KARA DELİK

1

Okul sıralarına benzeyen dershanenin duvarında aluminyum çerçeveli büyük bir uzay fotoğrafında “Kara delikten uzak dur” diye yazardı. Bu yüz yıl önce keşfedilen kara deliklerden birinin fotoğrafıydı. Fotoğrafta arkada parlayan bir kaç sönük yıldızdan başka bir şey yoktu çünkü kara delikler görülmezdi. Derse gelen öğretmenin bitmeyen şakalarından biri aklında hep kalmıştı, “Kara dullar hep peçeli dolaşırlar”.

Bol camlı eğitim binasının duvarlarında gelen misafirlere çocukca bir sevinçle gülümseyen astronotların hepsi “doğal olmayan” yollardan ölmüştü. Bir hastanenin yoğun bakım bölümünde nöbetçi hemşirenin uykusunu kaçıran bir krizle ölme mutluluğuna hiç biri erişememişti. Çoğu öldüğünü farkedemiyecek bir hızda havaya uçmuş yada parçalanmıştı. Bayrağa sarılı tabutların içi hep hoş olurdu çünkü ceset namına bir şey kalmazdı. Ailelerde buruk bir gurur da hiç eksik olmazdı. Ellerinde tuttukları gülen resimdeki astronotu bir şehit gibi görürdü herkes. Boş tabut bakımlı mezarlığın çukurlarından birine gömüldükten sonra aileler başları dik bir şekilde tören alanını terk ederlerdi.

Kara dulun cazibesine kapılıp kaybolan astronot aileleri ve yakınları içinse durum farklıydı. Onlarda ne gözyaşı olurdu ne de buruk bir gurur. Şaşkın şaşkın bakarlardı. Kara deliğe düşen ve kendilerine haber alınamayan (!) astronotlar için düzenlenen anma toplantıları hep bu simsiyah fotoğrafın insanın huzurunu kaçırtan görüntüsü eşliğinde geçerdi. Bir iki marş çalınır, bir iki konuşma yapılırdı sonra herkes kara deliğin olduğu fotoğrafa sessizce bakıp kendi iç dünyasına gömülmüş bir halde tören alanını terk ederdi.

Yörünge bilgisayarlarının saniyede yaptıkları milyarlarca düzeltmeye ve bilinen tüm üç boyutlu hologram uzay haritalarına rağmen hala keşfedilmemiş kara delikler vardı. Eksik kütle teoreminden yola çıkarak kara delik olabilecek yerler bulunmuş ve buralar uçuş komisyonu tarafından kırmızı bölge olarak işaretlenmişti, yani sadece özel görev araçlarıyla gidilebilecek yerlerdi. Bunun dışında tüm sivil trafiğe kapatılmıştı kırmızı bölgeler.

Daha ilk gençlik yıllarında kara deliklerin soğuk büyüsüne kapılmıştı. Dost toplantılarında bir soğuk biraya bilinen tüm kara delik teorilerini anlatabilecek kadar çok şey öğrenmişti.
Güneşin dört katı büyüklüğündeki yıldızlar yakıtlarını bitirince kendi çekim enerjileriyle birden hızlı bir şekilde zayıflarlardı ve sonunda çapı bir kaç kilometre olan bir kara dula dönüşürdü. Şairlerin güneş tasvirlerine hep gülerdi bu yüzden. Kütle çekimi o kadar büyüktü ki ışık bile kara delikten kaçamazdı bu yüzden -tabi ki haklı olarak- kara delik denmişti.

Gülümseyerek o şarkıyı mırıldanmaya başladı “kaçamazsın sen benden bebeğim”. Bütün göstergeler sakin bir araba konsolu gibi ışıklar içindeydi.

Görünmeyen adam hikayesi gelirdi hep aklına. Çekim enerjisi ve yaydığı ışınım nedeniyle kara delikleri tesbit etmek bazen mümkündü ama çoğu zaman başarılı olunmuyordu. Kesin yer tesbiti imkansızdı. Bu yüzden kara delikler uzay yolculuklarının kötü tuzaklarından biri olmuştu. Hele hele uzayın keşfedilmemiş yeni alanlarında kara delikler astro-mayınlar olarak bilinirdi. Sinirli bir şekilde dile getirildiği gibi “Kara dulu” öptüğünde zaten ona aşık olmuşsundur” denirdi. Kara dulun aşkı her zaman ölümcül olmuştur.

Bütün bunlar neden aklına birden geldi bilmiyordu. Ana gemiden uzakta yeni uzay bölgesini haritalama çalışması yaparken insanı geren bu fikirler niye kafasına üşüşmüştü? Bir kara deliğin varlığını bulmanızıa yardımcı olacak kadar kadar kütle yoktu etrafta. Her yer bol camlı eğitim binasındaki odada asılı fotoğraftaki gibiydi: simsiyah ve ürkütücü. Yakınlarda bir nebula yada benzeri bir gezegen olsaydı bilgisayar kara deliğin varlığını, en azından tehlikeli bölgeyi söyleyebilirdi. Mayınlı bir tarlada yavaş adımlarla yürüyor gibiydi sanki. Bir mayına basınca geri dönüşü de yoktu. Kafasında bir mayına basıp parçalandığını hayal etti. Evet bu da berbat bir ölümdü ama en azından ne olacağı belliydi? Peki ya bir kara deliğe düşersen? Ya kara dul birini öperse?

