SAKIN UNUTMA

13

Dünya ölmek üzere ve ben eskiden nasıl bir yer olduğunu çoktan unuttum. Sadece bazı hayaller, zaman zaman rüyalarda görünen anılar var. Bir de küçük kızım.

Daha fazlasını unutamam.

Karanlığın ortasındayız. Yolda bulduğumuz ölü kuşu ateşte pişiriyorum. Kızım Zeynep yanıma sokulmuş, üzerindeki kat kat elbisenin ağırlığı altında ezilmiş bir halde küçücük gözleriyle beni izliyor. Daha önce hiç kuş görmedi. Ölüsünü bile. Doğrusu ben de ne zamandır görmemiştim. Kuş uzun süredir ölü olmasına rağmen, et yiyecek olmamız kim bilir ne kadardır börtü böcekten başka bir şey girmemiş olan midemin sabırsızlanmasına neden oluyor.

Hava çok soğuk ve hafif bir kül yağmuru var. Etrafta duyulan tek ses önümde yanan çalı çırpıdan çıkan çıtırtılar. Başımı göğe kaldırıyorum ama orada da sadece karanlık var. Yıldızlar görünmeyeli o kadar çok oldu ki, neye benzediklerini hatırlamak zor. Belki artık orada bile değillerdir. Yukarısı sanki uçsuz bucaksız, karanlık bir çukur gibi…

Yerde ise, yanan ateş ancak birkaç metre ötesini aydınlatabiliyor, sanki yeryüzünde kalan son yer burasıymış gibi. Ötesi yok. İçimi bir çaresizlik ve yalnızlık kaplıyor. Gözlerimi yumup kendi karanlığıma gömülüyor, kederime yenilmemeye çalışıyorum.

“Kuşlar uçar mıydı, anne?” diye soruyor Zeynep. Parıldayan gözlerini bana dikmiş, merakla kırpıştırıyor. Yüzü pislikten ve isten kararmış.

Gülümsemeye çalışıyorum. “Evet, uçarlardı.”

“Küller gibi mi?” diyor süzülerek düşen küllere bakarken.

Kızcağızın asla göremeyeceği, eski dünyanın onca güzelliğinin hissettirdiği duyguları hatırlar gibi oluyorum birden. Ama ayrıntılar kafamda şekillenmiyor, sadece bir his.

“Evet,” diyorum titrek bir sesle. Kirden birbirine dolanmış saçlarını okşuyorum. “Küller gibi, ama uçarak istedikleri yere de gidebilirlerdi.”

Önümüzde yerde duran, kuştan yolduğum tüylere bakıyor. “Keşke ben de uçabilsem,” diyor. “Yürümek çok yorucu.”

Zeynep’imi kendime çekiyorum. Düşüncelerimi sözlere dökmek mümkün değil.

“Daha pişmedi mi?” diyor kuşu işaret ederek.

Bir dalın ucunda pişmekte olan kuş neredeyse yanacak. “Pişmiş diyorum,” sağı solu kararmış kuşu ateşten çekerken.

Birbirimize iyice sokuluyoruz. Bir parça et koparıp Zeynep’e uzatıyorum. Eti alıyor, önce bir kokluyor, sonra da koca bir lokmayı ağzına atıyor. Çiğnedikçe yüzüne hoşnut bir ifade yayılıyor. “Çok güzelmiş.”

Ben de bir lokma alıyorum. Tadı o kadar güzel ki… Etin eski zamanlardan bazı anıları çağrıştırmasını bekliyorum ama bir şey olmuyor. Kuşu kemirirken, kızıma yeni öğrendiği bazı şeyleri tekrarlatmak istiyorum.

“Ona kadar say,” diyorum. Parmaklarıyla teker teker göstererek sayıyor. “Aferin kızıma.”

Kuşun son etlerini de sessizce kemiriyoruz. Bugünkü yemeğimizi yedik. Yarına yiyecek bir şeyimiz yok ama gün doğduktan sonra bir şeyler bulabileceğimizi umuyorum.

Ellerimden süzülen yağlara aldırmadan çantamın ön gözünden sağı solu yırtık, eski bir gazete parçası çıkarıp Zeynep’e doğru uzatıyorum. “Anne ya,” diyor her zamanki gibi yüzünü asarak. “Bugün okumasam olmaz mı? Çok yoruldum.”

Okumayı yeni öğrendi sayılır. Okul yaşı geldi mi, gelmedi mi bilemiyorum gerçi. Ayları ya da yılları takip etmeyi bırakalı çok oldu.

“Okumazsan ne olur demiştim sana?”

Başını yenilmiş bir şekilde öne eğiyor. İsteksizce de olsa kâğıdı alıyor. “Unuturmuşum…”

“Evet,” diyorum. “Önce okumayı unutursun, sonra sana öğrettiğim başka şeyleri, sonra beni, sonra da kim olduğunu unutursun. Kafanı hep meşgul tutman lazım.”

Gözlerini devirmiş, elindeki gazete parçasına dalgın dalgın bakarken başını sallıyor yavaşça. “Hadi oku bakalım,” diyorum.

Yazıları görebilmek için kâğıdı burnuna kadar yaklaştırıyor ve heceleyerek okumaya başlıyor. Gazeteden yırtılmış bir parça olduğu için sadece kesik kesik cümleler var;

“…ka-za-ze-de-le-re u-la-şı-la-mı-yor…

…mil-yon-lar-ca in-san ya-şa-mı-nı yi-tir-di…

…kay-de-dil-miş en şid-det-li dep-rem ol-du-ğu…”

Birden yerin altından önce yoğun bir uğultu geliyor, sonra oturduğumuz yer sarsılmaya başlıyor. Zeynep dehşetle bana bakıyor. “Annecim!”

Kızcağız ağladı ağlayacak. Depremlerden çok korkuyor. Yerin altında bir canavar olduğunu sanıyor çocuk aklıyla. Sarsıntı giderek şiddetleniyor. İnce kollarıyla bana sarılıyor. Gözlerini sımsıkı yummuş. Ben de onu sarmalıyorum. Altımızdaki toprak yerinden oynamaya başlarken ağlıyor artık. Hıçkırıkları göğsümde kayboluyor. “Şşş,” diyorum onu iyice kendime çekerken. “Korkma.”

Deprem durmak bilmiyor ama Zeynep gittikçe sessizleşiyor. Sarsıntı sonunda kesildiğinde artık uyumuş. Gözyaşları üstümdeki paçavraları ıslatmış. Onu kirli battaniyeye yavaşça yatırıyorum. Üstünü sıkıca örttükten sonra havanın soğukluğuna rağmen ateşi söndürüyorum. Etrafta kimse olduğunu sanmıyorum ama karanlığa gömülü gecede bundan emin olmak mümkün değil.

Kızımın yanına kıvrılıyorum. Kül yağmuru hızlanıyor, üzerimizi kaplamaya başlıyor.

Birazdan gün ağaracak, karanlık çekilecek, gökyüzünü gri bir perde kaplayacak, biz de yürümeye devam edeceğiz, aynı yerde asla uzun süre kalmamalıyız.

Biraz uyumaya çalışıyorum.

