SONGO

0

….ve biz ona şah damarından daha yakınız.
Kuran- Kaf suresi Ayet 16

Bütün dünyayı saran Songo oyununun atası aslında yaklaşık yüz yıl önce, şu anda sadece “Teknoloji Müzesinde” görebileceğiniz Commodore bilgisayarlarda oynanan Packman adlı bir oyundu.

Packman önüne gelen her şeyi yiyen obur ve iki boyutlu bir yaratıktı. Bulunduğu düzlemde onu kovalayan yaratıklardan kaçması ve önüne çıkan yiyebileceği her şeyi yemesi gerekiyordu. Bu kaç kovalamaca oyununun bazı versiyonlarında, bizim obur, ödlek ve aynı zamanda hilekar Packman üstteki kareden çıkıp alttaki kareden girebiliyordu. Tıpkı bir satranç tahtasında en üstteki karede bulunan bir piyonun hareketine devam edip bir alttaki kareden tahtaya tekrar girmesi gibi bir şeydi bu. Hatta böyle oynanan bir satranç bile var. Buna silindirik satranç diyorlar ve bildiğim kadarıyla Hindistan’ın bazı kesimlerinde hala oynanıyor.

Packman oynayan çocukları (babamda onlardan biriydi) hayretlere düşüren bu sistem, aslında basit bir üç boyutlu silindirik düzlemin açılıp iki boyuta yayılmasıyla elde edilen sıradan bir geometriden başka bir şey değildi. Silindirin etrafına bir kareli masa örtüsü yapıştırmaya benzer bir şeydi bu. Üç boyutlu silindirdeki kesintisizlik iki boyutlu düzlemde bulunan bir düzlemde cismin alttan girip üstten çıkması gibi algılanıyordu. Benzer nedenlerden dolayı eski çağlarda dünyanın ucuna gidince düşüleceğini düşünenler bile olmuştu. Allahtan, Macellan dünyanın küresel geometrisini ispat edince bu türden bir talihsiz düşüşün olamayacağını herkes anlamıştı. Yine de, birlikte baktığımız dünya haritasında Pasifik okyanusunun her iki sayfada da yer almasını küçük kızıma anlatmam oldukça zor oldu.

Songo oyununun ortaya çıkması için bilgisayar ekranlarının yerini paralaks yaratacak şekilde üç boyutlu görüntüye izin veren görüntü gözlüklerinin ortaya çıkması gerekti. Oyun için sadece tabi ki bu da yeterli değildi. Vücudun hareketlerini algılayabilen hassas eldivenler ve ekstra-jel elbiselerin de bulunması gerekiyordu. Bütün bunlar aslında çizgi film endüstrisi için yapılmış oyuncaklardı. Filimlerde tek tek kareleri çizmek yerine bir insanın hareketlerini hassas eldivenler ve ekstra-jel elbiselerle bilgisayara aktarmak çok daha kolay oluyordu.

Hassas eldiven ise bir zamanlar bilgisayarda kullanılan farenin işlevini görmesi için icat edilmişti. Aslında üç boyutlu bir hareket ve lokasyon sensöründen başka bir şey değildi. Elinde hassas eldiven, gözünde kocaman üç boyutlu gözlükleri olan insanların pandomime benzeyen tuhaf hareketleri, aslında üç boyutlu gözlüklerden gördükleri yüzer mönüler arasında yaptıkları bilgisayar işlemlerinden başka bir şey değildi. Bir dosyayı bir yerden alıp bir yere taşımak için, tıpkı normal yaşamda olduğu gibi elinizle alıp koyuyordunuz. Dışardan bakan biri ise hayali bir dosyanın elle taşınmasını gülümseyerek seyrediyordu. Bu harika aygıt hem büro çalışanlarının hareketsizlik ve kireçlenme sorununa çözüm getirmiş hem de fare gibi ilkel bir aygıtı da ortadan kaldırmıştı.

Songo oyunu için her şey hazırdı ama oyun, hassas eldiven ve üç boyutlu gözlüğün bulunmasından 5 yıl sonra ortaya çıktı. Songo oyununu, tıpkı zamanında ortalığı kavuran Tetris gibi canı çok sıkılan bir Türk üniversite öğrencisi bulmuştu. Oyunun mantığı aslında çok ama basitti. Futbol gibi basit bir kurala dayanıyordu.

