirlenmenin korkunçluğu zihinlerde bir tarafa mutlaka kazınacaktı. Bilimkurgu atom bombası ve radyasyonun etkisiyle fiziksel ve ruhsal değişime uğrayan canlıların çığlığına çok daha fazla yer ayıracak, bu yolla karakterlerin psikolojik yapıları deşilmeye çalışılacaktı.

Bilimkurgu, bilinçaltını taramaya başlıyordu artık. Ve oradaki korkular keşfedildikçe yeni alanlara doğru genişleyecekti.

Paylaş

Yorum yapın