TERSİNE GEZEGEN

8

Kemal, brifing salonunda yerini alırken on iki yıl boyunca aynı gemiyi paylaşacağı insanları süzdü. Her biri farklı milletlerden, farklı ülkelerden, farklı hayatlardan tek bir amaç için bir araya gelmiş, tek bir gaye için eğitilmişti; Tau Ceti sistemine yapılacak on iki yıllık uzay yolculuğuna ve gezegende karşılaşabilecekleri şeylere hazırlıklı olabilmek için.

Ekip arkadaşları karanlık odadaki sandalyelere yerleşirken karşı duvara yansıtılmış yazıyı okudu. “Elçi Uzay Görevi”. Ekip arasındaki hareketlilik ve fısıldaşmalar henüz dinmemiş olmasına rağmen Operasyon Sorumlusu Bay Frost boğazını temizledi ve konuşmaya başladı.

“Arkadaşlar, bildiğiniz gibi buraya Elçi operasyonu hakkında bilgilendirilmek üzere toplandınız.” Dikkatle dinliyormuş gibi görünen kalabalığı süzdükten sonra devam etti. “Konuyu biraz baştan alacağım, çünkü anlatacaklarımdan bazıları gizli bilgi olduğundan her şeyi olduğu gibi bilmenizi istiyorum. Kamuya açıklananın aksine evrendeki ilk canlı işaretine geçen sene rastlanmadı. Aslında, SETI’nin çalışmaları yaklaşık bir buçuk yıl önce, 2040 yılının ortalarında meyvesini vermişti. Tau Ceti sisteminden radyo sinyalleri kaydetmiştik.”

Kalabalık bu yeni bilgiyi hazmetmeye çalışırken elindeki kumandadan bir tuşa bastı ve ekrandaki yazının yerini Tau Ceti sisteminin uzay teleskoplarıyla çekilmiş bir resmi aldı.

“Bir buçuk yıl önce, tekrar eden o sinyali yakaladıktan sonra, içeriğini çözebilmek için gizli bir ekip kuruldu. Fakat 6 aylık çalışmalarına rağmen sinyali çözmekte başarılı olamadılar. Sinyalin varlığı, altı ay sonra kamuya açıklanmış olmasına rağmen bildiğiniz gibi içeriği hala açığa kavuşturulabilmiş değil.”

Frost, yine kumandada bir tuşa bastı ve ekrandaki yazının yerini uzayda fotoğraflanmış Elçi gemisinin görüntüsü aldı. Kemal resmi görünce yerinde heyecanla kıpırdandı. Birkaç saat sonra gemide olacaklardı. Frost derin bir iç çekip konuşmasına devam ederken Kemal dikkatini tekrar konuşmacıya verdi.

“Arkadaşlar bildiğiniz gibi derin uykuda, Elçi gemisiyle 12 yıllık bir yolculuğa çıkacaksınız. Yolculuk boyunca gemi bize yolculuk ve mürettebatın sağlığı hakkında bilgileri otomatik olarak sürekli gönderecek. Ama asıl önemli olan şey gezegene vardığınızda iletişimi koparmamanız. Tamam, sinyallerin bize ulaşması neredeyse 12 yıl alacağı için bu karşılıklı bir konuşma olmayacak belki ama orada neyle karşılaştığınızı bilmek istiyoruz.”

Frost’un sürekli 12 yıllık yolculuğa değinip durması Kemal’e bir saat önce annesiyle yaptığı son görüşmeyi hatırlattı. Işık hızına yakın bir hızla hareket edecek olmalarına rağmen, sadece gidiş yolculuğu bile neredeyse 12 yıl sürecek olan bu operasyon yüzünden annesini bir daha göremeyeceğini biliyordu. Son görüşmelerinde, zaten yeterince üzgün olan annesinin önünde kontrolünü kaybedip, ağlamamak için kendini baya sıkmak zorunda kalmıştı. Şimdi de, görüşmenin taze anısı kafasında tekrar canlanıyordu.

Boğazına gelen yumruyu geri göndermek için yutkunmaya çalışırken, konuşanın Frost değil de Kaptan Armstrong olduğunu işitince düşüncelerinden sıyrıldı, ama o daha söylenenlerin ne olduğunu anlayamadan salonda bir kahkaha dalgası koptu. Herkes gergindi ve muhtemelen pek de komik olmayan bir şeye gülüyorlardı. Bir an için annesi aklından çıkan Kemal de ister istemez sırıttı.

Kahkahalardan sonra tekrar Kaptan konuştu. “Efendim, peki bu sinyallerin tam olarak ne zaman yayınlanmaya başladığına dair bir bilgimiz var mı?”

Frost sıkıntıyla iç çekti. “Hayır yok, Kaptan Armstrong.”

Kaptandan birkaç sıra arkada oturan Kemal, Armstrong’u süzdü. Az önceki gülüşmelere rağmen kaptanın yüzü tam bir ciddiyet abidesiydi ve Frost’un cevabı karşısında sadece başını sallamakla yetinmişti.

Herkes yeni bir haber duymamış olmanın sıkıntısıyla birbirine bakarken Frost, kaptana hitaben konuştu. “SETI yıllar önce de bu sistemden gelebilecek sinyaller için antenlerini o yöne çevirmişti aslında. Fakat, ya o zamanki teknik kapasitenin düşüklüğünden ya da o sıralar bizim yönümüze sinyal gönderilmiyor olduğu için hiçbir şey yakalayamamıştık.”

