TÜRKLERDE TABİATÜSTÜ VARLIKLAR VE BUNLARLA İLGİLİ İNANIŞLAR

6

 

 

1-) Giriş:

 

İnanç bir sanıya güvenme ve bağlanma anlamına gelip, bilginin bittiği yerde başlar. Bilinen için söz konusu değildir, bilinmeyene inanılır. Her inancın altında bir bilgisizlik yatar. İnsanlar, bilmediklerini hayal güçleriyle tamamlamaya çalışmışlardır.[1] İsmet Zeki Eyüboğlu’na göre: “İnanç, bir kimsenin günlük hayatını, davranışlarını etkileyen, başkalarından öğrenme yoluyla kazanılan düşünce varlığıdır. Onun edinilmesinde kişinin deneme yoluna sapması, geçerliliğini kendi yaşamasında geçen bir olayla tanıması gerekli değildir. İnanç denemeden, akıl kurallarına, mantık ilkelerine uygulamadan benimsenen, genel geçerliliği yalnız başkalarından aktarılan olaylara, söylentilere borçlu olan bir düşünce ürünüdür.”[2]

İnançlar doğruluğu sınanabilen kavramlar olmayıp sadece bir doğru sunma durumu ve tasarımdır. Onların mutlaka bir gerçeğe uygun olması gerekmez. Bu yüzden masallardan metafiziğe kadar bütün hayal ürünlerini kapsarlar.[3] İnanç bilginin bittiği yerde başlar. İnsanlar bilmediklerini hayal gücüyle tanımlamaya çalışırlar. Pratikte denetlenen inanç, inanç olmaktan çıkar.[4]

Ayrıca konuyla ilgili sözlü aktarımlarda olağanüstü varlıklar, yerel yaşayışın özellikleri içine yerleştirilmiştir. Deniz kenarında, ormanlık bölgede, bozkırda, dağlık yörelerde yaşayanlar tanık olduklarını iddia ettikleri olayları, bölgesel özellikleri yansıtarak anlatmaktadırlar. Bu aktarımlarda yörenin coğrafyası, dil özellikleri, yeme içme alışkanlıkları, yaşayış ve dünyayı algılayış tavırları dikkat çekici biçimde farklılaşır. Mesela Karadeniz bölgesindeki cin-peri hikâyelerinin arka planı ile Güney bölgelerimizdeki anlatmaların arka planı farklıdır. Fakat bütün hikâyeleri birleştirici özellik ise hepsinde gerilim, korku, merak unsurlarının çok yoğun olmasıdır. Hatta tema bunların üzerine kuruludur. Bu yüzden cin-peri hikâyesi dinleyen çocuklar oldukça etkilenir. Bu anlatılanların mesajları da vardır. Temiz olmak, temizlik kurallarına uymak, bebeklerin ve lohusaların sağlığına dikkat etmek, bilinip tanınmayan insanların çağrılarına kulak vermemek, küçük çocukları koruyup, kollamak, geç saatlerde her türlü tehlikeye açık, ıssız yerlerde dolaşmamak, başıboş dolaşan hayvanlara dikkat etmek, din ve ahlak kurallarına uymak, bunların başlıcalarıdır.[5]

Türk halk bilimindeki sözlü gelenekler içinde insanların hayatını etkileyen, inançlarla yakından bağlantılı, olağanüstü nitelikler taşıyan, gizli güçlere sahip oldukları kabul edilen, ancak ne oldukları pek bilinmeyen varlıklarla ilgili pek çok anlatı vardır. Bu varlıklara Anadolu’da yerine göre; cin, ecinni, cadı, peri, şeytan, üç harfli, iyi saatte olsunlar, pir (evin piri), sahip (evin, koyunların sahibi), bekçi (evin, koyunların bekçisi), mekir, ferişte, feriştah, Rüküş Hanım, İbrik Kalfa gibi isimler verilirse de bunlar kimlikleri birbirine karışmış; iç içe geçmiş şekilde karşımıza çıkarlar.[6]

 

 

 

 

2-) Şamanist[7] Kültürden Kalma İnanışların Tabiatüstü Varlıklarla İlgili İnanışlara Etkisi

 

Türk kültüründe ve toplumunda, çeşitli zamanlarda ve değişik bölgelerde görülen tabiatüstü varlıklara olan inanışların kökenlerinin, eski şamanizm dönemlerine kadar dayandıkları, konuyla ilgili veriler incelendiğinde görülmektedir. Yani bugün gece vakti, insanların varlıklarından bahsetmekten korktukları halde haklarında türlü hikâyeler anlattıkları ruh-cin öykülerinin kökleri bundan yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Zaten bu tip hikâyelerde korku öğelerinin genelde cisimsiz varlıklar olarak anlatılmasını, Türklerde var olan “yer-sub” veya “iye” olarak adlandırılan ruh inanışlarının günümüze bir yansıması olarak görebiliriz. Bu yüzden bu inanışlara geçmeden önce bunların kökeni sayılan eski şamanizm dönemi inançlarına değinmek yerinde olacaktır.

Eski Türkler doğada bir takım gizli güçlerin varlığına inanıyordu. Bu nokta açık bir şekilde yer-su (yar-sub) tabiri ile Orhun kitabelerinde ifadesini bulmuştur. Aynı inanış “yir-suv” adında Uygurlarda da vardı. Bunlar “iduk” yani kutsaldılar. Doğa güçlerine inanç hemen bütün “halk dinleri”nde mevcut bulunmaktadır ve fiziki çevrede rastlanan yanardağ, deniz, ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, yıldırım, ay, yıldızlar, güneş vb. gibi doğa şekli ve olayları karşısında duyulan hayret, korku, saygı hisleri dolayısıyla bunların kutsallaştırılmasıyla doğmuştur.[8] Eski Türkler doğada gizli güçlerin olduklarına inandıklarından kâinatı ruhlarla dolu bir âlem olarak kabul ederlerdi. Bu inanış sisteminde doğal objelerin bir göstergesi olarak İzi /İye (yiye/eye) adını taşıyan koruyucu ruhların ayrı bir yeri vardı.[9]

Bir kült halinde gelişen “ata”lara saygı, yeryüzündeki tabiat parçalarından her birinin bir “ruh”a sahip olduğu düşüncesinden dolayı dağ, tepe, kaya, vadi, ırmak, su kaynağı, ağaç, orman, demir, kılıç v.b ruhlarına inanış (Yer-su’lar); güneş, ay, yıldız, yıldırım, gök gürültüsü, şimşek gibi doğaüstü güçler tasavvuru bozkır Türklerinin inançları arasındaydı. Ruhlar iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayrıldığı gibi, “Umay” adı verilen ayrı bir “kutsal güç” vardı.[10] Animistik[11] görüşlü eski Türkler, mevcut olan doğa olaylarını açıklayamadıkları için onlar hakkında çeşitli rivayet ve efsaneler üretmişlerdir. Başkurtların “Ural Batır” destanında güneş tutulmasına büyük bir ejderhanın sebep olması, Kaftan masalında güneş ve gün ışığının canlı varlıklar olarak tasvir edilmesi bu inanışın yansımasıdır.[12]

Bunlara ek olarak İbrahim Kafesoğlu, Şamanizm’i değerlendirirken; “Görülüyor ki, şamanlık bir dinden ziyade, temel prensibi ruhlara, cinlere, perilere emir ve kumanda etmek, gelecekten haber vermek düşüncesi olan bir sihirdir. Yalnız, Eski ve Orta Çağlarda çok yaygın bulunan malum sihirden farkı, bunun ferdi ve sihri olmasına karşılık, şamanlığın Orta ve Kuzey Asya topluluklarında ve dünyanın birçok yerlerinde az veya çok kalabalık cemaat’lere sahip olmasıdır.”diyerek şamanizm dönemi Türk inanışlarıyla, ruhlara veya diğer tabiatüstü varlıklara ait inanışların bağıntısını ortaya koymuştur.[13]

Türk inanç sisteminde varolan iyi (Korkulan ruhların “iyi” sıfatıyla çağrılması İskoçya’da kötü ruhlara “iyi adam” guid man”, Kelt inançlarında “fairy” (iyi kalpli cin-peri) denilmesi gibi, halkbilim araştırmacılarına göre aslında kötü ruhlu cinleri yatıştırmak için kullanılan bir terimdir)[14] ve kötü ruhlar (yir-sub)lar günümüzdeki doğaüstü varlıklarla ilgili inanç ve uygulamaların en eski kalıntılarıdır. Yani İslam öncesi Türk toplulukları kendilerinin dışında kalan varlıkları ve olayları tamamen ruhsuz ve ölü varlıklar olarak görmüyorlardı. Bunlara kutsallık imajı yüklüyorlar, korkuyla karışık bir saygı besliyorlardı. Bu varlıkların başında güneş, ay, yıldız, göl, ırmak, pınar, dağ, kaya, ağaç, orman, ateş, ocak gibi yer ve su kültleri gelmekteydi. Buraların asıl sahipleriyse iye/ruh adı verilen bu bilinmeyen güçlerdi ve onları rahatsız etmemek, gücendirmemek gerekirdi.[15]