* * *

Uyandığımda gün ağarmış. Gri bulutların ardında güneşin durduğu yeri kestirmeye çalışıyorum ama orada olduğunu bile anlayabilmek mümkün değil. Ne kadar uyuduğumu kestirmek güç ama ateşin közleri hâlâ kızıl kızıl ve yorgunluğum olduğu gibi duruyor. Fazla uyumuş olamam.

Yattığım yerden doğrulurken üstümdeki külleri çırpıyorum ve gözlerimi kısıp etrafı kolaçan ediyorum. Kül yağmuru durmuş ama her tarafa grinin tonları hâkim. Sağda solda çıplak, ufak tefek birkaç tepecik var ve alabildiğine uzanan arazide kimsecikler yok. Dün ilerde gözüme kestirdiğim ağaçlığı, gri gölgelerin ardında görebiliyorum. Bugün yiyecek bulmak için bakacağımız ilk yer orası.

Uyandırmak için kızıma dönüyorum. Her yanı battaniyenin, muşambaların altına gömülmüş, sadece yüzü dışarıda. Tatlı yüzüne konmuş birkaç külü dikkatlice temizlerken huzurlu uyuyuşunu sonsuza dek izlemek istiyorum, ama artık uyanması gerek. Buradan gitmeliyiz.

Zeynep’i uyandırıyorum. O uyku sersemliğini atmaya çalışırken, ben battaniyeleri ve diğer malzemeleri topluyorum, çantaları hazırlıyorum ve ayaklarımızı sürüyerek ağaçlığa doğru yürümeye başlıyoruz.

Kızım küllerin arasında koşuyor, zıplıyor, yerden hızla havalanan küller yavaşça inerek tekrar toprakla buluşurken o gülüyor. Eğlencesine karışmıyorum.

Ağaçlığa yaklaştığımızda Zeynep durup ilerde bana bir şey gösteriyor. Küllerle kaplı bir kayaya işaret ediyor, ama daha dikkatli bakınca bunun daha farklı bir şey olduğunu anlıyorum. Yeşil bir çanta bu.

Çantayı görmek hiç hoşuma gitmiyor. Zeynep’i yanıma çekip dikkatle her yanı tarıyorum. Görünürlerde kimse yok. Çekinerek de olsa çantaya doğru yaklaşıyoruz. İçinde işimize yarar bir şeyler olabilir.

Çantaya ulaşınca içindekileri ters yüz ediyorum. Birkaç parça elbise, içinde çok az su kalmış bir pet şişe ve ufak, yuvarlak bir şey düşüyor. Ben hayal kırıklığıyla çantanın içini karıştırmaya devam ederken Zeynep yuvarlak şeyi alıp hayranlıkla bakıyor.

“Bu ne anne?” diyor elindekini bana göstererek.

Bir an durup yuvarlak şeye bakıyorum. İçinde sürekli dönen bir ibre var. “Pusula,” diyorum.

Büyülenmiş gibi dönen ibreyi izleyip duruyor. “Ne işe yarıyor?”

“Yol gösteriyor.”

Bir süre durup düşünüyor sonra da en acıklı ifadesini takınıp, “Bu tusula benim olabilir mi?” diye soruyor.

“Tabii,” diyorum tusula demesine gülerek. O tusulasına dalmışken, ben de çantadan başka bir şey çıkmadığı için sadece sağlam birkaç elbise alıyorum, bendeki paçavraların bazılarından kurtuluyorum, suyu da kendi şişemize aktarıyorum. “Hadi gidelim.”

Biraz daha yürüdükten sonra ağaçlara varıyoruz. Hepsi de yıkılmış, gövdeleri küllerin altında çürümeye yüz tutmuş halde öylece yatıyorlar. Artık ulaşacakları bir güneş olmadığından ayakta durmalarının da bir anlamı yok. Çoktan pes etmişler.

Sırtımdaki yükleri bırakıp gövdelerin arasına çöküyorum. Çantamdan körelmiş bir bıçak çıkarıp gövde kabuklarının altında böcek aramaya başlıyorum. Dünya can çekişirken hayatta kalan tek canlı besin kaynağı böcekler. En çok da çürümekte olan ağaç kabuklarında bulunuyorlar. Fakat bugün pek şansımız yok gibi. Her gövdeyi teker teker kontrol ediyorum ama sadece bir tane bulabiliyorum. Son zamanlarda böcek bulmak da zorlaşıyor. Onlar da pes ediyor olmalı.

Başka bir gövdeye geçerken Zeynep’in yanımda olmadığını fark ediyorum. Korkuyla arkama bakınca biraz ilerde, önündeki bir şeye bakarak dikildiğini görüyorum. “Zeynep?” diye bağırıyorum. Tepki vermiyor. “Zeynep!”

Bana doğru dönüyor. Yüzündeki dehşet ifadesi midemde bir şeyleri tepetaklak ediyor.

Korkuyla yerimden fırlıyorum. Gövdelerin üzerinden atlayarak kızın yanına varınca benim de kanım donuyor ama önündeki şeye daha fazla bakmaması için gözlerini kapatacak kadar aklım başımda.

Ayağımın dibinde bir insan eli duruyor. Derisi delik deşik elin parmakları gökyüzüne doğru bükülmüş. Kolun geri kalanıysa sadece kemik, üzerinden birkaç siyah et parçası sarkıyor sadece. Kol, kemiklerine kadar yenmiş, adamın geri kalanıysa ortada yok. Bunu neyin yaptığını çok iyi biliyorum.

Zeynep ağlıyor ama onu teselli edecek zaman yok. Kızı kucaklayıp çantalarımıza doğru koşuyorum. Hemen buradan gitmeliyiz. Nereye gideceğimi bilmeden bir süre Zeynep kucağımda koşturuyorum. Korku bacaklarıma güç vermiş gibi. Biraz sonra ağaçlıktan uzaklaşınca kızı yere bırakıyorum. Yanaklarından aşağı hâlâ yaşlar süzülüyor, sessizce ağlıyor. Bir elinden tutuyorum ve hızlı adımlarla yürümeye devam ediyoruz. Arada bir dönüp arkama, ağaçlığa bakıyorum ama hâlâ kimseler yok. Fakat yenmiş bir kol gördüğümüze göre unutanlar da bu civarda olmalı. Belki de yakınlarda bir şehir vardır.

“Ona ne olmuş anne?” diyor Zeynep titrek bir sesle.

Zeynep hiç ölü bir insan görmedi. Canlısını da hiç görmedi. Belki çok küçükken görmüştür, ama hatırladığını sanmıyorum. “Ölmüş,” diyorum.

“Onu kim yemiş?”

“Unutanlar,” diyorum anlayacağını sanmayarak.

“Okumayı mı unutmuşlar?”

Gerginliğime rağmen gülüyorum. “Evet,” diyorum, “Okumayı unutmuşlar, ateş yakmayı unutmuşlar, yemek bulmayı unutmuşlar, annelerini unutmuşlar, insan olduklarını unutmuşlar…”

Bir an düşünüyor. “Yatmadan önce tekrar etmedikleri için mi?”