Rivayetler muhtelifti. Korkunç kütle çekimi nedeniyle çok kısa zamanda boyunuzun bir kaç ışık yılı uzayacağını söyleyenler de vardı solucan yollarından başka bir evrene atlayacağınızı söyleyenlerde. Hatta öbür uçta her şeyi dışarı atan yani tüküren bir ak deliğin var olduğuna inananlarda. Kimse tabi ki gerçeği bilemiyordu çünkü kara deliğe gönderilen bir büyük uydunun hayali bir kürede görüntüsünün birden kaybolması gibi kaybolan kimse geri gelmemişti. Tabi kimse de onları aramaya gitmek için istekli olmamıştı. Olay ufkundan sonra her şey bir kütüphane sessizliğine bürünürdü. .

Uzay aracının klimalarından gelen havanın sakin sesi dışında her şey sessizdi. Nadiren yönlendirme roketlerinin pompaları çalışınca uzun bir vızıltı gibi ses geliyordu o da kesilince yine ürkütücü bir sessizlik geliyordu kabine. Sinirli bir şekilde ıslık çalmaya başladı. “Kaçamazsın sen benden bebeğim” şarkısını ıslıkla söylediğini neden sonra farketti. Bu sinirini daha da bozdu. “Güzel bir müzik iyi olurdu” diye düşündü. “Klasik müzik çal” dedi hayali bir hizmetçiye seslenir gibi. Ses tanıma sistemi akıllı bir hizmetkar gibi müzik sistemini çalıştırdı. Uzun yolculuklarda bu türden lüksleriniz vardı. Sakin bir vals çalmaya başladı. Gözünün önünde dans eden çiftler gördü. Elektiriğin bir eğlence sayıldığı zamanlarda mum ışığında dans eden yüzlerce çiftin sakin dansı, dönerek dönerek ve tekrar dönerek.

Gözünü kapatmış eliyle hayali bir orkestrayı yönetirken güçlü bir el gemiyi güçlü bir şekilde silkeledi. Çok kısa bir süre içinde sanki bir yerden alıp bir yere koymuş gibi. Hatta bir tak sesi bile duydu. Sesten sonra bilgisayar çıldırdı. Birden keskin bir alarm sesi duyuldu arkasından kırmızı bir ışık telaşla yanıp sönmeye başladı. Kara deliğe yakalanmıştı. Şu an Swarzswild çapında olmalıydı. Roket motorlarının yakıt pompaları deliler gibi çalışıyordu. Hepsi ama hepsi. Soğuk bir ter boşaldı alnından. Olduğu yerde kalmıştı. Roketlerin ışığı camdan geçip yüzünde dağılıyordu. Gemi kendi kendine bir ölüm kalım mücadelesi vermeye başlamıştı. Hayali bir yörüngede dönmeye başladığını algıladı. Roketlerin tüm acınası çabasına rağmen gemi yerinden milim kıpırdamadı. Artık çok geçti. Kara dul onu yakalamıştı.

Henüz olay ufkuna girmemişti. Yakıt motorları uzun bir vınlamadan sonra birden sustular. Gemi sanki pes etmiş gibi suskunluğa bürünmüştü. Yakıt bitti diye geçirdi içinden. Bilgisayar ekranından satırlar hızlı bir şekilde dökülmeye başlamıştı. Olay ufkuna girmesine 3 dakika vardı. Ucuz uzay filimlerinden fırlamış gibi duran dijital gösterge yavaş yavaş geriye doğru saymaya başladı. Ekranda yatay olarak akıp giden bir yazı da “isterse acil yardım setinde sifreli kutuda duran yeşil hapı alabileceğini söylüyordu. Bilinçsizce, yerdeki bıktırıcı eğitimlerden kalma bir alışkanlıkla iki metre yanındaki acil yardım setine ulaştı. Metal kutuyu zorlukla açabildi. İçinden çıkan yuvarlak yeşil hapı avucuna aldı ama yutmadı. Tekrar kontrol konsolüne döndü. Elinde hap, geminin bir vals eşliğinde hızlanarak dönmesini seyretmeye başladı. Hapı yutup yutmamakta kararsız kalmıştı. Öleceği kesindi acı çekip çekmiyeceğini bilemiyordu. Boyu bir anda uzun olunca onu basket yıldızı yapabilirlermiydi? Böyle bir durumda espri yapabildiğine şaştı. Dijital ekrandaki sayı 1:00 ‘ı gösterince hapı yutmamaya karar verdı. Nasıl olacaksa ölecekti, kara dul peçesini kaldırdığında en azından yüzünü görmek istiyordu. Yeşil hap elindeyken aletlerin çıldırmasını şaşkınlıkla seyretmeye başladı. Valsin ritmi arttıkça dönmenin de hızı artıyordu.

