Ağaçyiyen Tuska

0

Havariler Serisi

Tuska bugün ağaç yiyecekti. Kayakardeşleri insanların ağaçları çok sevdiğini, yemesine izin vermeyeceklerini, alçak topraklara inerek vaktini boşa harcayacağını söyleyip durmuştu. Yurdu olan dağlarda tatmadığı şey kalmamış olan Tuska ise kabilesi içindeki ilk ağaçyiyen olmayı kafasına koymuştu bir kere.

Şimdi, dağın eteklerindeki kayalıkları ardında bırakıp ilk kez yumuşak toprağa adım atıyordu. Kayalarla teması kesilir kesilmez, dağlardayken yerden fışkırmaya çalışan dünyanın özü neredeyse hissedilemez oldu. Özün yokluğu ile afallayan Tuska bir an duraksadı, göğsünden yükselen bir gürlemeyle homurdandı ama yürümeye devam etti. Ayakları altındaki yumuşak toprak, aç bir kayakardeşin sonuna kadar parçalayıp da tadını beğenmeyerek etrafa kustuğu bir çakıl çorbası gibiydi. İnsanlar burada nasıl yürüyor ki? diye düşündü. Çıplak ayakları her adımda yere gömülüyor, ilerlemek için çabalaması gerekiyordu. Buradaki sıcak hava da kızgın bir kaya gibi üstüne bastırıyor, Tuska’nın dağ gibi göğsündeki taşlaşmış deriyi örten kıllar, içine sivri kayalar kaçmış gibi delice kaşınıyordu.

Ama Tuska’yı böyle basit şeyler alıkoyamazdı. İleride, gitgide yaklaşan yeşim rengi ağaçlık iyice iştahını kabartınca dişlerini hevesle takırdattı, adımlarını hızlandırdı.

Ağaçlığa yeterince yaklaştığında artık insanların ağaçları neden bu kadar sevdiğini tahmin edebiliyordu. Uzaktan ufak görünmelerine rağmen aslında epey büyüktüler, burada sıra sıra dizilmiş olanların en küçüğü bile Tuska’nın iki üç katıydı. Bir tanesi tek başına bir kayakardeşine bir öğün yeterdi. Hem ağaçlardan süzülen bu his de neydi? Ah evet, Öz.

Bu alçak topraklarda, derinliklerde saklı olan Özün ağaçları doldurduğunu, onlara can verdiğini seziyordu. Bu ağaçlardaki Öz neredeyse Yüce Dağ’ın doruklarındaki kadar yoğundu. İnsanların ağaçları sevmesinin nedenlerinden biri de bu olsa gerekti.

Gözüne kestirdiği iri yarı bir ağaca hevesle yaklaştı. Şöyle iyice bir tadına bakıp ufaklardan bir tanesini de diğerlerine göstermek için yanında götürecekti. Yoksa o kaya kafalılar ona kolay kolay inanmazdı.

Heyecanla dişlerini takırdatıp ağaca uzandığı sırada etrafında birileri belirdi. Yerden bitermişçesine ortaya çıkan insanlar, Tuska’yı çevreleyip ağaçla arasına girmişlerdi bile. Tuska daha önce insanları sadece uzaktan görmüştü, o yüzden daha da küçük olduklarını sanıyordu. Ama en uzunları Tuska’nın neredeyse yarısına geliyordu. Üstelik niyeyse hepsi de ellerindeki sivri metal şeyleri ona doğru çevirmişti.

Tuska dişlerini birbirine vurarak küçük insanları selamladı. İnsanlar karşılık olarak biraz geriledi, birkaçının ellerindeki şeyler Tuska’nın çenesi gibi titredi. İnsanlar böyle selamlaşıyordu demek.

Tuska ağaca doğru bir adım attı.

“D-dur!”

Konuşan insan metalin ucunu Tuska’nın suratına doğru kaldırmıştı ama olduğu yerde zıplayıp savursa bile çenesine değdiremezdi. Hem elindekini kaya gibi sert Tuska’ya vurup parçalamak istemiyorsa niye böyle bir şey yapacaktı ki?