Bu sorunun saflığına da gülmem gerekir belki, ama bunun cevabını ben de bilmiyorum. Niye unuttuklarını, dahası niye unuttuğumu düşünüyorum. Gökyüzünün ilk kapandığı gün hayal meyal geliyor aklıma. Beynimin uyuştuğunu, düşünmenin ne kadar zor olduğunu hatırlıyorum sadece, o kadar. Belki mantıklı bir açıklaması vardır, belki de yoktur. Belki herkes öylece aklını yitiriverdi, belki de sadece dünya bizi unutmak istiyordur.

Karanlık çökene kadar durmadan sessizce yürüyoruz. Durduğumuzdaysa ikimizde çok bitkin ve açız. Bulduğum tek böceği bıçakla ikiye bölüp çiğniyoruz, sonra da ateş yakmadan uykuya dalıyoruz.

* * *

Kalktığımda hava hâlâ karanlık. Ama yürümeye başlamak için aydınlığı bekleyecek değilim. Hemen Zeynep’i uyandırıyorum ve yine yola koyuluyoruz. Yakınlarda bir şehir varsa ondan uzaklaştığımızdan emin olmak ve birkaç böcek aramak için ağaçlık bir yer bulabilmek istiyorum. Hava aydınlandıktan sonra da neredeyse bütün gün hiç durmadan yürüyoruz ama dört bir yanımız sadece çıplak arazilerle çevrili. Hiçbir yerde ağaçlık yok.

İlerdeki bir tepeye çıkıp etrafı yüksekten gözetlemeye karar veriyorum. Tepeyi tırmanırken açlık ve yorgunluktan bacaklarımız titriyor. Havanın kararmasına pek kalmadığı için acele ediyorum.

Tepenin öte yakasını görebileceğimiz yüksekliğe çıkınca altımızdaki görüntü karşısında önce donakalıyorum, ama sonra ne olduğunu anlayınca ikimizi de hemen yere atıyorum.

Tepenin öte yakası sayısız yıkılmış binayla dolu! Bir zamanların görkemli şehirlerinden biriydi belki de. Ama artık hiç de öyle değil. Ayakta kalmış bir tane bina yok ve tüm şehir gri küllerin altında… İçimde insanlığın dünyaya hükmettiği dönemlerden bir gurur parçası, belki de kalan son kırıntısı yüzeye çıkacak gibi oluyor ama korku daha baskın geliyor. Orada yatıp manzarayı izleyecek değiliz.

Geri geri sürünerek Zeynep’i oradan uzaklaştırmaya çalışıyorum ama yerinden kıpırdamıyor. Sonuna kadar açılmış gözleriyle aşağıda bir şeye bakıyor.

Bakışlarını izliyorum ve onun neye baktığını anlayınca benim de kanım donuyor. Yıkıntıların arasında bir grup var, on kişi kadarlar. Bir şeyin etrafında toplanmış, itiş kakış kendi paylarına düşeni almaya çalışıyorlar. Arkalarında, küllerin içinde bir kan havuzu oluşmuş. Birini yiyorlar.

Yamacın yakınlarında başıboş dolaşan ya da gruba katılmak üzere hantal hantal ilerleyen başkaları da var. Yukarda olduğumuzun anlaşılmasından korkarak yerimden kıpırdayamıyorum, sadece Zeynep’in gözlerini kapatıyorum. Sonra onu kendime çekiyorum, gerilmiş vücudunu gevşetmeye çalışıyorum.

Boş midem gördüklerim karşısında acıyla kasılırken geri geri sürünmeye çalışıyorum. Bizi gören olup olmadığını anlayabilmek için sürekli aşağıyı tarıyorum ama gitgide büyüyen gruba bakmaktan da alamıyorum kendimi.

Sonra ziyafet bitiyor ama gruba yeni yaklaşanlar pek memnun değiller sanki. Aralarında bir itiş kakış daha başlıyor. Az önceki kurbandan payını alanlardan, eli, yüzü kanlı bir kadın yere düşüyor. Herkes bu sefer de onun üzerine üşüşüyor. Kalabalığın arasından, yerde akan koyu kanı görebiliyorum.

Sürünürken artık aşağıdaki korkunç manzarayı göremeyeceğimizden emin olunca kusmak istiyorum ama gırtlağımı yakan öksürüklerle sarsılıyorum sadece. Kendimi toparlamaya çalışıp derin derin nefes alıp veriyorum.

Zeynep karşımda ayakta, bana bakıyor. “Onu yiyorlardı anne,” diyor. Uzun zamandır unutanlara yaklaşmamış, şehirlerden uzak durmuş olan ben, kendime lanet edip çocuğu kaptığım gibi tepeden aşağı koşturmaya başlıyorum.

Onca zamandır kızımı o dehşetten uzak tutmuştum. Onu unutmaması, onlar gibi olmaması için eğitmiştim. Ama artık unutanların neye dönüştüğünü gördü. Ben de uzun bir aradan sonra tekrar şahit oldum, Zeynep’imin unutmamasının ne kadar önemli olduğunu tekrar hatırladım.

Dünya son nefesini verirken, herkes dehşete kapılmıştı. Beyinlerinin gölgelenmesine izin verdiler, pes ettiler, sonunda da unuttular. Açlıklarının köleleri haline gelip, hayvanlara dönüştüler. Benim de unutmanın pençesine düşmeden önce fazla vaktim yok. Geçmişim, bulutların ardındaki güneş kadar bana uzak. Dinlenmek için her duruşumuzda, her uyuyuşumuzda bir parçası daha kayboluyor. Eğer Zeynep’im olmasaydı ben de çoktan pes etmiştim sanırım. İnsanın beynini uyuşturan, sersemleten o soğukluk hissi o kadar çekici ki…

Şimdi de -belki de korku yüzünden- beynime sızmaya çalışan buzdan ellere karşı koyabilmek için tepeden aşağı koşarken kızımın elini daha da bir sıkıyorum. Tek umudum o. Tek umudum onun unutmaması. Dünyanın eskiden nasıl bir yer olduğunu, insanı insan yapan şeyleri, sevgiyi, beni…

Düzlüğe inince ikimizi de daha fazla yormamak için hızımızı azaltıyorum. İki de bir arkama bakıp peşimizden gelen birileri olup olmadığını kontrol ediyorum. Neyse ki, kimseler yok.

Kızıma kafasını meşgul tutması için yüze kadar saymasını söylüyorum. Seçtiğim bir yöne doğru midemize indirecek bir şeyler bulabilme ümidiyle hızlı adımlarla ilerliyoruz.

Hava kararıyor, hiçbir şey görmek mümkün değil ama durmuyoruz. Zeynep bitkinlikten yere çöküyor. “Anne çok yoruldum.”

Gidip kızımı kucağıma alıyorum. Ben de bitmişim ama karanlıkta yürümeyi kesmiyorum. Başım dönüyor. Karanlık benliğime sızarken tek yapabildiğim çıplak toprağa uzanmak oluyor.

* * *

Sert yağmur damlalarının tokadıyla uyanıyorum. Hava aydınlanmış ama her zamankinden biraz daha iç karartıcı bir koyulukla kapalı.