Kaptan, bir kez daha anlayışla başını sallarken bir anlık sessizlik oldu. Ardından Kemal, muhtemelen olumsuz yanıt verileceğini bildiği halde kafasındaki soruyu sormak için elini kaldırdı.

“Buyurun Dr. Türk?” Bay Frost her zaman olduğu gibi ona yine soyadıyla hitap edince ön sıralardaki birkaç yüz kendisine doğru döndü. Kökenini bu kadar belli eden bir soy isme sahip olduğu için fazlasıyla dikkat çekiyordu. Kemal, duvara yansıtılmış Elçi fotosunun önünde duran Frost’la göz göze gelmeye çalışarak konuştu.

“Gezegen hakkında yeni bir veri ya da bilmemiz gereken son bir tahmin var mı?” Bunun bir astrobiyoloğun soracağı bir soru olduğunu düşünen birkaç ekip arkadaşı da sorunun cevabını merak ediyormuş gibi Frost’a doğru döndü ama Frost’un cevabı sadece, “Hayır,” oldu. “Hala yeni bir bilgi yok.”

Dr. Kemal de anlayışla başını salladı. Yeni bilgi yok demek, tek bilinenlerin hala şunlar olduğu demekti: gezegenin kütlesi dünyanınkinden biraz fazlaydı ve hesaplamalara göre yaklaşık 11 g’lik bir yerçekimine sahip olmalıydı. Bu ufak çekim fazlalığı bile normal bir şekilde hareket etmeyi güçleştirmek için yeterliydi. Gezegenle ilgili diğer önemli bir bilgi de yaşanabilir bölgede bulunuyor olmasıydı. Yani yıldızına ne çok yakın ne de çok uzaktaydı. Diğer bir deyişle üzerinde sıvı halde su ve yaşam bulunma ihtimali vardı.

Yine bir sessizliğin ardından başka soru gelmeyince Frost konuşmasını bitirdi. “Tanrı yardımcınız olsun.”

* * *

Bir saat sonra Kemal, yörüngeye çıkacak mekikte yerini aldığında ekip arkadaşlarının da kendisi gibi fazlasıyla heyecanlı olduğunu görebiliyordu. Birkaçı daha önce gözü kapalı taktıkları emniyet kemerlerini takmakta dahi zorlanıyordu.

Her şeyin yolunda olduğundan emin olduktan sonra geri sayım boyunca nefesini tuttu Kemal. Mekik artan bir ivmeyle yerden yükselmeye başladığında da gözlerini sıkı sıkıya kapadı. Atmosferden geçmek yolculuğun en sevmediği kısmıydı. Sadece çabucak bitmesini istiyordu.

Mekik biraz rahatlar gibi olduğunda gözlerini açtı. Ters duran koltuğunda istemsiz bir şekilde öne bükülmüş olan başı yüzünden tek görebildiği şey uçuş tulumundaki isimdi. Kemal Türk. “Uzay yolculuğu yapan ilk Türk.” Ülkesindeki gazetelerin böyle yazdığından emindi. Gerçi birkaç aydır ülke gündemini takip ettiği yoktu. Şu anda bile, kendisi uzaya fırlatılırken magazin haberleri hala gündemde daha çok yer alıyordu muhtemelen.

Yine de, mekik dış atmosferden çıkarken daha şimdiden evini, dünyayı özlediğini fark etti. Neyse ki, mürettebattın çoğunun aksine geride bıraktığı pek fazla insan yoktu. Her ne kadar ayrılması zor olsa da, geride bıraktığı ve en çok değer verdiği kişi olan annesinin güvenli ellerde olduğunu bilmek, biraz da olsa içini rahatlatıyordu.

Atmosferden tamamen çıkıp uzay boşluğuna ulaşınca rahatlayan mekikle beraber Kemal de düşüncelerinden sıyrıldı. Yolculuğun en çileli kısmını atlatırken, dünyayla olan bağlarının da giderek gevşediğini hissedebiliyordu.

Bir süre sonra Elçi’yle bağlandıklarını belli eden mekanik sesi duyup, arkadaşları gibi o da kemerlerini çözüldü. Yörüngede onları bekleyen Elçi, tamamen uzayda inşa edilen ilk gemiydi. Bu sayede uzay yolculuklarında kullanılan birçok gemiye kıyasla daha büyük boyutlarda inşa edilebilmişti. Boyutunun büyüklüğü de daha fazla yakıt ve ekipman barındırabilmesine olanak tanıyordu.

Kemal, ekip arkadaşlarının ardı sıra yerçekimsiz ortamda süzülerek 12 yıl boyunca evleri olacak gemiye girdi. Gerçi buraya ev demek zordu çünkü yolculuk boyunca hemen hemen sadece uyumak için kullanılacaktı. Hem, dünyada yaptıkları sayısız deneme de olduğu gibi bunun gerçekten de uyumaktan pek farkı yoktu. O korkunç kâbuslar dışında tabii. Derin uykunun bir yan etkisi olarak uyandırılmadan hemen önce sürekli kâbuslarla boğuşurken buluyordu kendini. Bu seferkinin sakin bir uyku olmasını diliyordu.