Dördüncü boyutta yer alan hayali bir süper silindirin üçüncü boyuta projeksiyonu olan hayali bir odada bulunuyordunuz. Bu dördüncü boyuttaki süper silindirin üzerinde hareket eden bir de top vardı. Bu da aslında dördüncü boyutta yer alan bir süper küreydi. Süper kürenin üçüncü boyuta izdüşümü de tabi ki yine üç boyutlu bir küre oluyordu. Daha sonraları oyunun kuralları Songo federasyonu tarafından konulduğunda bu topun üç boyutlu izdüşümün çapının, hassas eldivenden büyük olmasına karar verilmişti ve tabi oyuncular tarafından hemen fark edilmesi için rengi kırmızı seçilmişti.

Üç boyutlu gözlüğünüzü taktığınızda birden kendinizi yaklaşık olarak 5 metreye 5 metrelik hayali bir odada bulurdunuz. İlk başta odanın duvarları farklı renkteydi ama daha sonra Songo fedarasyonu hayali odaya enine ve boyuna kırmızı çizgiler eklemeyi uygun görmüştü. Böylece duvarlarda kareler oluşuyordu ve bu kareler oyunun oynanmasını kolaylaştırıyordu. Aslında tabi ki duvar yoktu, sadece üç boyutlu gözlüğü takınca duvarları görebiliyordunuz. Tüm sanal gerçekliği yaratan oyun programı ve bilgisayardı.

Gözlüğü taktığınız anda gözünüzün hizasında duran hayali kırmızı topa ilk vuruşu yapan bilgisayardı. İki kişinin karşılıklı oynadığı özel versiyonda ise ilk vuruşu oyunculardan biri yapardı.

Hızla hareket eden kırmızı top bir duvardan girip kaybolunca diğer duvarlardan birinden çıkardı. Nereden çıkacağı ise dördüncü boyutta yer alan süper silindirin ne oranda deforme edildiğine bağlıydı. Deformasyon dördüncü boyuttaki süper silindirin dördüncü boyutta uzatılıp, bükülmesiyle elde edilirdi. Deformasyon oranı her zaman için ayarlanabilirdi ama Songo Federasyonu üç farklı klasmanı kabul etmişti;

Deformasyon 1- acemiler için
Deformasyon 2- orta düzey
Deformasyon 3- ustalar

Dördüncü boyuttaki basit bir deformasyon üçüncü boyuttaki odaya ister istemez katlanarak yansıyordu. Hiç deformasyonun olmadığı oyunda bir duvarda kaybolan kırmız top, tam karşıdaki duvardan tekrar odaya girerdi. Belli bir açı verseniz dahi deformasyonun olmadığı durumda top çıkış açısını koruyarak odaya girerdi. Bu sıfır deformasyon oyuna ilk defa başlayanlar için uygulanırdı ve genellikle alıştırma için kullanılırdı. Buna genelde oyuncular arasında “çaylak boyutu” denirdi.

Hayali odayı simüle etmek bilgisayar için oldukça kolaydı. Deformasyon seviyesine bağlı olarak süper kürenin üç boyuta yansıması olan top oyuncuların dediği gibi “çıldırmaya” başlardı. Bir duvardan girip hemen yanındaki duvardan farklı bir açıyla çıkabilirdi. Aslında dördüncü boyutu algılayabilen canlılar olabilseydik Songo oyunu bizim için çok ama çok basit olurdu ve tabi zevk vermezdi çünkü dördüncü boyutu algılayabilen biri için deformasyon ne olursa olsun topu takip etmek çok kolaydır. Ama tıpkı üç boyutlu bir silindirin deforme edilmesiyle ortaya çıkan iki boyutlu düzlemi bir türlü anlayamayan iki boyutta gezinen karıncalar gibi bizde dördüncü boyut karşısında çaresizdik.

Dördüncü boyutu algılamadan yoksun tüm insanlar ve tabi ki insan olan Songo oyuncuları, topun tam olarak nereden çıkacağını kestiremezler. Zaten oyunu bu kadar çekici kılan da bu kestiremezlik durumuydu. İşte bu yüzden iyi bir Songo oyuncusunun çok hızlı refleksleri ve güçlü sezgileri olması gerekir.