“Ne yapıyorsun dev?” dedi insan.

Tuska dişlerini şaşkın şaşkın birbirine sürttü. “Ağaç yiyecek ben.”

“O-olmaz,” dedi aynı insan. “Kutsalları yiyemezsin.”

Tuska yavaşça göz kırptı, sonra insanların arasından geçip başka bir ağaca yöneldi. Belli ki o ağacın sahipleri vardı. Bu küçük insanlara en az bir gün yeterdi o herhalde. Hiç sorun değildi. Burada onlarca ağaç vardı.

Bir sonraki ağaca geldiğinde insanlar yine etrafına sardı. Tuska bir başkasına yöneldi. İnsanlar onu takip etti. Bir öbürüne hamle yaptı, insanlar yine peşi sıra gelip silahlarını kaldırdı.

Şapşal insanlar, diye düşündü Tuska. Burada Yüce Dağ’ın taşları kadar çok ağaç var. Herkese yetecek kadar.

Belli ki insanlar yumuşak kafaları yüzünden doğru düzgün düşünemiyordu. Olsun bakalım, o zaman Tuska da gidiyormuş gibi yapar, geceyi bekler, ağacın tadına öyle bakardı. Koca Tuska bir ağaç yemeden kayakardeşlerine dönecek değildi.

İnsanları şimdilik kendi başlarına bırakıp uzaklaşacakken, ötede, ağaçların arasında bir hareketlilik gördü. Daha başka bir sürü insan vardı orada, herhalde bir tür toplantı veya ziyafet için toplanmışlardı. Belki de ağaç yiyorlardı. Evet, evet kesin bir ağaç ziyafeti olmalıydı. Bunca ağacın ortasında başka ne yapılırdı ki?

Tuska o yöne hareketlenince peşindeki insanlar da telaşla onu izledi ama ağaçlarına dokunmayacağını anlayınca takip etmeyi bırakıp, kendi aralarında fısıldanmaya başladılar. Tuska peşindekileri unutup ziyafete doğru ilerlemeye devam etti.

İlerideki kalabalıktan, yaklaştıkça daha da belirginleşen garip bir ses yükseliyordu. Tepe aşağı yuvarlanan bir taşın çıkaracağı gibi sürekli, bir yükselip bir alçalan, kimi zaman metalik, kimi zaman boğuk ama insanlar gibi fazla yumuşak ve rahatsız edici bir gürültüydü bu. Tuska huzursuzca dişlerini gıcırdattı. Buna rağmen, açlığından çok merakının peşinde birkaç koca adım daha attı ve kendini ağaçların ortasında açıklık bir alana toplanmış, daha önce hiç görmediği kadar insanın arasında buldu. Alanın ortasında gün ışığına rağmen büyük bir ateş yanıyor, insanlar o yumuşak akıllarını iyice yitirmiş gibi bir o yana bir bu yana gidip duruyordu. Açıklığın öbür tarafındaki bir grup insan ise bir taraftan Tuska’nın duyduğu o garip sesleri çıkarıyor, bir taraftan da bir şeyler söyleyerek kendi çıkardıkları gürültüye eşlik ediyordu. Ama bunca insanın buraya toplanmış olmasına rağmen ortada yenmeyi bekleyen bir tane bile ağaç yoktu. Neredeydi bu kaya belası ağaç ziyafeti?

Bir kar fırtınasının savrulan taneleri gibi karmaşık bu kalabalığın girişinde sağa sola bakarken, Tuska havada uçuşan büyükçe bir böcek gördü. Çevik bir hareketle böceği yakalayıp avucu içine sıkıştırdı. Dorukböceği gibi bir şeydi ama daha büyüktü, elinin içinde kıvranıp duruyordu. Tuska, açlığı iyice kabarırken böceği ağzına atıp yuttu. Bir an durup dorukböceğininkine benzer bir tat almayı bekledi ama hiçbir şey hissetmedi. İnsanlar arasında yaşayan böcekten ne beklenirdi zaten?