Taciz edilen kötü ruhlar insanın vücuduna da girerek onu hasta edebilirlerdi. Türkçe’de hafif rüzgâr anlamında kullanılan “yel” sözü aynı zamanda cin veya kötü ruh anlamında da kullanılmıştır. Anadolu’da vücudun çeşitli yerlerindeki ağrı ve sızılara “yel” denir. İnanca göre vücudumuza giren kötü ruhlar bu ağrıları yapmaktaydı. Şamanların görevlerinden biri de bu ruhları ya da cinleri hastanın vücudundan uzaklaştırmaktı. Türkler tabiat varlıklarının canlı birer ruh taşıdığını düşündükleri gibi bütün insanların da birer eş ruhunun bulunduğuna inanıyorlardı. Yakutlar buna “ija kıl” (eş ruh) adını vermişlerdi. Kırgız-Kazakların inançlarındaki “eş-arvağ” (eş ruh) da aynı şeydir. Bazen bu eş ruh tilki, kartal gibi hayvan şekline de dönebilirdi.  Kaşgarlı Mahmut’un bildirdiklerine göre sadece insanların değil, Türk topluluklarının veya yerleşim bölgelerinin de “çıwı” adı verilen koruyucu cinleri vardı. İki bölgenin halkı birbiriyle savaşırsa, onların cinleri de kendi halkını korumak için aralarında çarpışırlar, cinlerden hangi taraf galip gelirse, onların koruduğu halk da zafer kazanmış olurdu. Anadolu’da da bu inanışın bir kalıntısı olarak her yerin belli cinleri olduğuna inanılır. Yabancı cinler başka yerlerde barınamazlar. Bunlar da tıpkı insanlar gibi savaşıp birbirini öldürürler.[16]

Bu inanış günümüzde tıpkı diğer bazı şamanist dönem inançları gibi etkisini sürdürmektedir ve pek çok doğaüstü varlık memoratlarının[17] temelini oluşturmaktadır. İlk başta çok eski dönemlerdeki şamanizm inanışlarının, aradan geçen bunca yıllara, değişen coğrafyalara ve İslam kültürüne rağmen varlığını sürdürebilmesi garip gelebilir. Ama konuyla ilgili araştırmalara baktığımızda, Türklerin İslam’ı kabul etme sürecindeki dönemlerde de eski inanışlarını bir şekilde muhafaza ettiklerini, eski inanışlarının İslami bir görünüm altında devam ettiğini, türbeler, ağaçlara çaput bağlamalar gibi inanışların bu dönemden kalma olduğunu görmekteyiz.[18]

Tabiatüstü varlıklara inanış bağlamında, İslamiyet’in Türkler arasında yaygınlaşmasından sonra Kur’an-ı Kerim’deki cinlerle ilgili çeşitli ayetler, gelenekteki bu kabullerin dini bir dayanak bulmasını sağlamıştır. İslamiyet’in onayladığı cin inancı, daha önce çok çeşitliliğe ve işlevselliğe sahip olağanüstü varlıkların yerini almış, onları asimile etmiş, ya da onları kendi bünyesine katarak çerçevesini genişletmiştir. Sözlü gelenekteki cin-peri anlatılarındaki pek çok motif, Kur’an da verilen bilgilerle örtüşürken, bazı efsane motifleri de bunlarla karışmış ortaya yeni bir inanışlar dizisi çıkmıştır.[19]

Yukarıda da bahsedildiği gibi, Anadolu’da da eski inanışların, bilhassa tabiatüstü varlıklarla ilgili inanış ve uygulamaların günümüze yansıması söz konusudur. Özellikle eski döneme ait Dede Korkut hikâyelerinde dağ, su, ağaç kültlerinin göze çarpması, ağaçların “yer-su” denilen ruhlarına ithafen çaputlar bağlamanın günümüzde de yaşanması, evliya kabrinde dilek dileme inancının “atalar kültü” inancının bir devamı olması, Moğol İstilasından sonra yeniden canlanan Şamanizm inançlarının bir belirtisi olarak görülen yarı Şaman olan Türkmen babaları inancının günümüzde ki şıh veya şeyh inançlarına yansıması gibi.[20]

3-) Geçmişten Günümüze Türklerde Doğaüstü Varlıklar ve Bunlarla İlgili İnanışlar:

 

Türk inanışlarında da zengin bir doğaüstü varlık inanışları söz konusudur. Üstelik incelendiğinde Türklerin tabiatüstü varlıklarla ilgili bu inanışlarının komşu kültürlerin geleneklerini dahi etkilemesi söz konusudur. Öyle ki, İdris Şah’ın öne sürdüğü bir teoriye göre büyü geleneği Orta Asya yaylarından gelme Turanlıların şamanist geleneğine dayanmaktadır ve Uzakdoğu’daki şeytan tasvirlerinin Orta Doğu şeytanlarına şaşılacak ölçüde benzemesinin nedenini buna bağlar.[21]

Bu varlıkları incelemeyi kolaylaştırmak için kendi aralarında üç kategoriye ayırabiliriz. Birinci kategori kendine özgü ve tekil doğaüstü varlıklardan oluşur. Bunlar çoğul özellikli olsalar da ya da ölüp dirilseler de isimleri belli bir bölgenin inancıyla sınırlıdır, genel değildir. İkinci kategoride ölümden sonra dirilen varlıklar söz konusudur. İsimleri değişiklik gösterse de genele yayılmıştır ve çok geniş bir alanda inanılmaları söz konusudur. Üçüncü kategori ise peri gibi, cin gibi çoğul özellikli doğaüstü varlıklardan oluşur. Günümüzdeki doğaüstü varlıklarla ilgili inanışların ve memoratların temeli olması nedeniyle aşağıda daha ziyade kötücül varlıklar ele alınmıştır.

 

A.Kendine Özgü ve Tekil Özellikli Doğaüstü Varlıklar:

 

Ağırlık: Yurdumuzun hemen her yöresinde yaygın olarak bilinen, derin uykuda olan insanların üzerine çöken, bütün gücüyle bastırarak onların uyanmalarını engelleyen, korkutup boğulmalarına sebep olan kötü bir doğaüstü varlıktır. Üzerine ağırlık çöken insanlar uyudukları yeri bütün ayrıntıları ile gördüklerini, bağırmak istediklerini, fakat seslerinin çıkmadığını, üzerlerindeki güçlü kuvvetli biriyle mücadele ettiklerini, haykırarak uyandıklarını söylerler. Aynı sıkıntıları yaşatan bir diğer kötü cinin adı “karabasan”dır. Bu farklı anlatılara göre Türkiye’nin bazı bölgelerinde canlı bir varlık olarak tasavvur edilirken bazen de korkunç bir rüya olarak adlandırılır.[22]

Albastı: Al, alkarısı, alanası, alkızı, albasması, alarvadı, alacama, albıs, almış gibi adlarla anılan, hemen hemen bütün Türk dünyasında görülen olağanüstü varlıklardan biridir. Türk korku yazarlarından Erkut Deral’ın “Gece Gelini” adlı romanı bu inanışı konu alır. Bu yaratık şamanizm dönemindeki Al ruhunun günümüzdeki temsilcisi sayılabilir. Elazığ’da bunlara “Elkarısı” da denmektedir. Keçi, tilki, kedi, köpek, buzağı, örümcek, kuş, gelin, kefenli ölü gibi çeşitli kılıklarda görünürse de daha çok, uzun boylu, uzun parmak ve tırnaklı, dağınık saçlı, yağlı vücutlu, el ve ayakları küçük, dişlek, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte, çıplak gezen, göğüslerinden birini geriye atmış, tepesinde gözü olan çok çirkin, al gömlek giymiş bir şekilde tasavvur edilir. Muğla’da denizden çıkan ve yalnız bırakılan çocukları çalarak dalgaların dibindeki evine götüren bir kadın olarak tasarlanmaktadır. Dobruca Türkleri onu sarışın ve şişman bir kadın, Fergana Özbekleri pejmürde kılıklı, dağınık saçlı bir kocakarı, Gagavuzlar bir dev olarak tasvir ederler. Kırgız Kazak Türklerinin inanışlarına göre kara albastı ve sarı albastı olmak üzere iki ruh vardır. Kara albastı ciddi ve ağır başlı bir ruh olup sadece ocaklı insanlardan korkar. Sarı albastı ise hoppa ve şarlatandır. İnsanlara dokunmama sözü verebilir fakat fırsatını bulunca mutlaka zarar verir. Albastı’nın en çok lohusalara ve bebeklere düşman olduğuna, lohusanın ciğerini sökerek suya attığına veya yediğine, bu yüzden elinde ciğer bulunan bir kadın görülürse hemen yakalanması ve üzerine iğne, çuvaldız gibi bir metal parçası takılması veya zift dökülmesi gerektiğine inanılır. Onu yakalayan kişi ocaklı olur ve “Alcı” adını alır. Al karısı, alcının soyundan gelen kadınlara zarar veremez. Alkarısından korunmak için doğum yapan kadın kırk gün kırk gece dışarı çıkmaz. Ayrıca evde de yalnız bırakılmaz. Aynı zamanda başucuna Kur’an asılır. Yastığının altına bıçak, makas, demir para, iğne, çuvaldız, maşa gibi metal eşyalardan biri veya çörek otu, soğan, sarımsak kabuğu, süpürge konur. Bu ruhu kandırıp, şaşırtmak için orta yere erkek elbiseleri de bırakılır. Şayet anneyi değil çocuğu al basarsa bu çocuk “ayyaş” olacağı yani kendinden geçip bayılacağı için “ayyaş aşı” pişirilip dağıtılır. Bu aş sokaktan geçenlerin yakılan ateşe bir odun atmasıyla pişirilmektedir. Alkarısı kırmızı renkten korktuğundan lohusanın başına al tülbent örtüp, yakasına kırmızı kurdele takılır. Ziyarete gelenlere kırmızı renkli şekerden (nöbet şekeri) yapılan şerbet ikram edilir. Gagavuzlar ise doğumdan üç gün önce ve üç gün sonra lohusaya su yerine rakı içirirler. Alınan bu tedbirlere rağmen lohusanın çok ağrısı varsa, morarıyor, sayıklıyor, bayılıyorsa al bastığına karar verilerek bir hoca veya ocaklı çağrılır. Tüfek atılıp tencere kapakları vurularak, gürültü yapılıp bu ruhu kovmak için uğraşılır.[23]