İçerde onları başka bir ekip karşıladı. Gemiyle ilgili tüm hazırlıklar önceden tamamlandığı için şimdi tek yapılması gereken mürettebatın uyutulmasıydı. İşlemler bitince uyutma ekibi gemiden ayrılacak ve Elçi ayarlanmış olan rotasına doğru yola çıkacaktı. Gemi, bu uzun yolculuğu tek başına gerçekleştirebilecek donanıma sahipti ama belirli aralıklarla kaptan uyandırılacak, her şeyin ve herkesin yolunda olup olmadığını kontrol edecekti.

Kemal kendisini uyutacak olan görevlinin geldiğini görünce, üzerinde adı yazılı olan kabine yattı. Üstünde sadece iç çamaşırları olmasına rağmen kabinin içi oldukça sıcaktı. Gerçi o uykuya daldıktan sonra, dört bir yanı derisini koruyacak olan buz gibi bir sıvıyla kaplanacaktı.

Uyutma ekibinden biri, gerekli kimyasalları dolaşımına verecek olan iğneyi kolundaki damara yerleştirirken, ertesi günün çabucak gelmesini bekleyen bir çocuk gibi heyecanlıydı. Birkaç saniye sonra bilincini kaybetmeden önce gördüğü son şey uyutma görevlisinin kıpırdayan dudakları oldu, “İyi uykular.”

* * *

Uyandığında ilk düşündüğü şey yattığı yerin hem nasıl bu kadar soğuk hem de sıcak olabileceğini anlamaya çalışmak oldu. Tabutunu kapatan şeffaf kapağın ardında, dışarıda süzülerek dolaşan birkaç kişiyi görebiliyordu ama kim olduklarını çıkaramıyordu. Gözleri biraz bulanık görüyor gibiydi. Bulanıklığın tabutun üstünü kapatan camdan mı olduğuna karar verebilmek için kolunu kaldırıp cama dokunmak istedi ama kolları hareket etmedi. Kıpırdamaya çalıştı fakat kasları emirlerine itaat etmiyordu. Uyandıktan sonra yapılacak şeyleri aklından geçirmeye çalıştı.

“Adım? Kemal Türk. Yaş? 30. Türküm. Astrobiyoloğum. Geride bıraktığım bir annem var.” Bunları hatırlayabildiğine göre zihin fonksiyonları yerindeydi olmalıydı. Ters giden bir şeyler olsaydı bunları kendine sormayı bile akıl edemezdi muhtemelen.

“Hareket edebiliyor muyum? Hayır. Gözlerimi kırpabiliyor muyum? Evet. Nefes düzenim? Normal.” Fiziksel olarak da bir sorunu olmadığına kanaat getirdikten sonra hareket edebilmek için kaslarını ısıtmaya çalıştı. Derken, kabinin camdan kapağı yana doğru açıldı ve bir yüz üzerine eğildi. Görüşü hala pusluydu, o yüzden yüzün kime ait olduğunu seçemiyordu ama uzun, siyah saçlarına bakarak üzerine eğilenin sağlıkçılardan Dr. Chen olduğunu tahmin etti. Kadının dudaklarının kıpırdadığını gördü ama ne dediğini anlayamadı. Doktor, elindeki ufak fenerle gözlerini kontrol ettikten sonra tekrar sordu, “İsmin?”

Ona da az önce kendine verdiği cevabı vermek istedi ama dudakları hareket etmedi. Kendini zorlayarak tekrar denedi. “Kemal Türk.” Cevap verdiğini biliyordu ama kendi sesini bir inilti olarak duyabilmişti sadece. Belli ki, cevabı anlaşılmıştı çünkü doktor sonraki sorulara geçti, Kemal de kendine verdiği cevapların aynılarını tekrar etti. Ama en sonunda beklemediği bir şey sordu, “Kâbus gördün mü?”

Hatırlamaya çalıştı ama kötü bir şeyler gördüğünü sanmıyordu. Durumu garipsedi ama görse hatırlardı. “Hayır.”

“Bu sefer şanslıymışsın öyleyse,” dedi Dr. Chen gülümseyerek ve ekledi, “Yavaş yavaş hareket etmeye çalış.” Sonra da havada süzülerek kayboldu. Kemal şimdi kendini gerçekten canlanmış gibi hissediyordu. Ellerinin karıncalandığını hissetti, parmaklarını oynatmaya çalıştı. Garip bir sıcaklık tüm vücuduna yayılırken artık hareket edebildiğini fark etti. Kollarıyla kendini kabinden dışarı ittirdi ve havalandı.

Yolculuktan önce bir yıl boyunca aralıksız çalışmış olmalarına rağmen hala yerçekimsiz ortam doğasına aykırı bir şey gibi geliyordu. Hele de şu haliyle sanki ölmüş bedenini terk eden ruhu gibi hissediyordu kendini. Artık kontrol edebildiği elleriyle odanın duvarlarından tutunarak kimi boş, kiminde de yeni uyanan ekip arkadaşlarının olduğu kabinlerin arasından geçerek ilerledi. Yeni uyanan dostları ya da çoktan uyanmış olanlarla yüz yüze gelince, yüzlerine sağ salim uyanabilmiş olmanın verdiği bir gülümseme yayılıyordu.