Geminin duvarlarının yavaş yavaş seffaflaşmaya başlaması heyecanını artırdı. Dış uzayı yalnızca kameralardan ve ufak gözetleme deliğinden değilde artık her yerden görebiliyordu. En kuvvetli meteor yağmurlarından hasarsız geçebilecek titanyum alaşımlı dış zırh seffaflasmıştı. Roketlerin ışığını görebilyordu. Sanki arkasından aynı geminin bir benzeri ve onun arksasından bir tane geliyor gibiydi. Swarzschild yarıçapına girmesine 20 saniye kala yaşamının bir filim gibi gözünün önünden geçmesini bekledi ama arka arka gelen gemilere gözü takılmıştı. Dış uzaysa gitgide bir balık gözünden bakıyormuş gibi dağılmaya başladı. Dijital ekran 00:10’u gösterince yaşamının son on saniyesini derin bir nefes alarak karşıladı. Dişçi koltuğundaymışcasına koltuğun kenarlarına sıkıca tutundu. Ne olduğunu bilmediği ama geleceğinden emin olduğu darbe, çarpma yada patlamayı bekledi.

Beklentilerinin tersine hiç bir şey olmadı.

Sadece dönme durdu ve yumuşak bir çarpma hissetti. Geminin tüm duvarları seffaflaşmıştı. Gözünü kör edecek bir ışık geliyordu her yerden. Kara deliğin içinde inanılmaz bir ışık vardı! El alışkanlığıyla özel radyosyon gözlüğünü buldu. Gözlükte şeffaşlaşmıştı. Bir jelden yapılmışa benzen gözlüğü taktı. Takarken kendi kemiklerini ve damarlarını gördü. Ürktü.

Işık şimdi çok daha makul hale gelmişti. Yine çok parlak bir yaz gününden daha parlaktı etraf. Gülümsedi. Demek kara deliğin için böylesine aydınlıktı. Tabi diye düşündü. Hiç bir yere kaçamayan ışık iki ayna arasında kalmış gibi burayı böylesine aydınlatıyordu. Demekki kara dul sanıldığı kadar kara değilmiş.

Ayağa kalktı. Buna çok şaşırdı. Ağırlıksızdı. Sonsuz çekim kuvvetinin olması gereken bir yerde ağırlığınında sonsuz olması gerekirdi. Nasıl oluyordu bu? Belki aygıtlar yanlış bir yer algılamışlardı. Burası kara delik olamazdı.

Sonra geminin ışığını gördü. Düz olarak çıkan ışık biraz düz gittikten sonra sanki bir seffaf borudan geçermiş gibi bir eğim çizerek belirsiz yere doğru eğiliyordu. Işığın yoluna bakarak belirli güvenli bir alanda olduğunu anladı. Tekilliğin ortası dört boyutlu uzayda kendisini hem itip hemde çektiği için sahte bir güvenli alan vardı. Gemi de tesadüfen bu alan içinde kalmıştı.

Başını yukarı kaldırdı. Bir ışık silindirinin içindeydi. Koca uzay bu silindirde gibiydi. Gerisi? Neredeydi uzayın gerisi. Yoktu. Silindir aşağı doğru bir koni oluyodu. Şeffaf geminin duvarlarından gördüğü buydu.

Eskiden bir yıldızdı burası diye düşündü. Belki canlılar vardı hayat verdiği. Ama şimdi işte bir nokta, sadece bir nokta. Koninin bittiği yerdeki şu belirsiz kalem ucu kadar olan nokta. Peki hala niye kendini çekmiyordu. Niye aşağıya kayıp noktanın içinden geçmiyordu.

Birden gerçeği anladı. Zaman yavaşlıyordu. Kara deliğin içinde zamanda değişiyordu ve yavaşlıyordu. Dışardan bakan biri için saniyeler sürecek bir düşmeyi kendisi ağır çekimde seyrediyordu. Sacı darmadağın Einstein’ı hatırladı. Buruk buruk gülümsedi. Sonra geleceğini gördü tıpkı geçmişi gibi. Aşağıya bakınca kendi gemisini gördü. Yerde yatan kendini gördü. Avucu açıktı ve yeşil hap yoktu. Ölmüştü gelecekte.

Hüzünle bakakaldı kendine. Yukarıda başka bir zamanın içinde yine kendisi vardı.

Yeşil hapın verdiği yarı sarhoşluk halinde yukarıya baktı. Gemiyi ve kendisin gördü. Kaygı ile geleceğine bakıyordu. Gelecek kendisiydi.

Yukarı bakıp kendisine bakan kendine gülümsedi. Gözünü kapadı. Bir vals mırıldandı ve sustu.

Mehmet Emin Arı

Paylaş

1 Yorum

  1. avatar

    şu karadelikler… çok güzel bir yazı, merakla okuduklarınızdan… Karadeliklerin ileride uzayda yolculuk yapanların başına bela olacağından eminim 🙂

Yorum yapın