At Binen Cin: Caferi Türklerin inanışlarında gece atlara binerek dolaşan bu adla tanınan bir cin vardır. At sabahleyin terli ve yorgun bulunursa durum anlaşılır. Cin ata binince onun yelesini örermiş. Bu cini yakalamak için atın yelesine zift sürülür, onun buraya yapışması sağlanırmış Bu şekilde yakalanan cinler yakasına bir iğne takılarak esir edilir, her işte kullanılırmış. Fakat esir cin bir gün elindeki ekmeği bir çocuğa verir, onu kandırıp iğneyi çıkarttırır kaçarmış.[24]

Çay Ninesi: Su merasimi ile bağlantısı olan mitolojik bir varlık. Yaşlı kadın kılığında, çayda (ırmakta) yaşadığına inanılır. ‘Çay Ninesi’, köprüden geçerken suya çok bakılırsa kızar ve insanın başını döndürür. Başı dönen insanın gözleri kararır ve çaya düşer.[25]

Congolos: Yozgat civarında karakoncolosa verilen addır. Evlere kışın ortasında, soğukların en çok arttığı zamanda uğradığı için Yozgat’ta bugünlere “Congolos ayı” denir. Mevsim tarifleri “Congolos girdi, congolostan sonra” şeklinde yapılır. Bu yaratık, açıkta duran yiyecek küplerine tükürerek veya idrarını yaparak hastalıklara neden olurmuş. Bu nedenle hastalananlara “marazlı” denir. Congolos bazen de uyuyan insanı yakınlarından birinin sesini taklit ederek çağırır, uyanmazsa alıp götürür, dışarıda soğuktan donmaya terk edermiş. Bu yaratıktan korunmak için evlerin eşiğine pişirilmiş pancar gömülür veya lohusalara, dünürlere, sevilen kimselere verilirmiş.[26]

Çarşamba Karısı: Çarşamba Cadısı adıyla da anılır. Çarşamba günleri ortaya çıkan, dişi, korkunç görünüşlü bir varlıktır. Dolaşma hakkı bir günle sınırlı olduğundan her yeri çabucak gezer. Bu yüzden amaçsız, hiçbir iş yapmadan ortalıkta dolaşan insanlara “Çarşamba karısı gibi gezip durma” denir.[27]

 

Gulyabani: Gul-i beyabani orijinal varyantıyla de karşımıza çıkan bu yaratık, gezginlere ve yolculara uğrayıp onları yok eden bir canavardır. Daha sonraları Anadolu kültüründe ahubabayla beraber anılmaya başlamış ve insan yediği düşünülen kocaman, uzun sakallı ve asalı bir dev olarak tasavvur olunmuştur. Bazı Türk halklarının geleneksel demonolojik[28] görüşlerine göre, her zaman kadın kılığında olduğuna inanılan mitolojik bir varlık. “Guleybanı” ve “Aleybanı” şeklinde de rastlanır. Adı hurafelerle ilgili olarak “Gulyabani”, korkunç bir varlık olup, karanlık zamanlarda çölde ve mezarlıklarda koşan birinin gözüne canlı gibi görünür. Vücudu tüyle kaplı, kocaman, pis kokulu bu acayip varlığın ayakları tersinedir. Gündüzleri mezara girer. Geceleri ise hortlayıp çıkar. At binmeyi ve at kuyruğu örmeyi ve çocukları çok sever. Bir oyundan çıkarak, onları güldürmeye çalışır. O aynı anda çöllerin ve harabelerin iyesiydi. O, yolcuları yollarından döndürüp mahvederdi. Etnik-kültürel gelenekte ise bazen onun “Al ruhu”, “Al anası” ve “Al kadını” olduğu düşünülür. Bu görüş, aralarındaki benzerlik veya tam yakınlıktan ileri gelir. Pamir Kırgızlarının mitolojik metin ve efsanelerinde bu şeytanî varlığın adına “Gul” ya da “Gul-i Biyaban” şeklinde de rastlanır. Araştırmacılar bu varlığı en eski Arap rivayetlerine bağlıyorlar. “ıssız yerin ruhu” gibi anlamlandırılan bu şeytanî varlık, “Kar Adam” efsanelerinin yayılmasıyla yeni bir hayat kazanmıştır. Bütün vücudu kırmızı tüylerle kaplı bu insanımsı çirkin varlık, dağ yamaçlarında ve kimsenin olmadığı çöllerde akşam üstü ortaya çıkar. Avcılara yaklaşıp onlarla insan gibi konuşur. Bir şeyler ister sonra onlara güreş yapmayı önerir. Avcı kazanırsa “Gulyabani” sessizce çekip gider. Ama eğer o kazanırsa avcı, uzun zaman hasta yatacak demektir. Ya da çöllük ve harabe bir yerde yalnız başına yatan birinin ayağının altını yalaya yalaya kan çıkacak kadar inceltir. Sonra ölünceye kadar kanını içer.[29]

 

Karakoncolos: Yurdumuzun farklı bölgelerindeki yaygın bir inanışa göre, kışın en soğuk günlerinde insanlara zarar veren bir varlıktır. Kışın en soğuk zamanı, Ocak ayının ilk on iki günü sokaklarda dolaşır, rastladığına “Nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun, adın ne?” diye sorarmış, Verilecek cevapların içinde mutlaka kara kelimesi olmalıymış yoksa Karakoncolos elindeki kocaman tarakla vurarak karşısındakini öldürürmüş. Bu durumdan kurtulmak için kış günleri evlerdeki taraklar ortada bırakılmaz, saklanırmış. Bu yaratık “Kış Yarısının Cini” diye de adlandırılır. Bu yaratık daha çok doğu Karadeniz bölgesinde Karakonculu, Karakoncilo, Koncolos, Yaban Adam gibi adlarla anılır ve kışın ormandan sahil köylerine fırtınayla geldiğine veya denizden çıktığına inanılır. İnsanı taklit eden ve maymuna benzeyen bu yaratık özellikle küçük çocukları ve yeni doğmuş buzağıları yemektedir. Bu durumu engellemek için ev sahibi kapıya yörede “Kuymak” adı verilen bir yemek koyar.[30]