Kaptanı bulmak için uyku odasından çıkmak üzereyken dilbilimci Isaak’la karşılaştı. “Dr. Türk! Kalkmışsınız bakıyorum.” Karıncalanan surat kaslarını zorlayarak gülümsemeye çalıştı. Isaak, yanından geçip uyku odasına girerken, “Kumanda odasında toplanıyoruz,” dedi.

Kemal birkaç dar koridordan süzülerek geçtikten sonra kumanda odasına vardığında kaptanı önündeki ufak camdan dışarıyı izlerken buldu.

“Kaptan Armstrong?” dedi Kemal kontrol odasına girerken. Camın yanında duvara tutunmuş olarak duran kaptan ona doğru dönerek, “Dr. Türk, uyanmışsınız,” dedi.

Kemal daha aklındaki soruyu, gezegene varıp varmadıklarını soramadan Kaptan camın önünden kayarak çekildi. “Bir bakın bakalım.”

Cama doğru yaklaştı ve karanlığın ortasında parıldayan devasa gezegene baktı. Hedeflerine varmışlardı demek.

“Ne düşünüyorsun?” diye sordu kaptan. Kemal bir süre konuşmadan gezegeni inceledi. Dünyadakilere benzer bulut kümelerini görmek mümkündü. Ayrıca maviliklerle bölünmüş kara parçaları da seçilebiliyordu. Gezegende su vardı.

“Her şey tahmin ettiğimiz gibi görünüyor,” dedi Kemal, kaptana bakarak. “Buradan görebildiğim kadarıyla gezegende su mevcut ve atmosfer dengeli gibi.” Tekrar cama doğru döndü, “Ama kesin bir kanıya varabilmek için gezegene inmemiz şart tabii.” Kaptan başını anlayışla sallayarak memnun bir halde Kemal’in omzuna dokundu.

Birkaç dakika sonra tüm ekip, kontrol odasında toplanmıştı. Herkes yeni uyandığı için hala biraz uyuşuk görünüyordu ama kaptan havada dengesiz hallerde süzülen ya da bir kenara tutunmuş şekilde duran rahatsız kalabalığa aldırmayarak boğazını temizledi ve konuşmaya başladı.

“Evet arkadaşlar, gezegene yaklaşık yarım saat önce ulaştık, fakat bir sorunumuz var.” Kaptan susup söylediklerinin etkisini görebilmek için ekibi süzdü. “Gezegenden gelen sinyaller kesilmiş durumda. Uyanır uyanmaz sinyali kontrol ettim ama gezegenden hiçbir şey gelmiyordu.” Herkes heyecanla birbirine baktı.

“Yani burada olduğumuzu biliyorlar mı?” diye sordu Kemal.

Kaptan cevap vermeden önce biraz tereddüt etti. “Bence burada olduğumuzu biliyorlarsa sinyali kesmeleri değil, direk bizimle iletişim kurmaları gerekirdi.”

Herkes huzursuzca birbirine bakarken kaptan devam etti. “Ama her halükarda gezegene inmeliyiz diye düşünüyorum.” Kimse karşı çıkmadı, birkaç kişi de kaptana katıldığını belirtir gibi başıyla onayladı. “Öyleyse, iniş ekibi yarım saat içinde mekikte hazır olsun.”

Dr. Kemal atmosferden, hem de bu sefer dinamik yapısı bilinmeyen bir atmosferden geçeceklerini hatırlayınca iniş ekibine seçilmemiş olmayı diledi. Önceden belirlendiği gibi gezegene inecek ekipte sekiz kişi olacaktı. Geride kalacak sekiz kişi ise gemiyi yörüngede tutacak ve gezegene inen ekiple iletişimin kesilmemesini sağlayacaktı. Ayrıca operasyonun gidişatı hakkında dünyadaki üssü bilgilendirmekle görevliydi.

Yarım saat sonra iniş ekibi, elbiselerini giymiş halde mekiğin önünde hazır durumdaydı. Gezegenin yapısıyla ilgili hemen her türlü testi yapabilecek teçhizat ve mürettebat için gerekli yaşam destek birimleri mekikte mevcut olduğu için sadece içeri girip yerlerini aldılar. Kaptan da gemide kalacak ekibe son hatırlatmaları da yaptıktan sonra yerini aldı ve mekik Elçi’den ayrıldı.

Kemal, mekiğin küçük yuvarlak camından gittikçe uzaklaşan gemiyi görüş açısından çıkana kadar izledi. Sonrasında da gözünü gezegene dikti. Şu anda görebildikleri yarı kürenin büyük bir bölümü karayla kaplıydı. Belki de bu gezegende su miktarı dünyaya kıyasla daha azdı ama dev kürenin diğer yüzünü de görmeden bir şey söylemek zordu.

Mekikle gezegenin şu anda aydınlık olan tarafına iniyorlardı. Yıldızın ışıklarının dış atmosferin bittiği çizgide yarattığı parlamalar büyüleyiciydi. Cama yakın olan diğerleri gibi Kemal de gözünü uzun süre dışarıdaki muhteşem görüntüden alamadı. Derken kaptanın sesi duyuldu, “Kemerlerini bağlamayan kalmasın. Atmosfere girmek üzereyiz.” Kemal zaten bağlı olan kemerini kontrol etti ve bir yıllık eğitimden kalan bir refleks olarak derin bir nefes aldı.