Kendi kendine homurdanırken kalabalıktaki insanların onu izlediğini fark etti. O rahatsız edici gürültü de sonunda kesilmişti. Kalabalıktaki hemen her insan bir kaya gibi olduğu yere çakılıp kalmış, başları yukarıda onu süzüyordu. Göğüs kıllarına bakıyorlardı kesin. Dağlarda bile kılları onun kadar uzunu çok azdı. Bu kıllar sağ olsun, zirvelere çıkmadığı sürece soğuğa karşı sarınacak bir şeye bile ihtiyacı olmazdı.

Yüksek sesle bir nefes alıp göğsünü iyice kabarttı. Kalabalıktan seri konuşmalar ve birkaç keskin ses yükseldi. Ya işte böyle, biraz göğüs kılı görün.

Tuska gururla kalabalığı süzerken gözü bir şeye takıldı. Biraz ötede, önünde bir insanın durduğu küçük bir kayanın üzerine dizilmiş ağaççıklar vardı. Aha! Burada ziyafet olduğunu biliyordum.

Etrafındaki küçük insanlara umursamadan seri adımlarla ziyafetin verildiği kayaya geldi. Buraya dizilmiş şeyler gerçekten de ağaçtı ama niyeyse de epey küçüktüler. Boyları neredeyse yarım insandan biraz daha uzun, kalınlıkları ise Tuska’nın bir parmağı kadardı. Eh, ufak insanlardan da bu beklenirdi. Ağaççıkların üstleri değişik şekillerde oyuklarla doluydu. Birkaçının etrafına ise renkli yapraklar sarılıydı.

Tuska bir tanesini almak için eğildi.

“Hey, n-n’apıyorsun?” dedi bir ses.

Tuska eli havada duraksadı. Ağaççıkların başında bekleyen insandı konuşan. Boyu diğer birçoklarından daha kısaydı. Saçsız başını yukarı kaldırmış, minik gözlerle ona bakıyordu.

“Ağaç yiyecek ben,” dedi Tuska.

“Ne?”

“Ağaç?” dedi Tuska üstüne yaprak sarılı bir tanesini göstererek.

İnsan bir şey demeden başını sağa sola salladı. Bu evet demekti, değil mi? Çenesiyle derdini anlatmayı bilmeyen bu insanları anlamak da çok zordu. Ama insan başka bir şey demeyince, Tuska sonunda ağacın tadına bakabileceğini anladı. Hevesle dişlerini takırdatıp bir ağacı kaptı.

“D-dur!” dedi insan. “Bunlar ağaç değil.”

Tuska duraksayıp elindeki şeyi evirip çevirdi. Evet, diğer ağaçlar gibi büyük ve karışık değildi. Düz, ince ve pürüzsüzdü ama ağaç olmalıydı bu.

“Ağaç,” dedi Tuska yine elindekini göstererek.

“Hayır,” dedi insan. “Bunlar asa.”

“A-sa?”

“Evet, havarilerin asaları.”

Tuska’nın kafası karışmıştı. Şaşkınca gürüldedi. “Ağaç?”

İnsan bir ağaççığı titreyen eline alıp bir ucundan tuttu, diğer ucunu da toprağa koydu. “Sadece böyle yürürken kullanmak için. Asılları gibi büyülü değil.”

İnsan elindekini birkaç kez kaldırıp toprağa vurdu. “Bak bir şey olmuyor. Ölü ağaçtan yapılma bunlar.”

“Ağaç!” dedi Tuska tüm hevesiyle dişlerini çatırdatarak. Tamam, bunlarda diğer ağaçlarda hissettiği Özden bir iz yoktu ama ağaç ağaçtı. Kum kafalı insanlar, bir şeye farklı isim vermek onu başka bir şey yapmazdı ki. Ağacı ağzına götürdü.

“Dur ama!” diye bağırdı insan.