Zeynep’in boynuna doladığım kolum uyuşmuş. Üstümüzdekiler ıslak, ikimiz de soğuktan donmuşuz. Daha fazla ıslanmamak için hâlâ sırtımda olan çantamdan hemen büyük bir naylon çıkarıp üzerimize geriyorum.

Nerede olduğumuzu anlamak için etrafa bakınıyorum ama şiddetlenen yağmur yüzünden fazla uzağı görmek mümkün değil. Dahası, hangi yönden geldiğimizi bile kestiremiyorum.

Çamurla yıkanan kızımı uyandırırken karnım şiddetle gurulduyor. Bugün yiyecek bir şeyler bulmamız gerek, yoksa daha fazla yürüyecek takatimiz kalmayacak. Bu Allah’ın belası yağmur da tam zamanında başladı. Yürüyüşü iyice zorlaştıracak. Tek ümidim bir ağaçlık bulup birkaç böcek toplayabilmek. Yağmurdan bir yere sığınmak gibi bir seçeneğimiz yok. Beynimdeki uyuşukluğu durdurmanın tek yolu hep ilerlemek.

Naylonun üzerine düşen damlaların patırtıları altında, çamura bata çıka şehir yönünde olmadığını umduğum bir tarafa doğru ilerliyoruz. Zeynep’i meşgul tutmak için ufak tefek matematik işlemleri soruyorum. Zaten asık olan yüzünü daha fazla asmıyor, belki de takati yok.

Yürümeye devam ediyoruz. Yağmur, ardında çamura bulanmış bir arazi bırakarak diniyor. Geçen vakte rağmen, hava ancak sabah uyandığımız ki kadar aydınlık. Belki de gece yaklaşıyordur. Zamanı kestirmek güç.

Araziyi tarıyorum ama hiçbir yerde ağaç yok. İlerde bir tepe görüyorum. Gece iyice çökmeden yüksekten etrafı kolaçan etmek istiyorum. Günün bacaklarımızda bıraktığı son güçle tırmanıyoruz. Fakat yukarda bize umut verecek hiçbir şey göremiyorum. Dört bir tarafımız uçsuz bucaksız boşlukla dolu. Sadece gri balçıkla kaplı topraklar ve sağda solda birikmiş gölcükler görüyorum. Bir tane bile ağaç yok.

Hiçbir şey yok.

Islak bir kayanın üzerine çaresizce oturup dişlerimi sıkıyorum. Zeynep de çökmüş, bitkin gözlerle uzaklara bakıyor. O kadar çamura bulanmış ki, kıpırdamadan dursa birkaç metre öteden bile canlı bir şey olduğunu anlamak güç olur.

Cebinden tusulasını çıkarıyor. Dönen ibresi ve üzerindeki yazıları yeşil bir parıltı saçan alete bakıyor. Gideceğimiz yönü göstermesi için bir işaret bekliyor belki de.

“İnsan açlıktan ölür mü anne?” diye soruyor bir süre sonra.

Cevap veremiyorum. Sert bir rüzgâr esince ıslak elbiselerimin içinde ürperiyorum. Sonra da bir titreme sarıyor. Kızımı kendime çekip sarılıyorum, o da kontrolsüzce titriyor.

Aklıma yapabileceğimiz tek bir şey geliyor ve onu yapıp yapmamaya bu tepede karar vermeliyim.

Şehre geri dönmeyi düşünüyorum. Orada yiyecek olduğu şüphesiz, hatta düşüncesi bile midemi hareketlendiriyor ama geçen günkü görüntü aklıma gelince daha da ürperiyorum, dişlerim birbirine vuruyor.

Hava kararırken kararımı veriyorum. Başka çare yok, geri döneceğiz.

Çöken karanlığa, açlığa, bitkinliğe, uykusuzluğa rağmen tepeden inip, geldiğimiz yöne doğru yürümeye başlıyoruz. Bir süre ilerledikten sonra yönümüzü belirlemekte zorlandığım için yatıp uyuyoruz.

* * *

Uyandıktan sonra nerede olduğumu anlamam epey vakit alıyor. Yanımda yatan kızın Zeynep’im olduğunu anlayana kadar da boş gözlerle onu süzüyorum. Yorgunluğa, açlığa vuruyorum bunu ama içten içe ne olduğunu biliyorum. Unutuyorum. Fazla vaktim kalmadı.

Hemen yürümeye başlıyoruz. Doğru yolda olduğumuzu umarak gece çökmeden şehre varmak istiyorum. İkimiz de çok az konuşuyoruz. Zeynep’e soracak bir şeyler düşünmeye çalışıyorum. Her zamanki sayma oyunları geliyor sadece aklıma.

Geçen gün şehri gözetlediğimiz o tepeyi tekrar görünce rahatlıyor, derin bir iç çekiyorum, ama bizi şehirde nelerin beklediğini düşününce içimdeki korku kabarmaya başlıyor.

Havanın kararmasına daha var ama ikimiz de bitmiş durumdayız. Bir adım atacak halimiz yok. Fakat içimden bir his durmamamız gerektiğini söylüyor. Gözlerimin kapanıyor, ayaklarım birbirine dolanıyor olmasına rağmen şehre bu kadar yakınken durmak istemiyorum. Hava tamamen kararmadan yiyecek bir şeyler bulup buradan uzaklaşmalıyız. Yoksa ikimiz de burada düşüp kalacağız.

Şehre yeterince yaklaşınca, bir kayanın ardına çöküp yıkıntılar arasında hareket eden birileri olup olmadığını anlamaya çalışıyorum ama açlık yüzünden gözlerimin önünde siyah noktacıklar uçuşuyor sadece. Onlar dışında bir hareket yok. Dikkatle, sessizce yıkıntılara doğru ilerliyoruz.

Yaklaşırken çalışmakta olan tek organım kalbimmiş gibi tüm gücüyle atıyor. Her atış beynimde zonkluyor. Yıkıntıların arasına giriyoruz. Zeynep’e bir köşede eğilmesini söyleyip, büyük bir molozun üstüne yatıyorum. Etraf hâlâ çok sessiz. Onca zaman ıssız topraklarda yürürkenki sessizlikten farklı bir sessizlik bu. Hafifçe esen rüzgârla taşınan bir tehdit var havada. Korkuyorum.

Tam yıkılmamış, sadece sağa doğru yatmış bir binanın önünde çarpık bir tabela görüyorum. Üzerinde renkli harflerle market yazıyor. Baş tarafı okunmuyor. İçimden bir ses burası diyor, orada yiyecek var. Etrafa son kez bir göz atıp Zeynep’in yanına dönüyorum.

Göz hizasına eğilip iki elimle omuzlarından tutuyor, “Sakın yanımdan ayrılma,” diyorum sessizce. “Gerekirse koşmaya da hazır ol, tamam mı?”

Ne olacağından pek emin değilmiş gibi ürkekçe başını sallıyor.

Hava kararmak üzere. Yüzüme birkaç damla düşüyor, yine yağmur geliyor. Acele etsek iyi olacak.