Songo oyunu gerçek yaşamda 5×5 metrelik düz bir sahada oynanır. Oyuna başlamadan önce gerçek alanın tam ortasına gelip kuzey güney hattında, yüzünüz kuzeyi gösterecek şekilde durmanız gerekir. Böylece sanal oda ile gerçek alan eşleşmiş olur. Daha sonra Songo Fedarasyonunun onayladığı ve piyasada oldukça ucuza satılan gözlük ve hassas eldivenleri giyersiniz. Ustalık derecesine göre bir deformasyon seçip oyuna başlarsınız.

Dışardan bakanlar için Songo oyuncusu, hayali bir topa sürekli olarak vurmaya çalışan, 5×5 metrelik düz bir alanda hareket eden, sürekli olarak elini kolunu sallayan ve bir yerden bir yere hızla koşan şaşkın bir tavuğa benzerdi. Dışardan komik ve tuhaf görülse bile Songo turnuvaları her zaman meraklıları tarafından büyük bir ciddiyetle izlenirdi. Seyirciler oyunu ya kendi gözlüğü ile takip ederler ya da dev ekrandan izlerlerdi.

Oyunun kuralı çok basitti: bilgisayarla oynanan tek kişilik Songo oyununda kırmızı topu tam karşıdaki duvarın ortasında yer alan delikten içeri sokmanız gerekiyordu. İki kişilik Songo oyunlarında ise amaç süper silindirin diğer tarafında bulunan oyuncunun karşılayamayacağı atışlar yapmaktı.

Bir Türk üniversite öğrencisinin sadece eğlenmek amacıyla bulduğu oyun dünyada umulanın çok ötesinde bir ilgiyle karşılandı. Oyunu icat edip, bununla ilgili ilk bilgisayar programını yazan Türk öğrenci her ne kadar çok zengin olmasa da, oyun onun Internette kullandığı nick olan Songo adıyla anıldı hep.

Bütün bunları nereden bildiğimi? sorabilirsiniz. Ben eski bir Songo oyuncusuyum. Ustalık derecesinde kazandığım iki büyük turnuvadan sonra dizimdeki bir sakatlanmadan sonra (ani bir ters dönüş bana çok pahalıya patlamıştı) ister istemez Songoyu profesyonel anlamda bırakmıştım. Şimdi dergilere, gazetelere ve internet sitelerine tekli ve rakipli Songo maçlarının kritikleri yazıyorum ve bir de öğretmenlik yaptığım Songo okulum var. Eski Çinlilerin dediği gibi “bilenler öğretmiyor, öğretenler bilmiyor”.

Songo oyunun güzelliği beni hep etkilemiştir. Bir çok iyi oyuncuyla ya karşılıklı oynadım ya da izledim. Bu oyuncular arasında Songo federasyonunun resmi web sitesinde hayat hikayelerini okuyabileceğiniz pek çok usta vardı ama hiç biri Büyücü kadar iyi değildi.

Bütün efsaneler gibi onun efsanesinin de ne zaman ve nasıl başladığını kimse bilmiyordu. Ona Büyücü lakabını ilk kimin taktığı da bilinmiyordu. Rivayete göre kırmızı topa büyü yaptığını düşündüğü için bir başka usta ona bu lakabı takmıştı. Her ne kadar bir çok röportajda bu lakabı sevmediğini açıkça belirtmesine (dini inançlarına uygun düşmediği için) ve asıl ismi Türkler arasında çok yaygın olan Mehmet olmasına rağmen bütün dünya onu hep Büyücü olarak tanıdı ve bildi.

Songo turnuvaları için yaptığı seyahatler dışında Türkiye’nin mütevazi ve hatta sıkıcı bir şehri olan Ankara’nın epey dışında bahçeli iki katlı bir evde, ailesi ile birlikte oldukça mazbut ve huzurlu bir yaşam sürüyordu. Onunla ilk defa bir turnuvada tanıştım. Daha sonra bir çok turnuvada ya oyuncu olarak ya da gözlemci olarak onunla karşılaştım. Aramızda çok derin de olmasa da bir dostluk, ya da dilerseniz tanışıklık deyin, oluşmuştu. Aslında oldukça içine kapanık bir insandı ve insanlarla pek kaynaşmazdı ama ne olduysa beni sevmişti işte.