Düşüncelerini aşağıda karşılaşabileceği şeylere odaklayarak inişe katlanabileceğini umuyordu ama yolculuğun pek yumuşak olmayacağını anlaması fazla uzun sürmedi. İlk sarsıntı mekiği öyle salladı ki, gövdede bir çatlak oluşup oluşmadığını kontrol etmek için korkuyla tavana baktı ister istemez. Her şey içerden sağlam görünüyordu fakat Kemal, mekiğin gittikçe şiddetlenen sarsıntılara dayanamayacağından korkuyordu. İçerde çepeçevre daire şeklinde oturmuş olan ekip arkadaşlarına sıkıntıyla baktı ve tek endişelenenin kendisi olmadığını fark etti.

Dünya’ya yaptıkları inişlerde hava koşulları ne kadar kötü olursa olsun, daha önce hiç bu kadar sert bir iniş tecrübesi yaşamamıştı. Gezegenin atmosferi belki de göründüğü kadar dengeli değildi. Mekiğin gövdesi hiç de güven verici olmayan sesler çıkarırken camdan dışarı baktı ama tek görebildiği şey mekiğin etrafında akarmış gibi görünen alev huzmesi oldu. Bir meteor gibi düşüyorlardı.

Sarsıntının geçmesi için dua ederken gözlerini yumdu ve koltuğunun kollarını sıktı. Gezegende belki ilk kez dünya dışı bir yaşam formuyla karşılaşacaklardı ama bunlar Kemal’in aklından ilk sarsıntıyla çıkmıştı bile. Artık tek düşünebildiği şey sadece yüzeye sağ salim inebilmekti.

Geçmek bilmeyen dakikalardan sonra sarsıntılar kesildi. Gözlerini açıp tehlikeyi atlatmanın rahatlığıyla gevşeyen yüzlere baktı. Kaptanın endişeli sesini duyduğunda kulakları hala uğulduyordu. “İniş bölgemizi kıyıda bir yer olarak belirlemiştik ama rotamızdan sapmışız. Anlaşılan inip çıkarken biraz daha dikkatli olmamız gerekecek.” Bir an susup önündeki kontrol monitörüne baktı kaptan. “Bir dakikaya inmiş olacağız.”

Ekipten sevinç ve rahatlama nidaları yükselirken Kemal camdan dışarı baktı. Dışarıda garip bir karanlık vardı ve gittikçe yakınlaşıyor olması gereken karayı görmek mümkün değildi. Anlaşılan güneş batmıştı. Aydınlık tarafa yaptıkları bu inişte havanın bu kadar çabuk kararmış olması garip bir durumdu.

Biraz sonra mekik sorunsuz bir şekilde inişi gerçekleştirince kemerler çözüldü. Kemal zaten yeterince ağır olan uzay elbisesiyle yerinden kalkarken baya zorlandığını fark etti. Yerçekimi işlerini düşündüklerinden de fazla zorlaştıracaktı belli ki. Ayda yapılan eğitimlerde olduğu gibi etrafta zıplayarak dolaşmak mümkün olmayacaktı burada.

Herkes karaya iniş için mekiğin içinde hantal hareketlerle hazırlanırken kaptan, gemiyle irtibat kurulması ve inişin gerçekleştirildiğinin haber verilmesini istedi. Hedeften sapıp yeni inilen yerin konumu da bildirilecekti.

Kasklar takıldıktan sonra mekiğin iniş kapısı açılırken Kemal dışarıda onları neyin beklediğini düşündü. Canlılara, mümkünse de zekilerine rastlayacaklar mıydı? Ya burası ölü bir gezegense? O zaman sinyali gönderen neydi? Ve sinyal neden onlar gezegene vardığında kesilmişti?

Sorular kafasında uçuşurken kaptanın son basamağı da inip birkaç metre aşağıdaki toprağa ayak bastığını gördü. Mekiğin içinden fışkıran ışığa rağmen dışarıda yoğun, sanki aydınlığı emen bir karanlık vardı. Kaptanın yere indiği ancak elbisesinin ve kaskının üzerinde oynayan soluk ışıklardan anlaşılabiliyordu. Ekip bir süre Kaptan Armstrong’un üzerindeki ışıkların hareketini izledikten sonra Kaptan’ın sesi kulaklıklarda duyuldu, “Herkes aşağı gelsin.”

Kemal önündeki iki arkadaşının inişini izledikten sonra merdivenlerden dikkatle inmeye başladı. Kulaklılarında inenlerden gelen şaşkınlık dolu sesleri işitebiliyordu. Kalbi, meraktan ve heyecandan yerinden çıkacak gibi atıyordu. Normalde serin olan elbisesinin içinde akan terler sırtını kaşındırıyordu. Mekikten aşağı uzatılan merdivenden karanlığa doğru inmeye odaklanmaya çalıştı.

Sonunda karaya ayak bastığında kulaklarındaki sesler kesilmişti. Etrafına bakındı ama neredeyse elle tutulabilecek kadar yoğun karanlık yüzünden birkaç metre ötesini bile görmek mümkün değildi. Yanında duran arkadaşlarından birine baktı. Elbisenin içindekinin kim olduğunu anlayamadı ama kaskı yukarı dönüktü ve gökyüzünde bir şeye bakıyordu. Kemal de yüzünü göğe kaldırdı ve o zaman onu gördü. Yıldızların olması gereken karanlık gökyüzünde, baktıkça insanı uyuşturan, dünyada gördüğü en karanlık şeyden daha karanlık bir delik vardı. Sonu görünmeyen, derin bir çukura çekiliyormuş gibi hissetti kendini. Delikten gözlerini kaçırmak istedi ama kıpırdayamadı. Gökyüzündeki karanlık deliğe düşüyordu.