Tuska duraksadı. Bu küçücük insandan nasıl bu kadar çok ses çıkabiliyordu?

“O-onun parasını verecek misin?”

Tuska kafası karışık bir halde insanı süzerken, tüm bıkkınlığıyla dişlerini gıcırdattı. Minik insan bir an sıçrar gibi oldu, sonra tüysüz kafasında, güneş altında parlayan bir şeyler belirdi. Tuska merakla insana doğru eğildi. Sadece su damlacıklarıydı bunlar. Ama yağmur falan da yağmamıştı ki? Nereden gelmişlerdi? Hem acaba ağacı alabilmek için bunları yalaması mı gerekiyordu?

Tuska, “Para?” diye sordu ışıldayan damlaları yakından inceleyerek.

Küçük insan nefes nefese geri çekilip başındaki damlaları sildi. Hay kara kaya! diye kendi kendine kızdı Tuska. Demek yalamam gerekiyormuş.

“Ben bunları satıyorum. Bana karşılığında bir şey vermen lazım,” dedi insan titrek bir sesle ağaçları göstererek.

Tuska bir an düşündü. Sonra aklına yanında getirdiği şey geldi. Elini beline sarılı peştamalın içine attı. Biraz arandıktan sonra istediği şeyi buldu ve çenesini bir zafer takırdamasıyla birbirine vurup, çıkardığı şeyi insana uzattı.

Tuska’nın avucundaki sarı metal külçe, en az insanın kafasında beliren damlalar kadar ışıl ışıldı. Tuska bunu birkaç gün önce öğle yemeği sırasında parçaladığı bir kayanın içinde bulmuştu. Tadına bakmak için bir ısırık aldığı köşesi dışında sapasağlam duruyordu. Kabiledeki kayakardeşleri ona insanlar parlak şeyleri sever dedikleri için yanında getirmeyi akıl etmişti. Bakalım söylenenler doğru muydu?

Tuska’nın elindeki şeyi gören insan bir an donakaldı, sonra hızla sağa sola baktı. Tuska da insanın hareketlerini takip edip etrafına bakındı. Biri mi geliyordu ki?

“Altın mı bu?” diye sordu insan Tuska’nın elindeki taşı kaparken.

“Evet,” dedi Tuska. Şapşal insanlar işte. Altın da neyse? Taş taştı. İster parlak, ister sönük olsun. Önemli olan tadıydı. Ve insanların altın dediği bu şeyin tadı biraz önce yuttuğu o böcekten bile beterdi.

Tuska elindeki ağacı göstererek, “Ağaç?” diye sordu. Artık iştahı iyice kabarmıştı, boş karnından boğuk gürültüler yükseliyordu.

İnsan bir süre parlak taşı incelerken Tuska’yı unutmuş gibiydi. Ama sonra taşı hızla kıyafetinin içine attı, yine kafasında biriken damlacıkları sildi ve hiçbir şey olmamış gibi, “Evet, al o asa senin olsun,” dedi.

Tuska bu sefer dişlerini öyle bir takırdattı ki, neredeyse tüm vücudu titredi. Ağacı midesine götürmeden önce insanın yüzüne doğru iyice yaklaştı ve teşekkür etmek için diliyle ağzını şapırdattı.

“Tamam, tamam,” diye feryat etti insan gerileyerek. “Hepsini al, hepsini al!”

Bir an sonra da, Tuska daha ne olduğunu anlayamadan, insan kalabalığın arasına karışıp kaybolmuştu. Tuska kendi kendine şaşkınca homurdandı ama diğer insanlara aldırmadan ağaçları alıp kolunun altına topladı.

Kalabalığın içinden çıkıp tekrar dağlara yönelirken ağacın birini ağzına attı, bir kere çatırtıyla çiğnedi, sonra da yuttu.

İnsanların bu kadar sevdiği şey fazla yumuşaktı, ölü olduğu için Özden yoksundu ama tadı fena değildi.

En azından altından iyi, diye düşündü ve dişlerini takırdatarak güldü.

Paylaş

Yorum yapın