Büyücü ile olan dostluğun ötesinde, Songo oyununa gönül vermiş bir çok kişi gibi ben de ona hayrandım. Dördüncü boyuttaki deformasyon ne olursa olsun büyücü hep kazanırdı. Onu Songo oynarken izlemek heyecan vericiydi ve gerçekten bir estetik haz verirdi. Sahanın ortasına gelip, eldivenini ve gözlüğünü takınca bir balerin, bir eskrimci ve bir atlet olurdu, yani kısaca o büyücü olurdu. Kendine has bir oyun stili vardı. Bütün Songo kitaplarında büyücü stili denilen tuhaf bir oynama biçimi vardı. Zaten bu stili kendisinden başka kimse oynamazdı.

Songo oyunu sırasında, top bir duvardan kaybolunca diğer sıradan oyuncular gibi o hemen arkasına dönmezdi. Çok kısa bir süre topun arkasından bakar (tabi ki gördüğü aslında çizgilerle belirlenmiş bir duvardı) ve bir balerinin dönüşüne benzer bir yumuşaklıkla ayağıyla yerde hayali bir daire çizip, yeni karşılama pozisyonunu alırdı. Bazen hızla koşar, bazen de çok yumuşak iki adım atardı. Ne olursa olsun asla panik olmazdı ve saha içinde acemiler gibi koşuşturmazdı. Eğer onu izlerken fona Bach’ın Air in the G string müziğini koyarsanız, hareketlerinin müzikle inanılmaz uyum gösterdiğini görecektiniz. En azından ben bir kere böyle yaptım. O Songo oynamazdı, o Songo dansı ederdi. Büyücü hareketleri ve aldığı karşılama konumuyla ister oyuncu ister izleyici olsun herkesi şaşırtırdı ama kırmızı top onu asla şaşırtamazdı.

Dördüncü boyuttaki deformasyon ne olursa olsun karşılayamadığı bir vuruş hiç olmamıştır. Bir keresinde top duvarda kaybolup üç dakika sonra (evet tam tamına üç dakika) hemen ayağının ucunda çıktığında o ellerini uzatmış bekliyordu. Top hızla eldivenlere çarptığında bütün herkes ayağa kalkıp çılgınlar gibi Büyücüyü alkışlamıştı.

Her Songo oyuncusunun en büyük hayali onun gibi bir usta olmaktı.

Zaman zaman kendi özel Songo arşivimde bulunan oyunlarını tek başına tekrar izlerim. Bazen de öğrencilere ders anlatırken hep beraber nefesimizi tutarak izleriz. Bazı oyunlarını neredeyse ezbere bilirim (özellikle dördüncü uluslar arası turnuvadaki final maçı gerçekten bir şaheserdir) ama yine de her seferinde elimde bir viski kadehi sanki ilk defa seyrediyormuşum gibi heyecanla izlerim. Hiçbir oyunda ona takılan Büyücü lakabına hiçbir zaman ihanet etmemiştir. Topun nereden çıkacağını hep bilirdi ama onun nasıl bildiğini kimse çözemedi.

Onunla ve oyun stiliyle ilgili o kadar çok yazıldı ki benim burada ekleyebileceğim pek yeni bir şey yok. Songo hakkında yazılmış her kitapta ve bu konuyla ilgili belli başlı dergilerde muhakkak onunla ilgili bir şey bulabilirsiniz.

Sadece Songo hayranları, onun resmi olan t-shirtleri giyen fanatikler (Büyücüyü seviyorum) ve fan clup üyeleri değil, aynı zamanda bilim adamları ve hatta felsefeciler bile oyunla ve dolaylı olarak onunla ilgilendiler. Bu ilginin basit bir nedeni vardı: hiçbir insanda görülmeyen dördüncü boyuta olan hakimiyeti. Bu bir türlü açıklanamamıştı. Kimisi onun başarısını sezgilerinin çok kuvvetli olmasına kimileriyse reflekslerinin hızlılığına bağlamıştı. Yine de tüm teoriler havada kalıyordu.

Amerika’daki saygın üniversitelerinin birinin adının önünde bol unvanı olan bir Profesör, altı aylık bir süreyi ciddi olarak büyücü Türkü incelemek için ayırmıştı. Bilimi halka anlatmaya çalışan popüler bir dergide verdiği röportajda Büyücünün gerçek anlamda Einstein’ı anlayan tek kişi olduğunu, hatta Einstein’ı Einstein’dan bile daha iyi anladığını yarı mizahi bir üslupla söylemişti çünkü yeryüzünde dördüncü boyutu algılayabilen tek insan oydu.