Yerimizden çıkıp markete doğru yıkıntıların arasında ilerliyoruz. Yatık binanın önündeki nispeten açık alana gelince etrafı bir kez daha kolaçan ediyorum. Sağda solda kemikler görünüyor. Zeynep’in onları fark etmediğini umarak binaya yaklaşıyorum, kızım tüm gücüyle elimi sıkıyor.

Yıkıntının etrafında yiyeceğe benzer bir şeyler arıyorum ama tek görebildiğim büyük molozlar ve  betonlardan fırlayan eğilmiş demirler oluyor. İki molozun arasındaki geniş bir deliği gözüme kestiriyorum. Karanlık çökmeden önceki son ışıklarda içeri bakıyorum ve biraz ilerde etrafa saçılmış, ezilmiş metal kutuları, renkli poşetleri görüyorum. Bunlar yiyecek olmalı!

Yağmur hızlanırken kolumu delikten içeri uzatıyorum ama çok uzaktalar. Başka delikler aranıyorum, karanlık yüzünden bir şey göremiyorum. Birden bir şimşek çakıyor, Zeynep korkuyla bir iç çekerken etraf aydınlanıyor. Ardından gürleyen gök, boş midelerimizi titretirken işimizi görecek başka bir delik olmadığını anlıyorum.

Ne yapacağımıza karar vermeye çalışırken karanlık çöküyor yine ve Zeynep’in az önceki yerinde, yanımda olmadığını fark ediyorum. Bir korku dalgası daha içimde yükseliyor ama Zeynep bir yere gitmiş değil, deliğin ağzında dizleri üzerine çökmüş bir halde duruyor. Bir bana, bir deliğe bakıyor. Delik geçebileceği kadar geniş. Korkunun da etkisiyle iyice artmış olan açlığım mantıklı düşünmeme engel oluyor. Burada daha fazla oyalanamayız. Aceleyle yanına koşup, “Gir,” diyorum. “Ama çağırırsam, ne olursa olsun hemen çıkacaksın, tamam mı?”

Başını sallıyor, elini cebine atıp parıldayan pusulasını çıkarıyor. Aletin soluk ışığında buğulu gözleri bir anlığına heyecanla parlıyor, sonra içeri sürünüyor.

Karanlığa rağmen içeriyi görebilmek için kendimi zorluyorum ama zar zor görülen pusulanın parıltısı dışında Zeynep sanki kaybolmuş gibi. Sonra sesi duyuluyor, “Anne, çantayı ver.”

Boş yiyecek çantasını aceleyle uzatıyorum, tuttuğunu anlayıncaya kadar elimden bırakmıyorum. “Çabuk ol,” diyorum içeri doğru.

Yağmur iyice şiddetleniyor, neredeyse molozları delecek kadar sert yağıyor. Karanlıkla birleşince her şeyi ardına saklamış oluyor. Dünya sanki ben ve önünde beklediğim delikten ibaretmiş gibi geliyor.

Birden yukardan, yıkıntıdan aşağı doğru bir taş yuvarlanıyor. Nefesim kesilirken etrafa kulak kabartıyorum ama yağmurun sesinden başka bir şey duymak mümkün değil. Karanlığın içinde birileri olup olmadığını bilmiyorum. Bir şimşekle göğün aydınlanmasını bekliyorum ama bir anlık aydınlıkta görebileceklerimi düşününce de kalbim duracak gibi oluyor.

Bu kadar yeter. Deliğe eğilip, “Zeynep, çık artık,” diye bağırıyorum yağmurun sesini bastıracak ama diğerleri tarafından duyulmayacağını umduğum bir sesle. İçerden bir şeyler dediğini işitiyorum ama anlam veremeyeceğim kadar boğuk geliyor sözleri. Yukardan bir taş daha yuvarlanıyor, yine etrafa kulak kesiliyorum. Sağa sola çarparak inen ses yaklaşıyor, yaklaşıyor ve yumruğum büyüklüğünde bir taş ayağıma çarpıyor.

Sonra gökyüzü birden aydınlanıyor ve zaman o anda duruyor sanki. Onları görüyorum, unutanları…

Her yerdeler, yıkıntılar arasındaki yol onlarla dolu, sağda solda sürünerek, topallayarak, koşarcasına yaklaşanlar var. Gözüm sağda bir hareketi yakalıyor ve biriyle göz göze geliyorum. Sadece beş adım ötemde. Camsı gözlerindeki sonsuz açlığı görüyorum, hiçbir irade izi yok. Sağ omzundaki bir yaradan paramparça elbiselerinin arasında kan süzülmüş, adamı siyaha bulamış. O bir saniyelik beyaz aydınlıkta, zamanla birlikte ben de donuyorum, yağmur beni olduğum yere çiviliyor sanki.

Ve birden bağırıyorum, “Zeynep!”

Sesim gürleyen gökyüzü tarafında yutuluyor. Etrafa karanlık çökerken ayağımın dibindeki taşı kapıp, deliğin önüne geçiyorum. “Zeynep!”

Yaklaşan adam karanlığın içinde bir yerde ve orada olduğunu belli eden tek şey yaklaşırken ezdiği taşlar. Artık her an üzerime atlayabilir ve cılız ellerimin içindeyse sadece şekilsiz bir taş parçası var.

Birdenbire aynı anda iki şey oluyor; arkadan yumuşak bir şey ayaklarıma dokunuyor -sanırım Zeynep delikten çantayı uzatıyor- ve yaralı adam kollarıyla beni sarmak için ağzını sonuna kadar açmış bir halde karanlıktan fırlıyor.

Tüm gücümle sıktığım taşı, kafasına doğru indirirken çığlık attığımı fark ediyorum. Sert kafatasından garip bir çatırtı geliyor, taş ellerimin arasında parçalanıyor. Adam yana doğru savrulup yere kapaklanırken artık boş olan avucum sanki hâlâ taşı tutuyormuş gibi kasılı kalıyor.

Zeynep çantayı delikten bir kez daha ittirince gerçeğe dönüyorum. Çantayı çekip telaşla sırtıma takıyorum. Az önce aydınlıkta gördüğüm onlarcasının görüntüsü dehşetimi körüklüyor. İçimden bir ses sonumuzun geldiğini söylüyor. Her şey bitti…

Ama pes edemem. Etmeyeceğim. Kendim için değil, kızım için. Onun sonu böyle olmayacak.

Delikten başı görünen Zeynep’i, rahimden çeker gibi kollarının altından tuttuğum gibi çıkarıyorum. Montu boydan boya yırtılıyor, bir demir bacağını çizerken acıyla çığlık atıyor. O daha ayaklanamadan, “Koş!” diye bağırıyorum bir elinden çekiştirerek.

Koşmaya başlıyoruz ama yön duygumu kaybetmiş durumdayım. Ne tarafa gitmemiz gerektiğini kestiremiyorum. Saniyeler önceki aydınlık sanki yıllar önceymiş gibi geliyor ama gördüklerimi hatırlamaya zorluyorum kendimi. Geldiğimiz yol ne taraftaydı?

Bizi bir tarafa doğru sürüklüyorum ama birkaç adım önümüzde bir gölge gibi yaklaşanları görünce geri dönüp başka bir yöne doğru sendeliyoruz korkuyla. Ya bir çıkış yolu yoksa? Ya bu vahşiler her tarafı sardıysa, kaçacak bir yerimiz kalmadıysa?