Ne kadar süre öyle kaldığını, deliğe baktığını bilmiyordu. Zaman durmuş, karanlık tamamen etrafını sarmış gibiydi. Kaptanın mikrofondan gelen cızırtılı sesini duyunca kendine gelir gibi oldu.

“Kemal! Kendine gel!” Uykudan yeni uyanmış gibi sersem bir halde gözlerini kırpıştırarak etrafına bakındı. Kaptanın kendisini sarstığını hissetti. Yüzünü indirip kaskının içindeki ışıklara rağmen yüzü zar zor seçilebilen kaptana baktı. Buz tutmuş beyni yavaş yavaş eriyip kendine gelir gibi oldu. Kaptan birkaç adım atıp karanlığa karışırken yine kaskının içinde sesini duydu, “Sakın yukarı bakma ve şunları uyandırmama yardım et.”

Beyni uyuşmuş gibiydi, tekrar o anlaşılmaz deliğe bakmak için içinde inanılmaz bir istek duyuyordu ama kendine hâkim olmaya çalıştı. Yanında, uzay elbisesinin içinde hareketsiz duran arkadaşına baktı. Hala aynı yerinde, aynı şekilde kaskı yukarı dönük bir halde duruyordu. Kim olduğunu anlayabilmek için ona doğru hantalca bir adım attı. Burada yürümek sırtında bir ton yükle her an kırılıp çökebilecek bir buz pistinde hareket etmeye çalışmak gibiydi. Üzerindeki ağırlık yüzünden bacakları kırılıp yere serilmesine neden olacaktı sanki her an. Bitkin haline aldırmadan elbisenin içindekinin kim olduğunu anlayabilmek için yüzünü görmeye çalıştı.

Kaskın içindeki yüz, gemide onu uyandıran Doktor Chen’e aitti. Devasa kaskın içindeki minik gözlerin büyülenmiş gibi gökyüzüne çevrilmiş olduğunu gördü. Kemal, kask mikrofonuna seslendi. “Doktor? Doktor Chen, kendinize gelin. Yukarı bakmayın.”

Chen’in yüzündeki değişen ifadeden dediklerini duyduğu anlaşılıyordu ama o, yukarı bakmaya devam etti. Kemal havada ilerlemekte zorlanan elleriyle yavaş çekimdeymiş gibi kadını omuzlarından tutup sarstı, “Doktor?”

Doktor gözlerini aşağı indirdi ve sanki ilk kez karşılaşıyorlarmış gibi Kemal’in yüzüne baktı. Karşısındakinin kim olduğunu anlayıp cevap verene kadar birkaç saniye geçti. “Ne oluyor?”

“Yukarı bakmayın,” dedi Kemal. “Karanlıkta… garip bir şeyler var.” Kadını süzüp kendine geldiğinden emin olduktan sonra, “Gelin, diğerlerini uyandırmaya çalışalım,” dedi.

Birkaç dakika sonra aşağı inen herkes kendine gelmişti. Kısa süreli de olsa yaşadığı hareketlilik, Kemal’i fazlasıyla bitkin düşürmüştü ve içinde kabaran tekrar yukarı bakma isteği dayanılmaz bir hal alıyordu. Derken herkesin uyanık olduğu anlaşıldıktan sonra kaptan tekrar mekiğe dönülmesini emretti.

Merdivenden tırmanırken karanlık sanki düşüncelerini de karartıyor gibiydi. Dört bir yandan ona saldırıyor, zaten rahatsız olan elbisesinde onu boğmaya çalışıyordu. Az önce neler olup bittiğini anlayabilmek için düşüncelerini odaklayamıyordu. Kendini tekrar karanlığa teslim etmemeye çalışarak mekiğe çıktı. İçerinin aydınlığına adım atınca, uzun süre su altında havasız kaldıktan sonra yüzeye çıkmış gibi hissetti kendini. Nefesini düzene sokmaya çalışırken son olarak kaptan da mekiğe çıktı ve merdiven çekilerek kapı kapatıldı.

Elçi’yle iletişim kurması için mekikte kalan mühendis Jean LeBeuf kasklarını çıkarmakta olan ekibi endişeyle süzüyordu. Mühendis, kaptanla göz göze gelince mekikte rahatsız edici bir sessizlik oldu. Bir süre Kemal’in tek duyabildiği şey ekip arkadaşlarının düzensiz nefes alış verişleri oldu. Sonrasında kimsenin aşağıda olanlar hakkında konuşmasına fırsat vermeden “Sözünü ettiğin sorun nedir?” diye sordu kaptan mühendise.

LeBeuf’ün endişeli yüz hatları, mekiğin içindeki ışıklı ortamda bile ürkütücü görünüyordu. “Gemiyle iletişime geçemiyorum.”

Bir süre denileni anlayamamış gibi baktı kaptan. “Ne demek geçemiyorsun?”

“Gönderdiğim sinyallere cevap vermiyorlar.”