Kayberen: Kırgızların iyiliksever ruhlar arasına dâhil ettikleri ve “kayıp eren” adıyla andıkları ruhlardır, dağlarda yaşarlar ve geviş getiren hayvanları korur. Efsaneye göre bir karı kocanın hiç çocukları yoktur. Ömürleri boyunca çocuk sahibi olmak için Tanrı’ya yalvarırlar. Tanrı onlara, yaşlanıp güçten düştüklerinde, kırk çocuk verir. Yaşlı çift, bu çocuklara bakamaz ve onları götürüp dağa bırakırlar. Kayberenler gelip onları yedirir, içirir ve büyütür. Bu kırk çocuk büyüdükten sonra, insanların gözüne görünmeyen koruyuculara dönüşürler. Kırgızların inancına göre bu ruhlar, hayvanların artıp çoğalmasını sağlar. Ancak kızdıkları zaman da hayvanları telef edebilir. Bunun için de ava çıkmadan önce, uğurlu geçmesi için “kayberen”den yardım istenir. Dağlarda, taşlarda yaşayan ve hayvanları koruyan bu ruhlar aynı zamanda yaşadıkları yerin iyesidirler. Onun için, dağdayken bir tehlike ile karşılaşanlar “kayberen”den yardım isterler, “Başına dolanayım kayberen, kırk çiltan, yardım et'” derlerdi. “Kayberen”in mal, hayvan iyesi ve koruyucu olduğuna ilişkin görüşler, zaman zaman “Dağ Ruhu” inancı ve Çiltan motifiyle kaynayıp karışmıştır. Çiltanlar da Kayberenler gibi dağda yaşayıp hayvanları korurlardı. Onların sayısı 40 olduğu için kırk çiltan denilirdi. Kazak halk kültüründe göze görünmeyen varlıklar ya da şeytanlar olarak bilinen “kayip iren” adı, “Bab tükti şaştı-Kayıp iren kırk şilten” ifadesinde karşımıza çıkmaktadır. Işık yüzlü eren olarak bilinen, sayıları kırk olup, insanların gözüne görünmeden onların arasında yaşayan ve doğaüstü güçlere sahip “çiltan” motifleri Orta Asya’nın diğer halklarında da vardır. Kayberen inancı ata kültüyle bağlıdır. Onun adına, Türk halklarının birçoğunda rastlanır. Anadolu Türklerinde “kayb erenleri” şeklinde rastlanır ve eski inanışların bir izi gibi, evliyalar hakkında görüşlerden kaynaklanan bir anlayışı ifade eder. Bu inanışa göre “kayberenler”, evliyaların insan kılığına girmiş ruhlarıdır. Göze görünmeyen bu evliyaların yaşadıklarına, daha çok dağ başlarında olduklarına ve yaşadıkları yerin çevresindeki insanları koruduklarına inanılır. İnsanlar onlara saygısızlık etmekten korkarlar. Yerli halk tarafından her yılın yazı ve sonbaharında “kayberenler” için kurbanlar kesilir. [31]

Yek: Eski Türk dilinde (ve dininde) şeytana verilen ad. Bazı sözlüklerde ‘yeg’, veya ‘yik’ biçiminde de geçmektedir. ‘Kötü ruh, şeytanın yarattığı hastalık, zarar verme’ gibi anlamları da vardır. Başka sözlüklerde ‘ig’ ve ‘iklig’ biçiminde geçen ve hastalık anlamı da bulunur.[32]

 

B. Öldükten Sonra Dirildiğine İnanılan Doğaüstü Varlıklar:

 

Cadı veya Hortlak[33]: Türk inanışındaki cadı kavramı hem olağanüstü varlıkların genel adlarından biri hem de kaynağını daha çok batılı efsanelerden alan özel bir varlığın adı olarak kullanılmaktadır. Rumeli’deki Türk yerleşim birimlerinde cadı kabulü, geceleri mezarından kalkıp dolaşan, saçı, başı dağınık, tırnakları uzamış, pis görünümlü, rastladıklarını öldüren bir kadın şeklindedir. “Cadı gibi” sözleri de bu inanışı dile getirmektedir. Efsanelere göre ölünün gömülmeden ışıksız bir odada bırakılması, üzerinden bir kedinin atlaması ölüyü hortlatır. Bu durumdan kurtulmak için mezarın üstünde ateş yakmak gerekir. (Şamanizmle ilgili ateş kültünün bir kalıntısı olabilir. Y.N) Türk masallarında ise; büyü yapan, küp üstünde uçan, bin yıllık yolu bir anda alan, sihirli bir hırkası olan, çirkin yaşlı kadın motifi cadı olarak adlandırılır. Özellikle ölümden sonra yaşamaya devam eden ve yaşayanlara zarar veren cadı modeline uygun olarak, resmi kayıtlara geçmiş ilk cadı vakası olan, 1833 yılında o zamanlar Türk idaresinde bulunan Bulgaristan’ın Tırnava kasabası kadısı Ahmet Şükrü Efendi’nin hükümete yolladığı, Takvim-i Vekayi’nin 19 Rebiülevvel 1249 tarih ve 68 numaralı nüshasında yayınlanan raporda yer alan “Tırnava Cadıları” olayı adeta vampir filmlerini andırmaktadır.[34]

“Tırnava’da cadılar türedi. Gün battıktan sonra evlere dadanmaya başladı. Zahireye dair un, yağ, bal gibi şeyleri birbirine katar ve bazen içlerine toprak karıştırır. Yüklüklerde bulduğu yastık, yorgan, şilte ve bohçaları didikler, açar, dağıtılır. İnsanların üzerine taş, toprak, çanak ve çömlek atar. Hiç kimse bir şey göremez. Birkaç erkek ve kadının da üzerine saldırmış. Bunlar çağrıldı, soruldu: “Üzerimize sanki manda çökmüş sandık!” dediler. Bu yüzden mahalle halkı evlerini başka yana taşımışlardır. Kasaba halkı bunların cadı denilen habis ruhların eseri olduğuna ittifak etti. İslimye kasabasından cadıcılık ile tanınmış Nikola adındaki adam getirildi ve kendisiyle sekiz yüz kuruşa pazarlık edildi. Bu adamın elinde resimli bir tahta vardı (bir “ikona”) Mezarlığa gider, tahtayı parmağının üzerinde çevirir, resim hangi mezara bakarsa, cadı o mezardaki habis ruh imiş. Büyük bir kalabalıkla mezarlığa gidildi. Resimli tahtayı parmağında çevirmeye başlayınca resim, sağlıklarında yeniçeri ocağının kanlı zorbalarından Tekinoğlu Ali Alemdar ile Apti Alemdar denilen iki şakinin mezarlarına karşı durdu. Mezarlar açıldı. Cesetleri yarım misli büyümüş, kılları ve tırnakları da üçer, dörder parmak uzamış bulundu. Gözlerini kan bürümüş, gayet korkunç idi. Mezarlıktaki bütün kalabalık bunu gördü. Bu adamlar, sağlıklarında her türlü pis işi yapmış, ırza, namusa, mala saldırmış, adam öldürmüş, ocakları kaldırıldığı zaman her nasılsa yaşlarına bakılarak cellâda verilmemiş, ecelleriyle ölmüş kişilerdi. Sağlıklarında yaptıkları yetmemiş gibi şimdi de halka habis ruh olarak tebelleş olmuşlardı. Cadıcı Nikola’nın tanımına göre, bu gibi habis ruhları defetmek için cesetlerinin göbeğine birer ağaç kazık çakılır ve yürekleri kaynar su ile haşlanır imiş. Ali Alemdar ile Apti Alemdar’ın cesetleri mezarlarından çıkarıldı. Göbeklerine birer ağaç kazık çakıldı ve yürekleri bir kazan kaynar su ile haşlandı. Fakat hiç tesir etmedi. Cadıcı, “Bu cesetleri yakmak gerek…” dedi. Bu hususta şer’an da izin verilebileceğinden, izin verildi. Ve iki yeniçerinin mezarlarından çıkarılan cesetleri mezarlıkta yıkıldı ve çok şükür kasabamız da cadı şerrinden kurtuldu.”[35]Bu vakanın bir benzeri 16 Haziran 1904 tarihli, Selanik’e bağlı Doyran kazasının kaymakamının gönderdiği, cadı olduğuna inanılan iki kişinin mezarının açılarak yakıldığını anlattığı mektubunda geçmektedir.[36]

Ünlü Türk halkbilimcisi Pertev Naili Boratav’a göre cadılar hortlayan ölülerdir. “Onlar üzerine de pek çok hikâyeler anlatılır. Çokluk, kadınların cadı olduklarına inanılır; cadı-karı sözü bu inanıştan gelmeli. Ama erkeklerden de cadılaşanların bulunduğuna tanık belgeler vardır. Türk geleneğindeki cadı, aşağı yukarı, Batı inanışlarındaki vampiri karşılar. Cadılar mezarlardaki taze ölüleri çıkarıp ciğerlerini yerlermiş. Bir Rumeli anlatmasından öğrendiğimize göre eskiden cadıları zararsız hale sokan uzman “cadıcılar” olurmuş. Cadılar üzerine inanış ve hikâyeler, Anadolu’dan çok İstanbul ve Rumeli bölgelerinde yaygın olsa gerek.”[37]