Ama sanki beynimi kemiren sorulara cevap vermek ister gibi gökyüzü bir daha aydınlanıyor ve çıkış yolumuzu görüyorum. Şehirden uzaklaşan yolda, unutanların seyrek olduğu bir kaçış aralığı var. Zor olacak ama karanlık tekrar her şeyi örterken o yöne doğru fırlıyoruz. Dört bir tarafın onlarla dolu olduğunu anlayan Zeynep’in dehşet dolu çığlıkları kulaklarımı yırtıyor. “Anne, anne!”

İçimde kıpırdanan ufak bir umut ışığı bana güç veriyor, kıracak gibi sıktığım elinden çekiştirerek onu peşimden karanlığın içine sürüklüyorum. Önümüze birkaç siluet çıkıyor ama korkunun verdiği çılgınca güçle omuzlayarak deviriyorum onları.

Bir an sonra artık yıkıntıların arasında değiliz. Çamura bulanmış arazide yağmura karşı koşuyoruz. Peşimizde olup olmadıklarını bilmiyorum. Zeynep bana yetişmekte zorlanıyor, geride kalıyor ama elini bırakmıyorum. Ağlayıp hıçkırarak sayıklıyor, “Anne, anne…”

Ama henüz duramayız.

Sağanak altında bilinmeze doğru koşuyoruz, koşuyoruz. Şehirden ne kadar uzaklaştığımızı, ne kadardır koştuğumuzu kestiremiyorum. O yüzden durmak niyetinde değilim. Fakat birden Zeynep’in eli ıslak avucumdan kayıyor. “Anne, tusulam! Tusulam düştü!”

Korkuyla arkama dönüyorum, Zeynep’i karanlığın içine, solgun bir ışığa doğru fırlarken görüyorum. Bağırmak istiyorum ama ayağımın altındaki balçık birden kayıveriyor. Tutunacak bir şey arıyorum fakat dengemi kaybedip geriye doğru savruluyorum. Çamur beni aşağı çekiyor, garip bir şekilde kıvrılan bacağımda keskin bir acı hissediyorum ve başımı sert bir şeye vuruyorum. Karanlık beni sarmalıyor.

* * *

Yatıyorum. Gözlerim kapalı, açılmıyorlar, sanki üzerlerinde bir ağırlık var.

Üşüyorum. Soğuk beynime işlemiş. Hissizim. Yoksa öldüm mü?

Birden göğsüme ufak bir şey çarpıyor. Sonra bir tane daha. His beynime sızıyor. Suya atılan ufak bir taş gibi dalgalar oluşturuyor, bir şeylere dokunuyor. Sonra bir ağlama sesi duyuyorum. Belki de hep oradaydı ama yeni farkına varıyorum. Sürekli hıçkırıklarla kesilen ses, yukarda bir yerden geliyor. Garip bir şekilde tanıdık.

Kıpırdamaya çalışıyorum ama tüm vücudum kaskatı kesilmiş. Yana doğru dönmek istiyorum, az da olsa kıpırdayabiliyorum ama birden sol bacağımdan yukarıya doğru öyle bir acı yükseliyor ki, tüm kaslarım geriliyor, çığlık atmak için ağzım açılıyor ama bir ses çıkmıyor yerine boğazıma soğuk bir sıvı dolmaya başlıyor. Boğuluyor gibi oluyorum ve sanki canlanmak için beklediğim şey buymuş gibi gerilmiş bir yay gibi hızla belimi doğrultuyorum. Bunu yaparken başım şiddetle zonkluyor, sanki başka birine aitmiş gibi geliyor. Ağzıma dolan şeyi tükürürken, her tarafımdan soğuk bir şeyler akıyor. Sonunda gözlerimi açıyorum.

Nerede olduğumu anlamam epey zaman alıyor. Bir çamur çukurunun içinde gömülüyüm. Ancak belimi sağa sola çevirebilecek kadar bir genişlik var ve çamurlu kayalıklarla çevrili bu yer neredeyse beş metre derinlikte.

Yukardan hâlâ ağlama sesi geliyor. Başımı kaldırıyorum ama kimseyi göremiyorum. “Hey?” demek istiyorum ama çatallı bir gurultu çıkıyor boğazımdan. Sonra kalkmak istiyorum ve bacaklarımı oynatmaya çalışıyorum. İşte o zaman, o acı yine benliğimi sarıyor ve boğazım yırtılırcasına bağırıyorum. Gözlerimi sıkıp, yüzümü buruşturduğum uzun bir süre tek hissedebildiğim bacağımdaki acı ve her kalp atışıyla gümleyen kafamdaki zonklama oluyor.

O tanıdık, ama şaşkınlık ve biraz da umut dolu sesi duyuyorum sonra. “Anne?”

Yukarda görünen yüze bakıyorum. Zeynep’imi görünce birden neler olduğunu anlıyorum ve içimi müthiş bir çaresizlik kaplıyor.

“Anne…” diyor Zeynep, “Öldün sandım. Çok korktum annecim.”

Ne diyeceğimi bilemiyorum. Sadece, “Korkma,” diyorum ama bedenim kontrolsüzce titriyor. Sakat bacağımı, acıya aldırmamaya çalışarak çamurdan biraz çıkarıyorum, ama ne halde olduğunu görünce, içimi öyle bir umutsuzluk kaplıyor ki, neredeyse acıyı bile unutuyorum.

Bacağım uyluk kemiğinden kırılmış. Dizimin altı tamamen şişmiş ve öyle morarmış ki, çamurla kaplı olmasına rağmen midem alt üst oluyor. Kemiğin üstten deriyi yırtıp çıktığı beyaz ucu görünüyor. Derinin yırtıldığı yerden aşağı kalın bir hat şeklinde kan süzülmüş ve çamurla birlikte siyahlaşıp kurumuş. Bacağın doğal olamayan çarpıklığı başımı döndürüyor. Yapabileceğim hiçbir şey yok. Bu halde buradan çıkabilmem mümkün değil. Her şeyi unutacağım yer burası olacak demek, bu çamur çukuru…

Kaçınılmaz gerçeğin farkına varmış olarak tekrar Zeynep’e bakıyorum ama onun yüzünde hâlâ umut var. Birkaç dakika önce öldüğünü sandığı annesi yaşıyor sanıyor, ama onun buradan asla çıkamayacağını bilmiyor.

Kalbime yerleşen çaresizlik mideme doğru kayıyor ve birden ne kadar aç olduğumu fark ediyorum. Çantayı hatırlıyorum sonra, ama o sırtımda değil artık. “Zeynep, çanta yukarda mı?”

“Hayır, aşağı düşmüştü.”