Okuyucuların ilgisini çekmek için yapılan bu şakayı tabi ki kimse ciddiye almamıştı, ben hariç. Uzun uçak yolculuğunda okuduğum bu röportaj beni nedense çok heyecanlandırmıştı. Yıllardır yakından takip ettiğim büyücü hakkında ilk defa farklı bir fikir duymuştum. Hostesin ayıplayan bakışları arasında çantama attığım dergideki yazıda aynen şöyle diyordu;

“uzay-zaman geometrisinin şaşırtıcı dört boyutlu yapısı üçüncü boyutta yaşayan insanlar için her zaman için anlaşılmaz olmuştur. Bir insanın yaşam boyunca kazandığı üç boyutlu görüntü ve algılama alışkanlığı ile dördüncü boyutu algılaması tam anlamıyla imkansızdır. Bu imkansızlığı kavrayabilmek için iki boyutta yaşayan bir çizgi karakteri düşünün. Asla düz bir kağıda benzeyen düzlemin iki boyutunu aşamaz ve bizim algıladığımız üçüncü boyutu göremez. Üçüncü boyutta yaptığımız her şey onun için mucizevi bir şeydir. Kağıdın iki ucunu büküp üst üste koyarsak ve aynı anda yola çıkarsak, diğer noktaya ondan çok önce gidebiliriz. O, kan ter içinde uzun iki boyutlu yolunu aştığı zaman biz onu orada sıkıntı içinde bekliyor olacağız. Niye? Çünkü üçüncü boyutta sıçrayıp kağıdın diğer tarafına atladık.

Siz yine de karıncanın durumuna hemen gülmeyin!

Dördüncü boyutta hareket eden Songo topu, yani süper küre, biz insanları karıncanın düştüğü türden bir çaresizliğe iter. Aslında bulunduğu dördüncü boyutta oldukça makul olan süperküre, üçüncü boyutta bilinçsizce ve öngörülemez şekilde hareket ediyormuş gibi gelir.

Ama değil!

Benim kendi görüşüme göre, bunu sadece mistikler ve usta seviyesine gelmiş Songo oyuncuları aşmıştır. Onlar dördüncü boyutu algılayabiliyorlar. Bu algılayışın tuhaf mekanizması ve gerçeküstülüğü her tür açıklamanın ötesinde fakat büyücünün Songo oyunundaki olağanüstü başarısını açıklayacak bir başka mekanizmayı ben göremiyorum.

Belki de en doğrusu kendisine sormaktır.” diye bitiyordu yarı bilimsel makale.

Evet ya. Büyücünün niye büyücü olduğunu büyücüden başka kim daha iyi bilebilirdi ki?

Bu basit fikir çok ama çok hoşuma gitti. Hemen ertesi gün sürekli Songo yazıları yazdığım dergiye büyücü ile röportaj yapmak istediğimi söyledim. Hemen kabul ettiler. Büyücüyü ben aradım.

Üç gün sonra Ankara’nın dışındaki banliyölerden birinde iki katlı evin çimenli bahçesinde bir masanın başında büyücü ile sohbet ediyorduk. Ses kayıt cihazı açıktı ve sürekli konuşmalarımızı kayıt ediyordu.

Derginin bana verdiği soruları sorup, cevapları aldıktan sonra fotoğrafçı resimleri çekti. Büyücüyü, sevimli ufak oğlunu, karısını ve tabi arka taraftaki ufak hangar görünümündeki Songo sahasını görüntüledi. Fotoğrafçılar tüm ekipmanlarını toplamış ve şehre dönmüşlerdi. Büyücünün karısı içeri geçmişti. Yalnızdık. Zamanın geldiğinden emin olduğumdan hemen uzatmadan sordum.

“Sevgili Mehmet, bana sırrını açıklamanı istiyorum. Dördüncü boyutu nasıl algılıyorsun? Lütfen, bir dost olarak rica ediyorum. Bunu benden başka kimse bilmeyecek. Dergi ve röportaj işi bahane. Lütfen, rica ediyorum.”

Beklentimin tersine sert bir cevap vermedi. Sadece gülümsedi ve bana baktı. Bir süre sessiz kaldı ve “teybi kapattığından eminsin değil mi?” dedi.