Cadıcı; Çeşitli yöntemlerle cadıları kovduğuna ve yok ettiğine inanılan kişidir. Cadıcı denen kişiler, bir anlamda ocaklı sayılırdı. Cadıları, kovmak için uygulanan yöntemler, büyülü söz ve dualar babadan oğla geçer, kesinlikle başkasına söylenmezdi. Cadıcılar, cadıları kovmak ve yok etmek için çeşitli yöntemlere başvururlardı. Bunlardan en çok uygulananı, kâğıda büyülü bir dua yazıp yaktıktan sonra küllerini çevreye üflemekti. Büyükçe parçaların gittiği yönde ana cadının, küçük parçaların bulunduğu yönde de yavrularının bulunduğuna inanılır, bu yöne doğru uzun bir şiş saplanır gibi yapılır, böylece cadıların öleceğine inanırlardı.[38] Aynı ritüele “Çin büyücüleri”nin cin-kovma törenlerinde de rastlanır.[39] Batı Trakya Türkleri arasında yaygın bir inanışa göre, cadılar cumartesi günleri gömütlerinden çıkmazlar. Bunun için cadıcılar o günlerde gömütlerinin üzerinde ateş yakarak onları etkisiz hale getirirler. Gene bu yörelerdeki bir inanışa göre cadıları öldürmenin en etkili yolu, gömütü açıp cesedin karnına kazık çakmak ve yüreğini kaynar suda haşlamaktır. Bu etkili olmazsa ceset tümüyle yakılır. Ateşin cadılara karşı en iyi silah olduğuna inanılır.[40] Bu inanış Göktürklerde görülen ateşin kutsallığına ve kötü ruhlardan koruyuculuğuna inanılmasının bir kalıntısı gibidir.[41] Yukarıda bahsedilen “Tırnava Cadıları Olayı”nda adı geçen cadıcılara, farklı isimlerle de olsa batı kültürüne ait bazı korku edebiyatı eserlerinde rastlamaktayız. Mesela Sheridan Le Fanu’nun “Carmilla” isimli romanında, karakterler arasında geçen bir konuşma da Türk hâkimiyeti altındaki bölgelerde “bu yöreleri vampirlerden temizlemek için özel birliklerin kurulup, bir takım uzman kişilerin burada yıllarca uğraştığından” bahsedilmiştir. Yerli korku edebiyatının ilk örneklerinden biri olan ve ilk yerli Drakula adaptasyonu olan, Ali Rıza Seyfioğlu’nun “Drakula İstanbul’da” romanında, cadıcılarla birlikte hortlakçılardan da bahsedilir.

Bu verilere baktığımızda Türk kültüründeki hortlak ve cadı inancıyla, batı kültüründeki vampir inancının birbirine benzediği görülmektedir. Bizde pek bilinmese de yine batının korku edebiyatında bu tip Türk inanışlarına göndermeler yapılır. Batı korku edebiyatının temel taşlarından olan, Bram Stoker’ın “Dracula” adlı romanında bazı yerlerde bu inanışın Türkler arasında da farklı şekillerde de görüldüğüne dair, Stoker’in ünlü casus ve Türkolog Arminius Vambery’den edindiği bilgilere dayanan veriler satır aralarında geçmektedir.

Yapılan araştırmalara göre, hortlak ve cadı inancının vampir inancını yansıtmasının yanında, günümüzdeki folklorik verilere bakıldığında Avrupa’daki inanışa dair en eksiksiz bilgilerin Balkan yarımadasında görülmesinin nedeni büyük ölçüde Türk batıl inançlarının etkilerine dayandırılır.[42] Aynı inanış Century Dictionary’e göre Slavlar ve Aşağı Tuna halkları arasındaki yaygın bir batıl inanç olarak adlandırılır.[43] Frankenstein romanının yazarı Mary Shelley’in romanıyla ilgili yaptığı bir tartışma sırasında “Türklerin, insanların toprağa verildikten sonra mezarda bir tür hayat sürdüklerine dair inancı”nı tartıştığı kayıtlara geçmiştir.[44]

Genel olarak Avrupa’da 18.yy’ın ilk çeyreğinin sonlarında kullanıma giren “Vampir” sözcüğü Güney Slavlarından gelmedir. Kökeni çok tartışılsa da, alanın en büyük otoritesi Sloven filolog Franc Miklosick’e göre Kuzey Türkçesinde cadı anlamına gelen uber’den türemiştir. Slav dillerindeki diğer türevleri de şunlardır: Bulgarca ve Sırpçada vapir; Lehçede upier; Rusçada vopyr.[45] 1884’te, Budapeşte Üniversitesi Öğretim üyelerinden ve “Şarkiyat” akademisinin kurucusu, Profesör Arminius Vambery’nin yayınladığı hayatına dair kitabında, Türkler’deki bazı vampir inanışlarına da değinmektedir. Macar dilinin kökenlerini araştırmak amacıyla Orta Asya’ya kadar derviş kılığında yolculuk eden Vambery’e göre Osmanlılarda yaygın bir inanışa göre, vampirler ağaç kovuklarına gizlenirler, oralarda avlanırlarmış. Ele geçirilen vampirler, kelleleri kesildikten sonra, bir çuvala konup denize atılmıştır.[46]

Türklerde bu inanışla ilgili başka verilerde mevcuttur. Mesela 17.yüzyılda, IV.Murat zamanında (1623-1640) yazılmış bir akaid kitabında şu satırlar yer almaktadır: “Merhum vaiz Şeyh İbrahim anlatmıştır ki: Rum ikliminin (Anadolu’nun) bazı yerlerinde, ölenler ekseriya cazu olurmuş. O mahalde ve o günde gece cazular gelip burunlarından girip yüreklerini çıkarıp yutarlarmış. Sabah oldukta bu kimselerin ölüsü kabrinin dışında bulunurmuş Daha sonra hayattakiler gelip kabirleri birer birer açarak cazu olanı yakarlarmış. Ama bu caiz değildir. Her hangisi cazu olduysa onu ardıç kazığıyla göbeğinden kazıklayıp gene kabrini örtmek gerekir. Eğer yine gelir adam öldürürse başını kesip ayağı ucuna bırakmalıdır. Bununla da def olmazsa yakmakta sakınca yoktur.”[47]

Şu anda Romanya sınırları içinde olan Sarıgöl’ün Çor ve Kırımşah köylerinde topraktan ve mezardan korkunç bir sesle kalkan cadılardan, bunların evlere, hayvanlara zarar verdiğinden, çocukları tabanlarından emerek öldürdüğünden, ancak yüreklerinden yere çakılıp, üzerlerine kireç dökülerek yakılırsa yok olacaklarından bahseden anlatılar vardır.

 

C. Çoğul Özellikli Doğaüstü Varlıklar:

Cinler[48] ve Periler: Cinlerin dişileri peri adıyla anılırlar. Masallarda güzellik ve yardımseverlik sembolü olarak kabul edilirler. Bunun dışında tarlaguzan, kalfa, keruş, keruşereş, İfrit, ferit, albız, hırtik, çıtlık kuşu, kul, yol azdıran, gelincik gibi olağanüstü varlıkların isimlerine de bu inanış çerçevesinde rastlanır. Umacı (dev anası), öcü, dev, gulyabani, dunganga, kuyu kızı gibi isim taşıyan yaratıklar belli bir çoğulluk taşısa da halk inanışlarından ziyade hikâye ve masallarda adı geçer, genel de yaramazlık yapan, ağlayan, uyumayan çocukları korkutmak amacıyla uydurulan, her çocuğun kendi hayalinde korkunç bir şekilde canlandırdığı, var olduğunu ve kendisine zarar vereceğini düşündüğü canlılardır.[49]

Cinler ve periler insanlar gibi fakat insanlara görünmeden topluluk halinde, padişahlar ve beyler tarafından yönetilerek yaşarlar. Erkek ve kadın cinsleri vardır. Evlenip çoluk çocuğa karışırlar. Çocuklarını da kendilerinden olan varlıklar doğurur hatta bazı güç doğumları da insan ebeleri kandırıp, kaçırarak yaptırırlar. Müslümanları ve kâfirleri vardır. Eğlenceyi özellikle topluluk halinde def, darbuka, zurna çalıp, şarkılar söyleyerek eğlenmeyi çok severler. Bazen bu şenliklerine insanları da kaçırarak zorla iştirak ettirirler. Her an kılık değiştirip, kedi, köpek, yılan, horoz, tavuk, deve, keçi, tavşan, tay, tilki, örümcek gibi hayvan, hayvanla insan arası bir yaratık, kefenli ölü, arap, gelin, uzun saçlı beyaz sakallı bir yaşlı evliya şekillerine girebilirler. Bazen ayakları ve kolları geriye doğru ters olup, anormal derecede büyük ve çirkin yaratıklar olarak görünürlerse de genellikle küçücük, minik insanlar olarak kendilerini belli ederler. Bu varlıkların iyileri, kötüleri, hayırlıları, hayırsızları, dindarları hatta evliyaları vardır. Hayırsız olanları evlerin daha çok eşik, ocak başı, merdiven altı gibi yerlerini mesken edinirler. Bazen kendilerini farklı varlıklar şeklinde bazen de kilitli kapıları açmak, eşyaların yerlerini değiştirmek gibi çeşitli şekillerde belli ederler. Halk bu tip yerlere tekin değil der. Burada yaşayan göze görünmeyen varlıkların insanı çarpacağına, ağzını, yüzünü eğeceğine inanır.“İyi saatte olsunlar” önemli özelliklerinden birisi de bir anda görünüp kaybolmalarıdır. Ölülerini, çöplüklere, tuvalet kenarlarına, pis yerlere gömerler, onların mezarlıkları buralardır. Yaşadıkları yerler arasında açıktaki tuvaletler, çöplükler, ulu ağaçların dipleri, ormanlar, saçak altları, bulaşık sularının birikintileri, izbe, ürkütücü, korkunç yerler, mezarlıklar, ıssız dere yatakları, terk edilmiş değirmenler, küllükler, kuyu başları, pınar kenarları, nehir yatakları, denizlerin kirli bölgeleri, göl kenarları, bataklıklar, çeşme önleri, mağaralar, büyük terk edilmiş evler, köşkler, kale ve saray harabeleri, hamamlar, samanlıklar, ahırlar, evlerin eşikleri, ekmek kırıntılarının döküldükleri yerler, oturulmayan, kimsenin oturmadığı bölgeler sayılabilir. “İn-cin top atıyor” deyimi buraları anlatmaktadır.[50]