Çamur havuzunda etrafıma bakınıyorum ve çamurun içinde, uzanma mesafesinde bir yükseltiyi fark ediyorum. Çanta burada. Uzanıp yakalıyorum, çamurun yiyecekleri etkilememiş olmasını umarak heyecanla açıyorum. Poşetliler, kutular, konserveler, hepsi sağlam görünüyor. Midem guruldamaya başlıyor. Konservelerden birini çıkarıyorum. Çamur yüzünden ne konservesi olduğu okunamıyor ama içinde her ne varsa saniyeler içinde bitirebilirim. Fakat konserveyi açmıyorum, yukarı, Zeynep’e bakıyor, sonra da kutuyu yukarı fırlatmak için kolumu geriyorum. Bunları yememin bir anlamı yok. Benim sonum belli, çocuğun ise onlara ihtiyacı var.

“Önce yiyecekleri yukarı çıkaralım,” diyorum yalan söyleyerek. Bacağımın acısı hâlâ orada olduğunu hatırlatırken gülümsemeye çalışıyorum, sonra da konserveyi yukarı fırlatıyorum. Konserve arkada bir yerlere düşünce Zeynep bir anlığına gözden kayboluyor, sonra da elinde kutuyla geri dönüyor. Kutunun üzerindeki çamuru silip, üzerindeki renkli resimlere bakıyor. Gözlerinin parıltısını aşağıdan bile görebiliyorum.

Çantadakileri teker teker fırlatıyorum. Şekerler, cipsler, daha fazla konserve ve çamura bulandığı için ne olduğu belli olmayan bir sürü şey. Zeynep hepsini topluyor. Yiyecekleri fırlatmayı bitirdiğimde gözlerim kararıyor. Oturduğum yerde sırtımı ıslak bir kayaya veriyorum.

“Hadi anne, sen de çık artık,” diyor Zeynep. Kayalardaki girinti çıkıntılara bakıyorum halsizce. Bacağımdaki kırık olmasa ve midem dolu olsa belki tırmanabilirdim, belki bir şansım olabilirdi ama şimdi kıpırdayacak halim bile yok.

Birden yerin altından boğuk bir gürültü yükseliyor. Çamurun yüzeyi dalgalanıyor, yukardan çukura daha çok çamur dökülüyor, sırtımı dayandığım kaya titriyor. Deprem oluyor.

Dünya yerinden oynarken ben kederimden başka bir şey hissedemiyorum. Zeynep elindekileri bir kenara koyup korkuyla yere kapaklanıyor. Yaşlar akan gözlerini sımsıkı kapıyor, elleri çukura inen kenarları kavrıyor. O kadar sıkıyor ki tuttuğu kayayı, beyazlaşan yumruklarını aşağıdan görebiliyorum. “Anne,” diyor sessizce, “Anne korkuyorum. Aşağıda…”

Deprem gittikçe şiddetleniyor. Zeynep’in gözleri daha sıkı yumuluyor, elleri daha sağlam kavrıyor kenarı, “Anne!” diye bağırıyor, içimden bir şeyler koparan bir sesle.

Bense ne diyeceğimi bilmiyorum. Gözlerim hepten kararıyor, aramızdaki bağlar teker teker kopuyor, ince bir dalla tutunmaya çalışıyorum anılara. “Korkma!” diyebiliyorum sadece güven vermeye çalışarak. “Korkma…”

Beynim hissizleşiyor, gözlerim kapanıyor, kulaklarım uğulduyor, soğuğa rağmen her yanımdan ter boşanıyor, Zeynep bir şeyler diyor ama anlayamıyorum. Karanlık üzerime çöküyor.

* * *

Parlak fayanslarla kaplı bir koridorda, ellerimde bir bebekle yürüyorum. Üzerimde beyaz bir önlük var. Hızlı adımlarla koridorda bekleşen insanların arasından geçiyorum.

Güneş gibi parlak, bembeyaz bir odaya giriyorum. O kadar çok ışık var ki, içerde tek görebildiğim şey büyük bir yatak. Yatakta da sırtını arkasındaki yastığa vermiş, oturan bir kadın. Beni, sonra da ellerimdeki bebeği görünce yüzüne sıcak ve şefkat dolu bir gülümseme yayılıyor. Kollarını açıp, bebeği ona vermemi bekliyor.

Bebeği dikkatle kollarına bırakıyorum. Onu dünyadaki en değerli şeymiş gibi tutuyor. Küçük kafasındaki, yumuşak saçları okşuyor sevgiyle. Ben sanki orada yokmuşum, dünyada sadece o ikisi varmış gibi bebekle konuşuyor. Onu defalarca öpüyor, uzun uzun kokluyor.

Sonra bebeği almak için uzanıyorum. İstemeyerek de olsa veriyor bana. Ben yavaşça odadan çıkarken bebeğe şefkatle bakmaya devam ediyor.

Koridora çıkıyorum. Şimdi kimseler yok etrafta. Yürüyorum, yürüyorum, koridorun sonu gelmeyecek gibi. Derken bina sallanmaya başlıyor. Öyle şiddetli sallanıyor ki, beni bir duvardan diğerine vuruyor, ama elimdeki bebeğe sıkıca sarılıyorum, dünya yıkılsa ona bir şey olsun istemiyorum. Tavandan düşen parçalardan onu korumak için kendimi siper ediyorum.

Bebek bana bakıp gülümsüyor. Sonra, “Anne,” diyor, “anne, anne, anne, anne, anne…”

Dünya yıkılıyor.

* * *

Göz kapaklarım açılmamakta ısrar ediyor, yukardan gelen ses de susmamak da, “Anne! Anne! Anne!”

Küller havada süzüle süzüle iniyor. Nerede olduğumu hatırlamaya çalışıyorum. Az önce gördüğüm rüya beynimi iyice bulanıklaştırıyor, olanlara bir anlam veremiyorum. Düşünmeye, herhangi bir şey düşünmeye çalışıyorum ama tek düşünebildiğim ne kadar aç olduğum.

Gözlerimi yukarı çevirince kızın aşağı sarkan yüzü görünüyor. Uzun süre ona bakıyorum, kızın yüzü bebeğinkine dönüşüyor. Onun kim olduğunu hatırlıyorum ama aramızda kopmak üzere olan son bağın da artık iyice gerildiğini hissediyorum.

“Hadi anne kalk! Çık oradan, n’olur!” Bir an görünürden kayboluyor, sonra elinde bir konserveyle geri dönüyor. “Şunu ye, tadı çok güzel.”

Kutuyu aşağı atmasına izin vermeden, “Hayır,” diyorum zorlukla. “Hayır, atma.” Eli havada kalıyor. Yüzündeki korkuyu görebiliyorum.

Çamurun çatlak çatlak kuruduğu dudaklarımı ıslatmaya çalışıyorum. “Buradan çıkamam…”

“Çıkarsın anne! Bak şuralardan tutunursun…”

“Git buradan.”

“Hayır!” Sesinde öfke var, bana kızgın olduğunu hissediyorum ama yapacak bir şey yok. Boğazıma bir yumru oturuyor, midem düğümleniyor, buğulu gözlerle köşeden sarkan siluetine bakmaya devam ediyorum. “Git. Daha fazla burada kalırsan unutmaya başlarsın, onlar gibi olursun. Ya da seni bulurlar. Sakın durma. Sana öğrettiklerimi sakın unutma. Sakın…”

“Gitmeyeceğim, gitmeyeceğim işte!” Elindeki kutuyu hışımla yere fırlatıyor. “Ben de aşağı geliyorum!”