“evet” dedim heyecanla.

“peki” dedi sakince, elindeki kupadan bir yudum çay alıp ufka baktı ve sakin bir sesle konuşmaya başladı.

“Benim gibi Songo oyununda büyük usta unvanı almış bütün oyuncularda kimsenin fark etmediği bir özellik vardır: hepsi çok huzurlu, dingin ve hırstan yoksundur. Oyuna ilk başladıklarında hepsi, tıpkı benim gibi çok hırslı ve tutkulu insanlardı. Sonra peki nasıl oldu da bunlar mistik kesişlere döndüler?”. Cevap vermemi beklemeden devam etti.

“elimdeki bu peçete iki boyutlu bir düzlem, ben bunu üçüncü boyutta istediğim kadar katlayabilirim.” Dediği gibi peçeteyi iki üç kere tam ortadan katladı.

“ikinci boyut ne kadar geniş olursa olsun aslında üçüncü boyutta çok ufak bir yer kaplar. İkinci boyuttaki şu meşhur karınca üçüncü boyuttaki kıvrılmalardan habersiz çok büyük bir evrende yaşadığını sanır halbuki geniş sandığı evren, üçüncü boyuttaki tek bir şeyin sonsuz kıvrılmış halidir” dedi ve tekrar ufka baktı. Sonra devam etti.

“Benzer şekilde var olduğumuz boyutun bir üst boyutunda dördüncü boyut var. Bizim sonsuz sandığımız evren belki de…” dedi ve sustu.

“Belki de üçüncü boyutun üst üste kıvrıldığı bir dördüncü boyuttur, öyle mi?”

“Evet”

“Peki büyük Songo oyuncularının huzura ermesi ile bu varsayımınızın bağlantısı ne?” diye sordum sabırsızlıkla.

“Sürekli Songo oynayanlarda dördüncü boyutu algılama hissi normal insanlara göre çok daha fazladır ve bu his sürekli artıp, git gide keskinleşir. Burada olanın aynı zamanda çok uzakta olduğunu anlar ya da tersi. O kıvrılmayı hisseder”

“Yani dördüncü boyutta her şey birbirine çok mu yakın?” diye sordum heyecanla.

“Dördüncü boyutta tek bir şey var, her şey değil” dedi gülümseyerek.

Kafam iyice karışmıştı.

“Yani 10 bin km uzaklıkta olan karım aslında hemen yanı başımda mı?”

“Dördüncü boyutta evet.”

İster istemez gülümsedim. Bu büyük ustaya saygısızlık falan değildi ama dediği bana tuhaf ve komik gelmişti.

“Peki bunu bana gösterebilir misiniz? Ben de uzun yıllar Songo oynadım”

“Tabi ki” dedi gülümseyerek. Sanki bir dans figürünü tarif eder gibi başladı.

“Elinizi uzatın ve diğer elinizin üstüne koyun. Şimdi öylece durun. Şimdi biraz daha sağa, biraz yukarı, hah! tamam öylece kalın ve gözünüzü kapatın”

Gözümü kapatınca karım aklıma geldi ama bu deminki konuşmalardan kaynaklanmıyordu, sanki onu hissediyor gibiydim. Tuhaf bir histi… Karım sanki yanımdaymış gibi…

Bir süre öyle kaldım. Neden sonra gözümü açtım. Büyücü hala bana gülümseyerek bakıyordu.

“Ne oldu?” diye sordum.

“Bir şey yok, sadece dördüncü boyutu algıladınız”

Tam itiraz edecekken birden cep telefonum çaldı. Arayan karımdı. Nedensiz hiç aramazdı ama birden beni aramak ihtiyacını hissettiğini söyledi. “İyi misin?” diye sordu, “evet” dedim. Kısa bir konuşmadan sonra telefon kapandı.

Şaşkınlığım daha da artmıştı.

Şaşkınlığımı gören büyücü gülümseyerek tekrar “dördüncü boyut” dedi.

“Peki o neydi? Hissettiğim şey? O nerdeydi?”

Büyücünün gülümsemesi yüzünde dondu. Birden ciddileşti, durdu, tekrar ufka baktı ve sonra bana döndü.

“O her yerde, her yerde…” dedi.

Mehmet Emin Arı

Paylaş

Yorum yapın