Mekikte bu sefer herkesin endişeyle birbirine bakındığı bir sessizlik oldu. Kaptan yine sessizliği böldü. “İnerken sistemlerimiz zarar görmüş olmalı,” dedi ama kendi bile buna inanmıyor gibiydi. “Sert bir inişti.”

“Hayır,” dedi LeBeuf. “Sistemlerde bir sorun yok. Sinyal gönderebiliyorum.”

Kaptanın kafası karışmış gibiydi. İnişte yanlış koordinatlara inmeleri, dışarıda olanlar, şimdi de iletişimin kesilmesi… Her şey ters gidiyordu.

“Belki de yukarıdakilerin sistemlerinde bir bozulma olmuştur,” dedi ekipten biri. Bir süre herkes kendi düşüncelerine daldı. Sonra dilbilimci Isaak sordu, “Şimdi ne yapacağız Kaptan?”

Bakışlarını mekiğin duvarındaki ekipmanlara dikip, boş gözlerle bir süre baktı kaptan, “Gezegende yapmamız gereken görevlerimiz var, ama bu karanlıkta birbirimizi kaybetmeden, ya da kendimizi kaybetmeden bir şey yapabilmemiz pek mümkün değil gibi.”

“Dışarıdaki karanlığın sebebi neydi sizce?” Konuşan Dr. Chen’di. “Ya o kara…” bir an doğru sözcüğü bulmaya çalıştı, “…o kara delik? Kendimi ona bakmaktan alıkoyamadım.”

Kemal şimdi bile az önce olanları düşündüğünde hayal görüp görmediğinden emin olamıyordu. Dışarıda hissedilen yoğun karanlık ve gökyüzündeki insanı allak bullak eden delik o kadar sıra dışı şeylerdi ki… Fakat mekiğin ufak camından içeri dolmaya çalışan karanlık gördüklerinin gerçek olduğunu söylüyordu. Kelimeler istemsizce ağzından döküldü. “O şey gezegenin güneşiydi sanırım.”

“Güneşi mi?” dedi aşağı inmemiş olan LeBeuf inanamaz bir sesle. “Dışarıda gece olduğunu fark etmediniz herhalde?” Elbisesinin kalın parmaklarıyla küçük pencereyi işaret ediyordu. Birkaç surat cama doğru döndü ve gördüklerinin bir hayal olmadığını kabullenerek onaylar şekilde kafa salladı.

“Ne oluyor?” diye ortaya sordu LeBeuf olan bitenden habersiz bir halde.

LeBeuf’ün sorusuna aldırmadan devam etti Kemal. “Gökyüzünde yıldızları gören oldu mu peki?” dedi sesini yükselterek. Herkes bu gerçeğin farkına varırken sessiz kaldı.

“Onun güneş olduğundan nasıl bu kadar eminsin?” diye sordu kaptan. Kemal kalabalığın içinde kaptanla göz göze gelmeye çalıştı.

“Eminim,” dedi. “Gezegene indiğimiz bölgede güneş tam tepede olmalıydı ve burada tam da tepedeydi.” İtiraz sesleri yükselirken sessiz kaldı.

“Tam olarak nereye indiğimizi bilmiyoruz bile.”

“Gezegen düşündüğümüzden hızlı dönüyor olabilir.”

Bunların hepsi mümkündü ve görünüşte saçma olan fikrini çürütebilirdi ama o bir şekilde haklı olduğunu biliyordu.

“İyi ama nasıl böyle bir şey…” kaptan sorusunu bitirmedi ama Kemal ne demek istediğini anlamıştı. İtirazlar sönerken aklına ilk gelen şeyi söyledi. “Atmosferdeki bir şey güneşin ışığını etkiliyor olabilir…”

Bir sürü itiraz duyacağını, herkesin bunun aptalca bir şey olduğunu söyleyeceğini sanıyordu ama kimse bir şey diyemeden önce konuşan yine kaptan oldu. “Pekâlâ, burada garip bir şeyler olduğu kesin ama yörüngede de ters giden bir şeyler var.” Parmağıyla yukarıyı işaret ediyordu. “Üstelik gezegende canlı bir şeyler varsa da bu karanlıkta ne biz onları bulabiliriz ne de onlar bizi, o yüzden tekrar yörüngeye çıkıyoruz. Yukarıda neler olduğunu anladıktan sonra duruma göre tekrar dönebiliriz.”

Kaptan tam uçuş kontrol konsoluna doğru ilerleyecekken Kemal yine araya girdi. “Bence en azından birkaç temel araştırma yapmadan yukarı çıkmanın bir anlamı yok.”

Fikrine karşı çıkıldığını gören Kaptan Armstrong delici bakışlarla Dr. Kemal’e baktı. “Hayır,” dedi. “Buradan gidiyoruz.”

Kemal bunu kabul edemezdi işte. O kadar yolu gezegene inip de hiçbir şey yapmadan geri dönmek için tepmemişlerdi. İçinde kaptana karşı karanlık bir öfkenin kabardığını hissetti. Kaptan kontrol konsoluna doğru gitmek için yanında geçerken sıkıca kolundan yakaladı. Kaptanın şaşkın yüzünü görüp ne yaptığını anlayınca elini gevşetti, söyleyeceklerini unutuverdi. Dışarıda neler olduğunu merak ediyordu evet ama kaptana karşı çıkmasına neden olan şey öfkesi olmuştu, kontrolünü kaybetmişti.