İnsanlarla bazen iyi bazen de kötü ilişkiler kurabilirler. Ellerinden her şey geldiği için yapamayacakları hiçbir şey yoktur. Kızdırılmazlarsa veya kendilerine bir kötülük yapılmazsa genellikle kayıtsız kalırlar. Bazen bir yolcuyu yanlış yönlendirmek, olmadık bir yere tuvalet ihtiyacını yaptırmak gibi şakalar yaparlar. Bazen de durmadan bir insanın adını seslenirler. Buna önem verilmezse bir şey yapmazlar. Şayet kötü kelimelerle tepki verilirse o insanı kaçırırlar. Böylece o kişi ecinnilere karışır. Zaman zaman kadın veya erkekler cinlerle evlendiklerini söyleyerek normal hayatlarından uzaklaşırlar. Bunlara da karışmış insanlar denir. Bu varlıklar kendilerine yardım ve mutlu edenleri ödüllendirirler. En büyük ödülleri sevdikleri kişiye soğan, sarımsak kabuğu hediye etmektir. Bunlar eve götürüldüğünde veya gün ışıdığı zaman altın olurlar. Bazen tersini de yaparlar, altın, gümüş diye verdikleri sabahleyin soğan kabuğuna dönebilir. Bu durum insanların yaşadıklarını bir başkasına anlatması halinde ortaya çıkar. Bunlar insanları kandırıp köle haline getirebilir, bütün işlerini yaptırabilirler.[51]

Cin ve peri padişahları adaletlidir. Şehir dışındaki ulu ağaçların altına mahkeme kurup, onların zarar verdiği insanların şikâyetlerini dinlerler. Cin muhafızı tarafından mahkemeye getirilen cin, yargılanır. Şayet suçlu bulunursa ölüme bile mahkûm edilebilir. Ecinniler insana tek başınayken görünürler. İki kişi bir aradayken ortaya çıkmazlar. Gün ışığını sevmezler. Akşam karanlığı iyice çöktükten sonra gezmeye çıkıp, gün ışıyıncaya ve horoz sesleri duyuluncaya kadar dolaşırlar. Gece herkesin uyuduğu saatte Kur’an okunursa onların rahatça gezmelerine engel olunacağı için bunu istemezler. Okuyan kişinin yanına yaklaşmazlar fakat çeşitli şekillerde korkutarak yatmasını sağlarlar.[52]

Doğaüstü varlıkların insana verdiği zararlar; çarpılmak, uğramak, erişmek, karışmak, dokunmak, ilişmek gibi kelimelerle adlandırılır. Eskiden bazı Türk boyları cin çarpmasına “kovuç” veya ”kovuz” diyorlardı. Bu adlarla anılan hastalıkların sebep olduğu belirtiler olarak, insanın ağzının çarpılması, eğrilmesi, dilinin tutulması, kolunun çolak olması, kendini kaybedip çırpınması, sayıklaması, yürürken dengesini kaybetmesi, ayaklarının aniden tutmaması, yıkanmak istememesi, kirli, pis, saçlı sakallı dolaşması, mevsime uymayan kıyafetler giymesi, şayet bir çocuksa sürekli ve sebepsiz yere ağlaması sayılabilir. İnanışa göre dişi cinlerin çarpması daha tehlikelidir. Çünkü bunlar etraflarına erkek cinleri toplayıp grup halinde gezerler, saldırgan olduklarına inanılır.[53]

Bilinmez varlıkların verdiklerine inanılan zararlar bu kadar büyük olunca elbette bazı önlemlerde geliştirilmiştir. Özellikle bu varlıkların adları söylenmez. Bahsetmek gerekince “iyi saatte olsunlar”, “bizden uzak olsunlar” denir. (Günümüzde daha çok “Üç Harfliler” denilmektedir. Y.N) Onları ürkütecek, kızdırıp korkutacak hareketlerden kaçınılır. Bu varlıkların yaşadığı düşünülen yerler kirletilmez, bulaşık suları veya sıcak su akşam saatlerinde açığa ya da kapı önlerine dökülmez, açık yerlerde tuvalet ihtiyacı giderilmez, karanlık ve pis yerlere girilirken “Bismillah, destur, tu tu tu” denilir. (Kaynak kişilerden Makbule Özmen’in belirttiğine göre Konya ve çevresinde, çöplük kenarından geçerken veya tuvaletlerde “Destur geri dur kiş kiş, çoluğunu çocuğunu al da git” sözleri söylenilir.) Bu sözlerle oranın sahiplerinden izin istenmiş, gönülleri hoş edilmiş olur. Özellikle çocuklar bunu söylemeye çok dikkat etmelidir.  Bazen sokağa kirli su dökmek gerekirse “Destur ya ahd-i Süleyman” denir. Cinler, Süleyman peygambere “senin adını anan kişiye dokunmayacağız” dedikleri için, sözlerle o sözleşme hatırlatılmış olur. Küplere veya dolaplara yiyecekler konurken “Besmele” çekilmezse, bunların bir kısmını cinlerin götüreceğine veya zarar vereceğine inanılır. Sandıklarda uzun zaman bekleyen beyaz kumaşlarda sarı bir leke oluşmuşsa “burada, şeytan doğurmuş, Besmelesiz koymuşuz” denir. Köpeklere ekmek vermek, yedi mahalledeki cinleri kaçırmak için ak horoz beslemek de yapılan uygulamalardandır. [54]

Cinlerden korunmadaki yöntemlerden birisi dua etmek ve çeşitli ayetler okumaktır. En etkili dualar, İhlâs, Ayet el-Kürsi ve Cin sureleridir. Halk dua olarak bazı sözleri de tekrarlar. Mesela Bursa’da gece yalnız yürürken insanın karşısına aniden çıkan kara kedi ve köpekten korunmak için “es, es neuzibillâh, uzak dur benden, korkmadım senden” denir. Ayrıca imanlı olmak, Allah’a ve Peygambere itaat etmek çok önemlidir. Böyle insanları cinlerin rahatsız etmeyeceği söylenir. Tedbirlerin en yaygınlarından bir diğeri insanın çeşitli duaların yazılmasından meydana gelmiş bir muska taşımasıdır. Cinler üzerinde koruyucu güç bulunan bu kişiye ilişemezler. Ayrıca ecinni taifesi cami, türbe, Kur’an okunan kutsal mekânlar ve koyun ağıllarına giremezler. İnanışa göre koyun peygamber hayvanıdır. Bu yüzden onlara yaklaşamazlar. Ayrıca yeni sürülmüş tarlalara girmeleri de yasaktır. Eğer bir insan gece yalnız başına kalmışsa, üzerinde bir ağırlık, vücudunda bir titreme, korku varsa etrafını cinler sarmış demektir. Bu kişi hemen yeni sürülmüş bir tarlaya girerse cinler dağılır. Cin ve perilerin şerrinden korunmak veya onların sebep olduğu hastalıkları engellemek için “şerbet dökmek” de uygulanan yöntemlerden biridir. Şerbet, şekerli suyla hazırlanır. İstanbul’da uygulaması şöyledir: Doğrudan hastanın kendisi veya ailesinden biri tarafından hazırlanan şerbetin üstüne üç İhlâs, bir Fatiha okunup, üflenir. Gece yarısında bir dört yol ağzına “Besmele” ile dökülürken “al derdimi, ver sağlığımı, biz sizin ağzınızın tadını veriyoruz, siz de bizim ağzımızın tadını verin” denir. Ayrıca yeni taşınılan evlerin cinlerini memnun etmek için mutfak, merdiven altı, bodrum, bahçe gibi yerlere şerbet dökülür. Böylece kazanın def edildiği düşünülür. Karakeçili Türkmenlerinde bu şerbet yedi cins yiyecekle hazırlanır. Bu iyelerin hemen hepsi iğne, bıçak, makas, orak gibi metalden yapılmış araçlardan duadan, Kuran’dan, gürültüden korkarlar. Cinlerin geldiği düşünülünce davul, kazan, teneke, tencere kapağı çalınıp, silahlar atılır, ceviz kırılır. Bu yüzden cinlere karşı korunaksız olduğu düşünülen ve hayatın önemli geçiş dönemlerini yaşayan yeni gelinler, lohusalar ve bebeklerin üzerlerinde, yastıklarının altında veya odalarında bu malzemeler bulundurulur. Cinler saydığımız bu insanlarda yoğunlaşarak büyük zararlar verebilirler çünkü yeni hayat daima bilinmezlerle doludur. İkinci defa evlenen insanlar bu tehlikelerle karşılaşmazlar. Zira evlilik yeni değildir ve sırlarını kaybetmiştir.[55]