Konuşmak, ona engel olmak istiyorum ama kelimelere hükmetmek o kadar zor ki, “Ben… senin… annen… değilim.”

Kenardan sarkmaya çalışırken duruyor, acıyla bakıyor. Gözlerinden süzülen parlak birkaç damla çenesinde birleşip ayaklarımın ucuna, çamura düşüyor. Damlanın düştüğü yere bakıyorum bir süre, sonra da tekrar ona.

Sesimin titremesine hâkim olmaya çalışarak, “Ben annen değilim. Git buradan,” diyorum.

İtiraz etmiyor artık. Sadece sessizce ağlıyor ama yerinden de kımıldamıyor.

Parçalanan yüreğime rağmen bağırıyorum, “Ben annen değilim!”

Aramızdaki son bağ kopuyor, tutunduğum son dalın yerini, unutmanın o soğuk parmakları alıyor.

Kız gözlerini benden hiç ayırmadan çömeldiği kenardan yavaşça doğruluyor. Gözlerindeki yaşları silmeden önce bir çantayı sırtına takıyor. Elini cebine atıp yuvarlak bir şey çıkarıyor, zorla da olsa gözlerini benden ayırdıktan sonra uzun bir süre elindeki şeye bakıyor.

Sonra kenardan kayboluyor, ve ben unutuyorum.


Görseller :
~mumbojumbo89
~rahll
~mindcollision

Paylaş

13 yorum

  1. avatar

    Tek kelimeyle muhteşem.

    “İyi bilimkurgu, iyi edebiyattır” sözüne çok güzel bir örnek…

    Elinize sağlık Mehmet Bey. Çok genç yaşta büyük bir ustalığa ulaştığınızı görüyorum ve ileride yazacaklarınızı büyük bir merakla bekliyorum…

    Selamlar…

  2. avatar

    Sakın Unutma, son dönemde okuduğum en karanlık öykülerden biri. Sonuyla da vurucu ve “sonrası”nı düşünmeye iten bir öykü. Daha karanlık veya bir umut olabilir..

    Mehmet Kardaş yine döktürmüş yani. Öykücülükteki gidişatını çok beğendiğim bir yazar arkadaşım. Dilerim bize daha nice güzel öykülerle eşlik eder. 🙂 Kalemine, aklına sağlık Mehmet.

  3. avatar
    Mehmet KARDAŞ -

    Badahan, Gürkan ve Altuğ hocam; sözleriniz, kendimi daha da geliştirmem, daha büyük, daha farklı adımlar atmam için bana cesaret veriyor.

    Teşekkür ederim 🙂

  4. avatar
    Volkan Levent Soylu -

    üslup kendini kaptırmayı önleyecek bir ağırlıkta olmuş. ‘Unutma’ konsepti fena değildi. Üzerinde düşünülecek ve çalışılacak bir ortam olmuş. Nedense ‘The Road’ filmini hatırladım okurken. Oradaki atmosferle neredeyse birebir olmuş.

  5. avatar
    Mehmet KARDAŞ -

    Yorum için teşekkürler.

    Aslında The Road filmini izlemeden çok önce kurgulamıştım hikayeyi, ama filmi izledikten sonra da, benzer atmosferin hikayeye sızması kaçınılmaz oldu sanırım.

  6. avatar

    Merhaba Mehmet. Yeni öykünü görünce hemen meraklandım ve okumak istedim fakat yoğun iş temposu nedeniyle ancak bu gece okuma şansı bulabildim. Öyküyü alıştığım tarzından daha farklı bir tarzda kaleme almışsın, hani sanki o anı bize yaşatmak ister gibi fakat ben öyküyü okudukça “Allah’ım bu Road” demekten kendimi alamadım. Bu durum bilimkurguda insanın başına sıklıkla gelen bir şey; bizim kurguladığımız, tasarladığımız birçok öykü çok önceden yazılmış, çizilmiş oluyor. Tabi asıl olan öykülerinde hissettiklerini, düşüncelerini verebilmen ve o heyecan yine bu öyküde de kendini çok belli ediyor. Umarım bu sevgin ve heyecanın devam eder, kalemine sağlık…

  7. avatar
    Mehmet KARDAŞ -

    Güzel temennilerin için teşekkürler 🙂

    Genelde özgün hikayeler yazmaya çalışıyorum. Bu öykünün ise The Road’la benzerliklerinin farkındaydım, ama yine de yazmadan edemedim.

  8. avatar

    Kıyamet sonrası senaryolarının arka planı genelde birbirine benzer. Ben de okurken önce aklıma Book of Eli sonra da King’in Kara Kule’de yarattığı çorak topraklar geldi. Unutanlar da King’in değişkenlerini ve Doctor Who’nun bir bölümündeki yamyamları hatırlattı. 🙂

    Genel olarak hikayeyi beğendiğimi söyleyebilirim. Elinize sağlık.

  9. avatar

    Merhaba yazınız bana The Road filmini anımsattı. hatta anımsatmadı bazı bölümleride aynı… orda baba ve ogul vardı . burda ise anne ve kızı.. artı bir grup kalabalıgın bir insan yemesi sahnesine kadar aynı.. aktarış tarzınız güzel olabilir fakat.. bir filmden bu kadar esinlenip aynısı okumak bana anlamsız geldi…

  10. avatar
    Mehmet KARDAŞ -

    @Müge Hanım beğenmenize sevindim, teşekkürler.

    @Mine Hanım; bilim kurgu okurken benim de aradığım en önemli özelliklerden biri orijinalliktir. Daha önce karşılaştığım kurgulara benzer bir şey okuyunca bilim kurgu okumayı güzel kılan o “yenilik” hissini de tatmak zor oluyor. Sanırım burada da sizin için başka kurgulara olan benzerlikler, öyküdeki özgün kısımlardan daha baskın gelmiş. Anlaşılabilir bir durum.

    Okuyup, yorumladığınız için teşekkür ederim.

  11. avatar
    Serdar Burak YILDIZ -

    Ben de The Road cercevesiyle hikayeyi okuyanlardanim ve bunun oykunun atmosferine olumlu katkida bulunduguna inaniyorum. Zeynep biraz fazla hizli terketti gibi geliyor bana veya oykunun o kismi cok kisa oldugu icin oyle bir izlenime kapildim. Yine de harika bir is cikmis ortaya ellerinize saglik.

  12. avatar

    Merhaba. Şahane bir mini kesit-roman olmuş. Tarzın takipçisi ve hayranı olarak zevkle okudum. Ama eleştirmeden olmaz. İlk olarak gıda sorunu biraz abartılı olmuş gibi geldi. Diğeri ise yukarıda arkadaşın belirttiği Zeynep’in hemen gitmesi durumu. Ayrıca hikayede felaketin çeşidinin deprem oluşu tüm dünyayı mı aynı deprem yıktı diye düşündürtmedi değil.

    Kabuki serisini de okumak istiyorum ama eksik sanırım dizi. Onun için size özelden başvuracağım. Başarınızla bizleri de yazmaya özendiriyorsunuz.

Yorum yapın