Bir an öylece durdular ama ortamın daha fazla gerilmesine izin vermeden LeBeuf araya girdi. “Bence de hemen yörüngeye çıkmanın anlamı yok. Yukarıdaki sorun her neyse gemideki ekip bunun üstesinden gelebilir. Bizim görevimiz gezegende.” Bir anlığına küçük pencereye baktı. “Bence dışarı çıkıp, orada kim ya da neler varmış görelim.”

Ekipten birkaç kişi de sessizce söylenenlere katıldıklarını belirtince kaptan huzursuz bir şekilde içini çekti. “Pekâlâ,” dedi Kemal’le göz göze gelmemeye çalışarak, “Öyleyse bir saatimiz var. Mekikten güvenli bir mesafede etrafı kolaçan edebilir ya da ne tür testler yapılacaksa onları yapabilirsiniz. Sonra yörüngeye çıkacağız.” İstediği şey olmuştu ama nedense kendini huzursuz hissediyordu Kemal. Dışarıdaki o karanlık yüzünden olmalıydı. Mantıklı düşünmesine engel oluyordu sanki.

Kısa bir konuşmadan sonra ekipler belirlendi. Çevreyi araştıracak olan üç kişilik gezi ekibine kaptan liderlik edecekti. Kemal’in liderliğindeki bilim ekibi de mekiğin yakınlarında gezegenin yapısıyla ilgili gerekli incelemelerle meşgul olacaktı. Karanlıkta kaybolmamak için aşağıya inen herkes kordonlarla mekiğe bağlanacaktı. Teknisyenlerden Kyle Wood ise dışarı çıkamayacağı için pek memnun olmasa da mekikte kalıp gemiyle iletişim kurmaya çalışmaya devam edecekti.

Her şey hazırlandıktan sonra ekipler mekikten indi. Kordonların sağlam olup olmadığı kontrol edildikten sonra Kaptan Armstrong, Kemal’e bakarak ama tüm ekibe hitap ederek konuştu. “Bir aksilik olmazsa 45 dakika içinde dönmüş olacağız. Siz de işlerinizi o zamana kadar bitirmeye bakın. İletişim kanallarımız açık olacak. Bir sorun çıkarsa ya da yeni bir haber gelirse anında bilgilendirilmek istiyorum.” Hantal hareketlerle arkasına döndü.

“Dikkatli olun,” dedi Kemal.

Kaptan durdu, arkasına dönmeden cevap verdi, “Oluruz,” ve gezi ekibiyle birlikte karanlığın içinde kayboldu.

1 2
Paylaş

8 yorum

  1. Bedava kitaplar ve öyküler 27/12/2010 « Turkce Bilimkurgu ve Fantastik

  2. avatar
    Serdar Burak YILDIZ -

    Bilim kurgudan ziyade fantastik bir oyku olmus. Etiketlerin bende yarattigi beklentiyi Karakterler arasindaki etkilesimden hoslandigimi soyleyemem. Ozellikle bilim amaciyla yola cikmis bir ekipte irk vurgusunun yapilmasi gibi bilim insanlarina yakismayacak tavirlar oykunun tutarliligina golge dusurmus. Bir de gezegene ulasir ulasmaz inmek icin fazlasiyla aceleci davrandiklarini dusunuyorum.
    Robodoppel gibi sonuc kismina odaklanan , “supriz endiseli” diye tabir ettigim calismalaraysa guzel bir ornek. Yalniz Robodoppel bu bahsettigim noktalarda cok daha basariliydi.
    Ellerinize saglik.

  3. avatar
    Mehmet KARDAŞ -

    Hard SF gibi başlayıp, garip bir zaman yolculuğu öyküsüne dönüştüğü için okuyucunun beklentilerini biraz boşa çıkardığı gerçek. Kurguda da belirttiğiniz gibi birkaç sorun var.

    Bir sonraki öykü de daha dikkatli olacağımdan emin olabilirsiniz.

    Ayrıntılı yorumunuz için çok teşekkürler. Benim için önemi gerçekten büyük 🙂

  4. avatar
    Serdar Burak YILDIZ -

    Gece gece yorum yazmamak gerektigini gordum yazdiklarimdan, neyse 🙂 …
    Rica ederim,oyku yazdiginiz icinse tesekkur ederim.

  5. avatar
    Mehmet Canpolat -

    Kısa bir öykü ile Güneş Sistemi’nden on iki ışık yılı uzakta olan başka bir sisteme gitme serüvenini anlatmak kuşkusuz ki bazı oldu bittileri de beraberinde getirmiş. Bu oldu bittiler dışında, vermeye çalıştığınız fantastik düşünce, insanı zaman paradoksları için de bırakan kurgu, gayet güzel ve başarılı. Dr.Türk’ün göndermiş olduğu mesajı Dünya’da altı aylık bir çalışmadan sonra neden çözemediklerini anlayamadım.

  6. avatar
    Mehmet KARDAŞ -

    Yorumunuz için teşekkürler.

    Mesajın çözülememesi ise aslında dünyada o mesajın nasıl algılandığına bağlı. Yani mesaj sadece tersten okunmuş halde gelmiyor, bir şekilde bozuluyor. En azından öyküde böyle. Gerçekte böyle bir şey olsa, nasıl olurdu bilemiyorum ama 😛

Yorum yapın