Cin çarptığına inanılan insanlar ise önce halk arasında “nefesi keskin hoca” tabir edilen insanlara götürülüp, okutulur. Bu cinlerin gayrimüslim olduğu düşünülürse kiliselere gidip hastaların keşişlere okutulduğu da bilinmektedir. Ayrıca çarpılan kişiler “bakıcı”lara götürülür. Aynanın ve durgun suyun cinleri topladığına inanıldığı için bakıcıların malzemesi bunlardır. Cindar veya hüddam onların padişahı ile temasa geçip, o insanı serbest bırakmalarını ister. Anlatılanlara göre bazen başarır, bazen başaramaz. Ayrıca tıpkı nazar inancında olduğu gibi izinli ve ocaklı birisine kurşun döktürülür. Eski Türkler cinlerin uğradığı kişiye öd ağacı ile tütsü yaparken, bir taraftan yüzüne soğuk su serper, bir taraftan da kovuç, kovuç (kaç, kaç) diye bağırırlarmış.[56]

 

 

 

4-) Kaynakça:

 

A. Araştırma Eserleri:

 

1.Temel Araştırma Eserleri:

 

  • Duvarcı, Ayşe, “Türklerde Tabiat Üstü Varlıklar ve Bunlarla İlgili Kabuller, İnanmalar, Uygulamalar”, Bilig, Sayı: 32, Kış/2005, s. 125-144
  • Beydili, Celal, Türk Mitolojisi-Ansiklopedik Sözlük, Yurt Kitap-Yayın, Ankara-2005
  • Çobanoğlu, Özkul, Türk Halk Kültüründe Memoratlar ve Halk İnançları, Akçağ Yayınları, Ankara-2003
  • Hançerlioğlu, Orhan, İnanç Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul-1975
  • Anadol, Cemal, Tarihten Günümüze Kadar Doğu ve Batı Kültürlerinde Halk İnanışları: Büyü (Sihir-Tılsım-Cin Çarpması), Bilge Karınca Yayınları, İstanbul-2006

 

2.Yardımcı Araştırma Eserleri:

 

  • Kızı, Nezaket Hüseyn, “Eski Türklerde Tabiat Kuvvetlerine İnancın Destanlarda Tasviri”, Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, c.3, s.338-343, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara-2002
  • Memmedov, Beydili Celal, “Eski Türklerde Gizli Tabiat Kuvvetlerine İnanma (İye İnancı)”, Türkler, c.3, s.330-337, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara-2007
  • Doğan, Ahmet, “İslamiyet’ten Önceki Türk İnancına Dair”, Türkler, c.3, s.305-319, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara-2002
  • Kafesoğlu, İbrahim, “Eski Türk Dini”, Türkler, c.3, s.290-304, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara-2002
  • Ocak, Ahmet Yaşar, “Türkiye Selçukluları ve İslam”, Anadolu Selçukluları ve Beylikleri Uygarlığı-I, s.443-458, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara-2006
  • Şah, İdris, Doğu Büyüsü, Say Yayınları, İstanbul-1996
  • Güngör, Harun, “Eski Türklerde Din ve Düşünce” Türkler, c.3, s.261-284, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara-2002
  • Crow, W.B, Büyünün, Cadının ve Okültizmin Tarihi, çev. Fulya Yavuz, Dharma Yayınları, İstanbul-2006
  • Frayling, Christopher, Vampirizm, çev. Elif Ersavcı, Varlık Yayınları, İstanbul-2009
  • Scognamillo, Giovanni, İstanbul Gizemleri, Bilge Karınca Yayınları, İstanbul-2006
  • Scognamillo, Giovanni, Dehşetin Kapıları, Kamer Yayınları, İstanbul-1997

 

 

B.Ansiklopediler:

 

  • Buluç, Sadettin, “Şamanizm” maddesi, “İslam Ansiklopedisi, c.11, s.320-335, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul-1988
  • Büyük Larousse, “Cadıcı” maddesi, c.4, s. 2113-2114, Gelişim Yayınları, İstanbul-1950

 

C.Dergiler:

 

  • NTV Tarih, “Cadılar ve Cadılık: Ortaçağ’da Dehşet-Bizimde Cazularımız Var”, Sayı: 9, s. 66-67, Ekim-2009

 

D.Kaynak Kişiler:

 

  • Küçüközmen, Makbule (1946 Konya doğumlu, lise mezunu, ev hanımı, derleme tarihi 2009)

TÜRKLERDE TABİATÜSTÜ VARLIKLAR VE BUNLARLA İLGİLİ İNANIŞLAR: Mehmet Berk Yaltırık, Trakya Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih (İ.Ö) 4.Sınıf, 2060106311, Türk Kültür Tarihi-I Dersi Sunum Konusu,

[1] Hançerlioğlu, Orhan, “İnanç” maddesi, İnanç Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul 1975, s. 268.

[2] Scognamillo, Giovanni, İstanbul Gizemleri, Bilge Karınca Yayınları, İstanbul 2006, s. 67.

[3] Duvarcı, Ayşe, “Türklerde Tabiat Üstü Varlıklar ve Bunlarla İlgili Kabuller, İnanmalar, Uygulamalar”, Bilig, Sayı: 32, Kış/2005, s.138.

[4] Hançerlioğlu, a.g.e, s. 269.

[5] Duvarcı, a.g.e, s.139.

[6] Aynı eser, s. 125-126.

[7] Şamanizm’le ilgili olarak bakınız: Buluç, Sadettin, “Şamanizm” maddesi, İslam Ansiklopedisi, c.11, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1988, s.320-335.

[8] Kafesoğlu, a.g.e, s.295.

[9] Konuyla İlgili olarak bkz. Memmedov, Beydili Celal, “Eski Türklerde Gizli Tabiat Kuvvetlerine İnanma (İye İnancı)”, Türkler, c.3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s.330-337.

[10] Kafesoğlu, İbrahim, “Eski Türk Dini”, Türkler, c.3, s.294, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002. Konuyla ilgili olarak ayrıca bkz. Güngör, Harun, “Eski Türklerde Din ve Düşünce“ Türkler, c.3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara-2002, s.263-264.

[11] Animizm: Bir antropoloji terimidir. İnsanların can ya da ruh taşıdığı, hayvanların, bitkilerin ve cansız dediğimiz nesnelerin ruhları olduğu ve insanın rüya ve vizyonlar aracılığıyla bu ruhlarla ilişki kurabileceğine inanmak anlamındadır. (Crow, W.B, Büyünün, Cadının ve Okültizmin Tarihi, , çev. Fulya Yavuz, Dharma Yayınları, İstanbul 2006, s.25.) Şamanizm, Animizm’e benzer ama bazı farklı özellikler göstermesi nedeniyle başka bir adla ifade edilir. (Aynı eser: s.30.)

[12] Kızı, Nezaket Hüseyn, “Eski Türklerde Tabiat Kuvvetlerine İnancın Destanlarda Tasviri”, Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, c.3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s.338-339.

[13] Doğan, Ahmet, “İslamiyet’ten Önceki Türk İnancına Dair”, Türkler, c.3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s.305.

[14] Şah, İdris, Doğu Büyüsü, s.18, Say Yayınları, İstanbul 1996.

[15] Duvarcı, Ayşe, “Türklerde Tabiat Üstü Varlıklar ve Bunlarla İlgili Kabuller, İnanmalar, Uygulamalar”, Bilig, Sayı: 32, Kış/2005, s. 136.

[16] Duvarcı, Ayşe, “Türklerde Tabiat Üstü Varlıklar ve Bunlarla İlgili Kabuller, İnanmalar, Uygulamalar”, Bilig, Sayı: 32, Kış/2005, s. 136-137.

[17] Memorat: Memorat bir insanın yaşadığı ve çeşitli sebeplerle izahı yapılamayan olağanüstü an ya da hikâye demektir. İzahının yapılamamasının sebeplerinin başında daha çok kişisel yaşanımlar olmaları gelmektedir. Çoğu kez bir tanığı bulunmamakla birlikte bazen olay sadece tanıklar için olağanüstüdür. Mesela öleceğini söyleyen bir insanın ölmesi gibi. Bu ölüme tanık olanlar için olağanüstü bir durumdur. Memorat konusu “halk inançları” ve “efsaneler” araştırmalarının bir alt bölümü olarak ele alınmaktadır. Özkul Çobanoğlu tarafından hazırlanan Türk Halk Kültüründe Memoratlar ve Halk İnançları (Akçağ, Ankara 2004) adlı eserde memoratlar Türkçede ilk kez bağımsız olarak ele alınmıştır. Bu konuda başka bir kaynak olarak Fuzuli Bayat’ın İstanbul’da 2004’te Piramit Yayınlarından yayınlanan Türk Şaman Metinleri (Efsaneler ve Memoratlar) adlı eser anılabilir. Karabasan, cinler, yatırlar, büyü, nazar, gibi konular memorat olarak tanımlanabilirler.

(Çobanoğlu, Özkul, Türk Halk Kültüründe Memoratlar ve Halk İnançları, Akçağ Yayınları, Ankara 2003,s.21-22)

[18] Konuyla ilgili olarak bkz. Ocak, Yaşar Ahmet, “Türkiye Selçukluları ve İslam”, Anadolu Selçukluları ve Beylikleri Uygarlığı-I, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 2006 s.443-458.

[19] Duvarcı, a.g.e, s.137.

[20] İnan, a.g.e, s. 395-396-398.

[21] Şah, a.g.e, s.7-8-22-23-53. Türklerde doğaüstü varlıklar ve bunlarla ilgili büyüsel uygulamalar için Cemal Anadol’un Tarihten Günümüze Kadar Doğu ve Batı Kültürlerinde Halk İnanışları: Büyü (Sihir-Tılsım-Cin Çarpması) adlı kitabına bakılabilir.

[22] Duvarcı, a.g.e, s.128, Konuyla ilgili olarak bkz. Beydili, Türk Mitolojisi, a.g.e: Bastırık maddesi, s.92-93.

[23] Duvarcı, a.g.e, 128-129, Konuyla ilgili olarak bkz. Beydili, Türk Mitolojisi, a.g.e: Albastı maddesi, s. 37-41, Al-Hal maddesi, s. 43-48, Almas-Almıs maddesi, s.56-59.

[24] Duvarcı, a.g.e, s.128.

[25] Beydili, Türk Mitolojisi, a.g.e, Çay Ninesi maddesi, s. 136.

[26] Duvarcı, a.g.e, s.126-127.

[27] Aynı eser, s.128.

[28] Demonoloji: Cin ve iblisleri sistematik olarak inceleyen çalışma dalı. Genelde dinlerin kutsal metinlerinin yorumlanmasını içerir ve teoloji yani dinbilimin bir dalıdır. Detaylı bilgi için bkz: Beydili, “Türk Mitolojisi”, a.g.e, Demonoloji maddesi, s. 160-167.

[29] Beydili, “Türk Mitolojisi”, a.g.e, Gulyabani maddesi, s.223-224

[30] Aynı eser: s.126.

[31] Beydili, “Türk Mitolojisi”, a.g.e, Kayberen maddesi, s. 303-304.

[32] Aynı eser, Yeg maddesi, s. 607-608.

[33] Hortlak için bkz. Beydili, “Türk Mitolojisi”, a.g.e, Hortlak maddesi, s.243.

[34] Duvarcı, a.g.e, s.130.

[35] Scognamillo, a.g.e, s.28-29.

[36] NTV Tarih, “Cadılar ve Cadılık: Ortaçağ’da Dehşet-Bizimde Cazularımız Var”, Sayı: 9, Ekim 2009, s.67.

[37] Aynı dergi: s.27-28.

[38] Büyük Larousse, “Cadıcı’’ maddesi, c.4, Gelişim Yayınları, İstanbul 1950, s. 2113-2114.

[39] Şah, a.g.e, s.248-251.

[40] Büyük Larousse, gös. yer.

[41] Kafesoğlu, a.g.e: s.293.

[42] Der. Frayling, Christopher, Vampirizm, çev. Elif Ersavcı, Varlık Yayınları, İstanbul 2009, s.323.

[43] Aynı eser, s.308.

[44] Aynı eser, s.37.

[45] Aynı eser, s.325.

[46] Scognamillo, a.g.e, s. 30-31.

[47] NTV Tarih, a.g.e, s. 66.

[48] Beydili, “Türk Mitolojisi”, a.g.e, Bizden İyiler maddesi, s. 104-105, Cin maddesi, s.128-132, Ecinni maddesi, s.187-188, Ev İyesi maddesi, s.205-206.

[49] Duvarcı, a.g.e, s.131.

[50] Duvarcı, a.g.e, s. 131-132.

[51] Aynı eser, s. 132-133.

[52] Aynı eser, s.133.

[53] Duvarcı, a.g.e, s.133.

[54] Aynı eser, s.134.

[55] Duvarcı, a.g.e, s.134-135.

[56] Aynı eser, s.135.


Görsel çalışma Murat Gürdal Akkoç ‘a aittir.

Paylaş

6 yorum

  1. avatar

    Yazıyla ilgili oldukça eğlenceli bir hatıram vardır. 2009 yazında daha 3.sınıftayken, 4.sınıfta göreceğimiz Türk Kültür Tarihi dersinde göreceğimiz konulardan biriydi. Dersimizin hocası öğrenciye sunum ve araştırma metodlarını gösteren ve bu anlamda kendilerini geliştirmelerini destekleyen birisiydi gittim bu konuyu istedim. Tamam dedi sen araştır. Gönüllü olarak seçtim ve 2009 yazında başladım araştırmaya. Sunum ve yazılı ödev şeklinde yapacaktık. Ben yazılı ödevide yaptım. 2.öğretim olduğumdan sunum gece yapılacaktı akşam 8 buçukta. Fakültemizde Edirne’nin dışındadır bir hayli tarlaların ortasında felan. Ayrıca birde kısa film serimiz vardı. Türk kültüründe sırasıyla düğün ölüm ve tabiatüstü varlkıklar konusu olduğundan üç filmle bu olayları canlandırdık. İlk filmde düğünü canlandırdık, ikinci filminde evlenmeye karşı baba damadı öldürttü üçüncü filmde damat hortladı. Üçüncü filmde diğer sınıflardan öğrencilerde oynadığından sunum gecesi onlairda geldiler. Yani sınıf olduğundan kalabalıktı. Hesaba katmadıkları şey benim tabiatüstü varlıklarla ilgili sunumumdu. Övünmek gibi olmasın sunumları meddah gibi anlatırım canlı bir üslupla ve akıcı bir şekilde felan derken ben anlatmaya başladım. E konuda tabiatüstü varlıklar. Ben anlattım anlattım. Sonra öğrendim o gece hep muhabbetleri dönmüş kimse uyuyamamış. bunun üzerinede sonradan Alacama isminde bir film daha çektik hocamızın desteğiyle korku filmiydi bu. Şimdi sunum yapıldı. E birde ödevlerden sorumluyuz yani her anlatan ödevi fotokopiye bırakacak biz oradan alıp çalışacağız. Bende bıraktım. Sınav gecesi benim ödev konuma kimsem çalışmadı. Herkes şikayetçi oldu okuyabilenlerde korkmuşlar, karabasan gören bir eleman bile çıktı. 😀 Kısacası bu araştırma ciddi bir makale ama hala yaşayan şamanik inançlar insanların bu metne bir korku hikayesi muamelesi yapmasını engellemedi. Hala sınıf arkadaşlarım bu olayı anlatırlar 🙂

  2. avatar
    Nurettin Tan -

    Mehmet ellerine sağlık. Anlattığın varlıklar kendi kısa öykülerim için ilham kaynağı oldu. Hele hele kendi kültürümüze ait olmaları ayrı bir değer katıyor. Harika makalen için tekrar teşekkürler.

  3. avatar
    süleyman özer -

    GÖNLÜNÜZE SAĞLIK. BEN DE İLAHİYATÇIYIM. DİN PSİKOLOJİSİNDEN MASTIR YAPTIM. ŞU AN “BİLİMSEL AÇIDAN TÜRK HALK İNANIŞLARI” ADI ALTINDA HALK EDEBİYATÇISI DOKTOR ARKADAŞLA BİR ARAŞTIRMA YÜRÜTÜYORUZ. ARAŞTIRMANIZI İNTERNET TARAMASI YAPARKEN TASADÜFİ OLARAK BULDUM AMA ÇOK BEĞENDİM TEŞEKKÜR EDERİM.

  4. avatar
    sayman_55@hotmail.com -

    Harika bir yazı hep böyle konular ilgimi çekmiştir şu an bir kitap da da böyle bir konuya denk geldim sanki gerçeklerden alıntılar vardı içinde ve en çok da eski büyüklerimden dinlediğim Kara Davut kitabının isminin geçmesi beni hepten meraka sürükledi Kitabın ismi Su Cini yazarın ismi Ayfer Öztürk tavsiye ederim ben bu kitabı derinlemesine araştırıyorum bu yazar da ilgimi çekti ama onun hakkında daha pek birşey bulamadım insanın başına ne gelirse meraktan gelirmiş varsın gelsin ben bu kitabın ardındaki sırrı çok merak ediyorum. 😀 😀 😀

Yorum yapın